7 Ağustos 2011 Pazar

On Altıncı Bölüm


ON ALTINCI BÖLÜM

Saldırı




   Hayır… Bu olamazdı… Neville, Profesör Neville Longbottom ölmüş olamazdı…
   Nena kendisini kaybetti, bayıldı ve yere düşerken onu Dora yakaladı.
   “Gerçekten, çok üzgünüm,” dedi ağlamaklı.
   Dora’nın yanına Hermione eğildi; Nena’nın yüzü bembeyaz kesilmişti. Asasıyla küçük kızın alnına dokundu. Nena yeniden yavaş yavaş uyanırken rengi geri geldi.
   “Babam…”
   Konuşan Harry oldu. “Ron, Hermione; onları bulmalıyız!” dedi.
   Albus, babasının gözyaşı döktüğünü gördü. En iyi arkadaşlarından birini az önce kaybetmişti… Nena’nın babasını…
   “Biz de sizinle geliyoruz!” dedi Albus. Kararlıydı. Artık buna bir son vermeliydi… Rose’u kaçıran, Mrs. Weasley’e işkence çektiren, Lenny ve annesini öldüren büyücüyü bulmalı ve buna bir son vermeliydi.
   “Hayır!” dedi Ron kararlılıkla. “Geçen sene neler olduğunu biliyoruz. Kovuk’ta kalacaksınız!”
   “Buraya daha fazla Seherbaz atayacağım,” dedi Harry.
   “Çok geç olmadan yola çıkmalıyız,” dedi Hermione.
   Odaya kargaşa ve şaşkınlık hâkimdi. Albus daha az önce Nena’nın onları Quidditch oynarken izlediklerini hatırladı. Geçen sene olanları… Baykuşhane’de Rose’a korkuyla açıldığı günü, Rowen’i sevdiğini söylediği günü… Kızın daha az önce yüzünde büyük bir mutluluk vardı fakat şimdi gözleri kısık kısık bakıyor, olanları algılamaya çalışırken gözyaşları oluk oluk akıyordu.
   “Bizimle geliyorsun, Astus,” dedi Ron. “Çocuklarımızın yanında-“
   “Sizi anlıyorum,” diye onun sözünü kesti ilk kez konuşan adam. “Şu anda en yakınlarınıza bile güvenemeyeceğiniz bir durumdayız. Elbette, sizinle geliyorum.”
   Hermione, Ron’a sarıldı. O da ağlıyordu şimdi. Ve Mr. Weasley, hala horul horul uyuyordu.

*

   Ertesi sabah Luna’nın Kovuk’a gelmesiyle Harry, Hermione ve Ron’un Astus’u da yanlarında alarak gitmeleri bir oldu. Luna, Nena’nın kaldığı odaya girdiğinde uzun süre bir sessizlik oldu. Albus az önce kapanan kapıya bakıyordu… Astus, onun sanki yıllardır daimi koruyucusu olmuş olan bu adam, az önce evden çıkmış ve bir hayli uzağa yol almıştı.
   Evet, Albus, onların nereye gittiklerini biliyordu. Gece üç gibi, dörtlünün hararetle tartıştığını duyarak merdivenlere inmişti. Gizlice konuşmayı dinlemişti. Harry son Ölüm Yiyen saldırısının olduğu Tottenham’da bir yerden bahsetmişti. Bir Ölüm Yiyen’i yakalamışlar ve sorguda Rowen’ın büyük bir ordu kurduğu bilgisini almışlardı. Rowen, Karanlık Lord olmak için gücüne güç katıyordu. Belki babasından nefret ediyor olabilirdi ama onun korkutucu olduğu yönü benimsemiş gibi görünüyordu. Belki de bundan yıllar sonra Voldemort gibi bir isimle anılırdı, kim bilir… Ve işin kötüsü Bellatrix’le ilgili hiçbir bilgisi yoktu. Babasının söylediğine göre, Ölüm Yiyen bu ismi hayatında ilk defa duyuyordu… Rowen, Bellatrix’i, annesini korumak için Ölüm Yiyen’lerine Bellatrix’ten fazla bahsetmiyor, onu saklıyor olmalıydı. Son yakalanan Ölüm Yiyen (Albus isminin Edward olduğunu duymuştu) belli ki gruba yeni katılmıştı.
   Dora olanları anlatmıştı. Neville Ölüm Yiyen tarafındaydı. Üzerinde Imperius ya da ona benzer bir lanet olmalıydı. Aksi takdirde böyle bir şey nasıl gerçekleşebilirdi? Dora çatışmada Neville’i kimin vurduğunu görememişti. Zaten Neville’in ölümüyle Ölüm Yiyen’ler de geri çekilmişlerdi. Dora saldırının amacını anlamadığını söylemişti.
   Albus, James’in sesiyle tekrar kendine geldi.
   “Al, Nena seni istiyormuş.” James’in yüzü solmuştu. Burnunu çekerek Mr. Weasley’nin yanına gitti.
   Albus şaşkınlıkla ağabeyine baktı. Daha sonra Nena’nın odasına çıktı. Girmeden önce kapıyı tıklatmanın iyi olacağını düşündü.
   “Bir dakika, hemen geliyorum!” Bu Luna’nın sesiydi. İşin ilginç yanı bu ses Albus’a şimdi çok yabancı gelmişti. Luna’nın sesinde kati bir olgunluk vardı. Ölüm insanı bu kadar değiştirebilir miydi?
   Birazdan kapı açıldı. “Evet, Albus, girebilirsin.”
   Albus içeri girdikten sonra, arkasında Luna kapıyı sertçe kapadı. Eliyle kahverengi gözlerinden akan yaşları sildi.
   Albus Nena’nın yatağının kenarına ilişti. “Nasılsın, Nee?”
   “Biraz daha iyiyim,” dedi Nena hıçkırarak. Burnunu çekti. “Ah… çok ağlamış olmalıyım. Özür dilerim.”
   “Saçmalama,” dedi Albus dostça bir tavırla. “Bunun için özür dilemene gerek yok.”
   Kalktı. Oda iyiden iyiye havasız kalmış gibiydi. Pencereyi açtı. Serin Kovuk havası içeri doldu.
   “Lütfen,” dedi Luna tekrar o kesin sesiyle. “Lütfen, camı kapatabilir misin Albus? Kızımın üşütüp hasta olmasını istemiyorum.”
   Albus şaşırmıştı. Ayağa kalkıp tekrar pencereyi kapadı. “Özür dilerim, efendim,” dedi. Nena’ya döndü. Nena içeri dolan havayla biraz olsun kendine gelmiş gibiydi.
   “Sanırım, çıkabilirsin,” dedi Luna. “Birazdan kahvaltıya ineceğimizi Mrs. Weasley’e söylersin.”
   Albus bu isteğe karşı gelemezdi. Luna elbette kızının dinlenmesini istiyordu. Şu an, onun için en iyisi neyse onu yapmaya razı gibiydi. Albus odadan çıkmadan önce Nena’nın yüzünde bir gülümseme görür gibi oldu. Nena annesine sarılırken kapıyı kapadı. Kız annesinin yanında hala yanında, yaşıyor olduğuna şükrediyor gibi görünüyordu.
   Öğle vakti Seherbaz’lar geldi. Dıştaki görünmez kapı yine gümbürdemişti. O sırada biraz hava almak için bahçeye çıkan Albus açmıştı kapıyı. Harry Ölüm Yiyen’lere parolayı söylemeyi unutacak kadar yorgun olmalıydı. Seherbaz’ların yerine parolayı Albus söyledi ve dört adam ve bir kız içeri girdi.
   Seherbaz’lardan kız olanının adı Venus’tü. Diğer içlerine troll kaçmış gibi görünen Seherbaz’ların aksine, o biraz daha canlı görünüyordu.
   “Senin adın Albus olmalı,” dedi Venus.
   “Evet, efendim,” dedi Albus. “Yalnız güvenlik için beş Seherbaz’ın yeterli olacağından emin değilim… Yani dünkü saldırı göz önüne alındığında…”
   “Bütün Kovuk koruma büyüleriyle çevrili ama sonuçta, değil mi?” dedi Venus.
   Dört Seherbaz içeri geçti. Onları kapıda Mrs. Weasley karşıladı. Venus’le Albus şimdi kapıda konuşuyorlardı.
   “Ayrıca akşama doğru birkaç Seherbaz daha gelecek,” dedi kız. “Çoğu dünkü tahribatı düzeltmeye çalıştığı için önden biz gelebildik… Ah, Dora!”
  “Venus! Hoş geldin.” Dora’nın yüzündeki ifade kesinlikle mutluluk değildi. Yine mi sen, der gibi bakıyordu yeni gelen kıza.
   “Kardeşini duydum,” dedi Venus.
   “Ah, ne büyük sürpriz! Biliyor musun, dün ben de oradaydım!”
   “Ö-özür dilerim… O kargaşada seni görmemiş olmalıyım…”
   “Sakar olduğunu biliyordum ama kör olduğunu… eh, yeni öğrenmiş oldum bunu da… Bir sonraki ne acaba; kofti olduğun mu ortaya çıkacak?”
   “Hanımlar, hanımlar…” Az önce içeri giren Seherbaz’lardan en genç olanı kavgayı duyunca gelmişti. “Şu zamanlarda birbirimize ihtiyacımız varken sizin kavga etmeniz… Üstelik akraba olmanıza rağmen!”
   Venus, Albus’a döndü. “Ah, evet. Dora benim kuzenim olur da.”
   Albus iki kızın birbirlerine benzediklerini düşünmüştü aslında… Acaba birbirlerine karşı neden bu kadar sert davranıyorlardı? Aslında baskın olan taraf daha çok Dora’ydı.
   Genç olan Seherbaz, Dora’yı da alıp içeri geçerken (Venus adamın adının Rigel olduğunu söylemişti), “Aramızdaki bir mesele,” dedi Albus’a.

*

   Albus akşama kadar Mr. Weasley’nin yanında geçirdi gününü. Hâlâ olanları atlatmaya çalışıyordu. Uzun zamandır sesi soluğu çıkmayan Mr. Weasley’nin konuştuğunu duyunca ister istemez şaşırmıştı.
   “Zor zamanlar yaşıyoruz,” demişti Mr. Weasley büyücü radyosunun sesini kısarak. “Artık yorgunum… Eskisi gibi değilim… Artık sizin zamanınız…”
   “Öyle demeyin,”
   “Öyle, öyle… Molly yine benden daha kıpır kıpır. Aklım almıyor doğrusu. Bu kadar enerjiyi nerden buluyor acaba?”
   Albus Mrs. Weasley’e bakıp gülümsemişti. Ginny’nin mutfağa inişiyle dikkatini, onun peşi sıra inen Hugo’yla Lily’e vermişti.
   Mrs. Weasley’nin Ginny’e evde ihtiyacı vardı. Çoğunlukla temizlik işini Kreacher’le beraber o hallediyordu gerçi. Ginny de yatakları topluyor, çatı arasına kaçmış Doksi’leri temizliyordu… Mrs. Weasley sürekli bir ev cini olmasının işlerini daha da rahatlatacağını söylediği için, Albus’un babası Kreacher’ı Hogwarts’tan buraya getirtmişti. Baş Yönetici McGonagall Harry’e izin vermişti.
   “Çocuklar, nasılsınız?” diye sordu Albus.
   “Eh işte,” diye yanıtladı Lily. “Bizim ailemizde bir lanet var. Bu tür şeyler sürekli bizi buluyor.”
   Albus istemeden de olsa gülümsemişti. Lily elbette daha çok küçüktü ama annesi ve babasının sürekli olarak geçmişten bahsetmeleri Lily’nin böyle sitem etmesine yol açmıştı.
   “Nena iyi olacak mı?” diye sordu Hugo.
   “Şimdiden kendine gelmiş gibi,” dedi o sırada merdivenlerden inen James. “Az önce Nena’nın odasına girmek istedim ama kapıda beni annesi karşıladı. Şu anda mutluymuş ve dinlenmeye ihtiyacı varmış, öyle dedi.
   “Mutlu mu?” Albus şaşırmıştı. Gerçi James’in kavramları karıştırdığı çok olurdu. ‘Rahatlamak’la ‘mutluluk’u karıştırdığı zamanlar olmuyor değildi hani. Ya da belki de annesi yanında olduğu içindi…
   “Tuhaf,” diye onun düşüncelerini dile getirdi Lily. “Ah, işte Rose! Kusura bakmayın, ben biraz üst kata çıkacağım.” James’in ardından merdivenlerde görünen kuzenine bakıyordu.
   “Hadi, Lil!” diye seslendi üst kattan Rose. “Saçlarını ördükten sonra Doksi temizliğine yardım edeceğim!”
   “Geliyorum!” Kız heyecanla merdivenleri tırmandı. Şimdi Albus, James ve Hugo mutfakta duruyorlar, birbirlerine bakıyorlardı.
   “Quidditch?”
   “Quidditch!”
 
*

   Son olanlardan sonra kafalarını Quidditch’le dağıtmak iyi oluyordu. Hugo da sıkı sıkı kabanını üzerine geçirmiş Albus’la James’i izlemeye koyulmuştu.
   Seherbaz’lar şimdi dışarıdaydılar. Dora ve Rigel dış kapıda nöbet tutuyorlardı. Dora’nın kuzeni olan Venus içerideydi. Diğer üç Seherbaz da bahçenin arka kısmına dağılmışlardı.
   “Bizimle oynamazlar sanırım?” dedi James.
   “Oldukça komik olurdu,” dedi Albus. Güldü.
   James Tutucu’luk yapıyor, Albus da ona şutlar atıyordu. Arada Nena’nın kaldığı odanın penceresine bakıyordu… Kaç saattir odadan çıkmamışlardı.
   “Nena iyi olacak,” dedi James.


*


   Akşam yemeğine inmemişti Nena ve annesi.
   “Onlar bir şey yemeyecek mi?” diye sormuştu Mr. Weasley masanın bir ucundan. Başıyla mutfak penceresinden görünen iki Seherbaz’ı göstermişti.
   “Bizden sonra da onlar yiyecekler,” dedi Mrs. Weasley. “Kreacher, Luna’yı tekrar çağırır mısın?” dedi.
   Kreacher gülümseyerek, “Hay hay efendim,” dedi. Ağzı kulaklarına varmıştı. Eh, ev cinleri nazik ricalara alışkın yaratıklar değildi, Kreacher bir hayli mutlu olmuştu. Üst kata çıktı.
   O sabah evden çıkan dörtlüyü merak ediyordu herkes. Acaba Tottenham’da bir şeyler öğrenebilmişler miydi? Sonuçta son saldırı yerine tekrar gitmeleri gerekiyordu (Sihir Bakanlığı’na olan saldırıyı inceledikten sonra). Neviile’in katilini kendi elleriyle öldürmek isterdi Albus.
   GÜM!
   İlk gelen gürültüyle tüm mutfak sarsıldı. Albus bu saatte gelenin kim olduğunu kestiremedi. Daha sonra yeni Seherbaz’lar, diye düşündü. Lakin ikinci gürültü, ilkinden de sesli olmuştu.
   GÜM!
   “Lanet olsun!” diye bağırdı erkek Seherbaz’lardan biri. “Geliyorum! GELİYORUM DEDİM!”
   GÜM!
   Ve üçüncü gümbürtüyle Kovuk bahçeye döküldü. Şimdi kapıya gitmekte olan Seherbaz’ı izleyen Albus uç tarafta, gökyüzünde hafif bir yırtılma gördü.
   “Efendim, onlar Seherbaz değil!” Venus’e söylemişti bunu Albus. “Bakın!” Eliyle yırtığı işaret etti. Kovuk’u kaplayan görünmez kalkan açık veriyordu.
   “Ama bu nasıl olur, burayı nasıl buldular- Dora, Chris, Isaac; benimle gelin.”
   Dora şaşkın bakışlarla kuzenin söylediklerine uydu.
   “Daniel, kapıyı açma sakın! Buraya dön!”
   Fakat Seherbaz Venus’ü duymamıştı… Daha arkadaki üçlü yolu yarılayamadan olan oldu. Kapı açılmamış, fakat üzerindeki yırtık bir hayli genişlemişti. İçeri giren ilk Ölüm Yiyen Daniel’ı vurdu. Seherbaz daha karşılık veremeden yere düştü. Ölmüştü.
   “Ginny, Luna’yı çağır hemen!” dedi Mrs. Weasley. İçeri giren Ölüm Yiyen’lerden birini indirdi.
   “Akasha, çocuğu al!” diye bağırdı Ölüm Yiyen’lerden biri. Albus’a bir lanet fırlattı. Albus son anda lanetin önünden çekildi.
   Mr. Weasley de savaşa katılmıştı. Seherbazlar ön cephede Ölüm Yiyen’lerle çatışırken, Ginny, Mrs. Weasley ve kocası da arkada çocukları koruyorlardı.
   Mr. Weasley bir Ölüm Yiyen’i asasız bıraktı. Öksürerek, “Hâlâ savaşacak gücüm var!” diye bağırdı.
   Lanetlerden biri Kovuk’un mutfak pencerelerinden birini vurdu.
   “SERSERİLER!” diye bağırdı Mrs. Weasley.
   Albus, James ve Rose’la göz göze geldi. Ölüm Yiyen’lerden biri az önce çocuklardan birisini almasını söylemişti Akasha denilen Ölüm Yiyen’e.
   “Nena!”
   Üçlü hızla içeri girerken Ginny’nin “Çocuklar!” diye bağırdığını duydu Albus ama annesine cevap verecek zamanı yoktu. Nena’nın kaldığı odaya gelip kapıyı yumruklamaya başladılar. Ne Nena, ne de annesi kapıyı açmıyorlardı. Yoksa onlar fark etmedikleri bir anda Ölüm Yiyen’lerden birisi buraya cisimlenmiş miydi? Peki ya Luna? Karşılık vermemiş miydi?
   “Alohomora!” Kargaşa içinde Rose kapıyı açtı. İçerisi bomboş, pencere camı ise paramparçaydı.
   “Mrs. Longbottom kızını korumak için kaçmış olmalı!” dedi James.
   Albus kırık pencereden dışarı baktı. Karanlıkta hiçbir şey seçilmiyordu. Arka taraf sık ağaçlıklarla kaplıydı.
   “Gidiyoruz!” dedi James. Albus ve Rose onu izlediler.
   Kapıdan kafalarını eğerek çıktılar. Ölüm Yiyen’lerden kapıya yaklaşabilen henüz olmamıştı. Birisi hızla kırılan mutfak penceresinden girmeye çalışırken üzerine gelen lanetle yere devrildi.
   “Ama onları burada bırakamayız,” dedi Rose. “Bizim de savaşmamız gerekmez mi?”
   “Sadece ayak bağı oluruz,” dedi James. “Onlarla boy ölçüşecek kadar iyi değiliz.”
   Albus, James’in kolundan çekti ve ağabeyi üzerine gelen kırmızı ışın demetinden son anda kurtuldu.
   Nena’ya yardım etmelilerdi. “Gidiyoruz!” dedi Albus. Koşarlarken son bir kez arkasına baktı. İyi direniyorlardı. İçeri giren Ölüm Yiyen fazla değil gibiydi. Koşuşturma esnasında Albus sayamadı ama en fazla beş veya altı Ölüm Yiyen ayaktaydı o sırada.
   Grup ağaçlık kısma yaklaştıkça savaşın sesleri de azaldı. Orada yalnız gibi görünüyorlardı.
   “Nena!” diye bağırdı Rose. “Nena!”
   Uzaklardan kısık bir, “Burdayım!” bağırtısı geldi. Sonra ses kesildi.
   “Buradan!” Grup James’i takip etmeye başladı.
   Lakin daha fazla ilerleyemeden uzaktan gelen bir yeşil kıvılcımla oldukları yerde durdular. Lanet uzaklarından geçip gitti. Birisi Nena’yı zorla bir yere götürüyor gibiydi. Peki ya Luna nerdeydi o zaman?
   “Bizi takip etmeyin!” Tuhaf bir kadın sesi duydular. “Gel buraya-“
   Albus’a bu ses tanıdık gelmişti. Ama kime ait olduğunu çıkaramadı.
   “Çocuklar! Yardım edin! James!” Ses tekrar kesildi.
   James bir şey demeden ileri fırladı.

   Karanlıkta yolu görmek çok zordu. Asalarından çıkan cılız Lumos ışığı da ortamı aydınlatmaya yetmiyordu. Albus koşarken birkaç kez tökezledi. Birisinde az kalsın James’i düşürüyordu.
   “Sesler kesildi,” dedi Rose koşarlarken. “Yol bulma büyüsünü de bilmiyorum…”
   “NENA!” James’in sesine karşılık gelmedi. Tekrar bağırdı. “NENA!”
   Ne olduğunu anlayamamışlardı. İlk lanet Rose’u vurdu. Kızın kolunda ufak bir yara belirdi.
   “Nerden geldiğini gördünüz mü?” dedi kız, bir yandan da yarasını kapatıyordu eliyle.
   “Bırak beni!”
   Nena’nın sesiydi bu.
   CRUCIO!”
   Nena’dan canhıraş bir çığlık kopuverdi. Albus, James ve Rose sesin geldiği yöne koşturmaya devam ettiler.
   IMPERIO!”
   Kızın çığlığı kesildi.
   “Yo, hayır, olamaz…” James’in sesinde büyük bir endişe vardı. Bir an için olduğu yerde kalakaldı.
   “Hadi, James!” diye onu kolundan tutan Albus şimdi gruba liderlik ediyordu.
   “IMPERIO! GEL BURAYA KÜÇÜK VELET!”
  Daha onlar yolu yarılayamamışken uzakta sarı saçlı kızı gördü Albus. Bu Nena’ydı. Kurtulmuştu… Fakat…
   Nena grubun yanına gelemedi. Deminden beri tanıdık gelen sesin sahibi olan cadı bir saniyede iki grubun arasında belirmişti.
   “Kimleri görüyorum!” dedi alaycı bir tavırla. Asasını Nena’ya uzattı. Cadının sessiz büyüsüyle kız dondu ve yere düştü.
   Cadının saçları uykudan yeni kalmışçasına birbirine girmişti. Yüzüne düşen çalı süpürgesi saç tellerinin arasında gözleri belli oluyordu. Kaşları birazdan yapacağı şeyden dolayı zevk alırmışçasına kıvrılmıştı. Ağzı kulaklarındaydı. Bellatrix Lestrange tehditkâr adımlarla Albus’un üzerine yürüyordu… Asasını kaldırdı…
   Onun intikamını alacağım, Potter!” dedi. “Onun yıllar önce yapamadığını, ben, onun en büyük yardımcısı olan ben, Sağ Kalan Çocuk’un oğlunu öldüreceğim… Hayatta olsaydı, beni takdir ederdi…”
   Albus ne yapacağını bilmiyordu. Elini tereddütle asasını götürdü. Ama Bellatrix ondan önce davranmıştı.
   Avada Kedavra!”
   Asanın ucundan yeşil ışın fırladı. Fakat rakibinin üzerine dosdoğru giderken birden yön değiştirdi. Öldüren Lanet, az önce koca bir taş blok sayesinde engellenmişti.
   Albus kalbinin göğüs kafesinde var gücüyle attığını hissedebiliyordu. Az önce ölümle yüzleşmiş ve hayatta kalmıştı.
   “Çocuklar, kaçın!”
   “Fakat… Nena!” James, az önce onları koruyan cadıya bakıyordu şimdi.
   “Çözül!” Cadının büyüsüyle Nena ayağa kalkabildi.
   Bellatrix, Nena’yla ilgilenmiyordu bile. Beyaz saçlı kıza bakıyordu. Burnundan soluyor, asa tutan eli titriyordu.
   “Kaçın!” diye bağırdı kız bir kez daha. “Nena’yı alın ve kaçın!”
   Üçlü yerinden kıpırdamadı.
   “Seninleyiz, Helena!” dedi Rose.
   “Bana yardım edemezsiniz!” diye bağırdı kız. “Kaçın dedim size!”
   Albus, Rose’un kolundan tuttu. James de aynı şekilde Nena’yı sıkı sıkı tutuyordu. “Gidiyoruz!” dedi sert bir sesle.
   Onlar geldikleri yönde geri koşarlarken Albus son bir kez arkasına baktı. Işın kıvılcımları havada çarpışırken Helena’nın fazla vaktinin kalmadığını düşündü…
   Yeniden Kovuk’a döndüklerinde savaşın kazanıldığını gördü Albus. Son Ölüm Yiyen az önce geldikleri yönde kaybolmuştu.
   “Cisimlenemiyorlar,” dedi Rose nefes nefese. “Kovuk’taki koruma büyüsünden dolayı.”
   Albus şaşırmıştı. O halde Bellatrix içeri nasıl girmişti? Luna…
   “Nena, annen… Nerede?” diye sordu.
   “Bilmiyorum,” dedi kız. Elleri dizlerinin üzerinde, soluk soluğaydı o da. “Annem buraya hiç gelmemiş-“
   “Nasıl olur? Mrs. Longbottom…”
   “O benim annem değildi, Albus,” dedi Nena, “Çok Özlü İksir içmiş Bellatrix’ti. Beni Imperius lanetiyle mutluymuşum gibi gösterdi… Hatırladın mı, bana bakmaya geldiğinde… Kapıyı açmadan önce lanetledi beni.”
   Albus endişelenmişti. Çünkü Luna Longbottom şu anda kayıptı. Acaba Bellatrix onu kaçırmış mıydı? Muhtemelen öyleydi zira başka bir şekilde Çok Özlü İksir yapamazdı. Peki ya onu kaçırmadıysa da, öldürdüyse?
   Rose’la göz göze geldi. Kız onun düşüncelerini okuyor gibiydi.
   “Peki, ama neden Nena?” dedi sonunda konuşan James. “Ve Helena nerden çıktı öyle?”

*

   Akşama doğru Kovuk’un koruma kalkanı tekrar düzeltildi ve iki kat güçlendirildi. Lakin orayı artık saklayamazlardı. Bir kez Kovuk’u taşıma derdine girmişlerdi ve bu bir hayli yorucu olmuştu. Rowen oranın eski yerini bildiği için tekrar saldırabilirdi çünkü. Ve ertesi gün Kovuk’un tekrar taşınması gerekecekti.
   “Bellatrix’i gördüğünü söyledin,” dedi Venus. “Ve Helena adlı bir yedinci sınıf öğrencisini, doğru muyum?”
   “Aynen öyle,” dedi Albus. Mrs. Weasley’nin akşam yemeği için hızlıca hazırladığı çorbayı içiyordu diğerleriyle beraber. Tabağından bir kaşık daha aldıktan sonra, “Oraya gönderdiğiniz Seherbaz’lar onunla boy ölçüşemez,” dedi. “O çok güçlü…”
   Venus’ün bakışları tuhaflaştı. Evet, yaptığı bir hataydı ve şu anda telafi etmesi için pek şansı yoktu.
   “O halde bizim için döndüğünde hazır olmalıyız,” dedi.
   “Diğer Seherbaz’larla gitmiş olamaz mı?” diye sordu James. “Güçlü olduğunu biliyorum fakat bu kadar fazla kişiye karşı pek şansı olmaz, öyle değil mi?”
   “Kalkanı tekrar kapattık,” dedi Venus. Yemeğini bitirmişti şimdi.
   “Buradan çıkamaz,” dedi Rose. “Bu kadar beklemekle hata yaptık… Helena’yı kurtarabilirdik-“
   İki Seherbaz da çocuklar Kovuk’a geri dönüp tüm olayları anlattıktan sonra ormanlık alana gönderilmişti. Fakat hep beraber saldırmaları gerekiyordu.
   Venus ayağa kalktı. Dora dikkatli gözlerle kuzenine baktı.
   “Ne oluyor?”
   “Büyük bir hata yaptım. Onu telafi ediyoruz,” dedi Venus.
   Dora da ayağa kalkmıştı şimdi.
   Kapının sertçe çalınmasıyla ortamdaki gergin hava bir anlığına da olsa dağıldı. Ginny kapıyı açtı.
   “Onu bulamadık,” dedi Steve.
   “Hiçbir iz yok,” dedi Neil. “Öteki çocuktan da… Kalkanı delip çıkmış, kızı da yanında götürmüş olmalı.
   Albus oturduğu yere çöktü. Tüm bu olanları düşündü. Ölüm Yiyenler sebepsiz yere saldırmış olamazlardı. Nena’yı kaçırmalarının bir sebebi olmalıydı. Lakin Bellatrix, Helena’yı gördüğünde Nena’yla ilgisini tamamen kesmişti. Sanki başından beri aradığı oymuş gibi…
   Astus’u üzerine çekmek istiyordu…

20 Temmuz 2011 Çarşamba

On Beşinci Bölüm


ON BEŞİNCİ BÖLÜM

Kötü Haber




   Yağmur yerini iyiden iyiye kara bırakmıştı artık. Yapraksız dallarıyla çıplak ağaçlar bembeyaz karla örtünmüştü. Adeta bir Ruh Emici ordusu Hogwarts’ın yanından şöyle bir geçmiş gibi, sıcaklık yaklaşık on derece kadar düşmüştü. Arada sert bastıran rüzgâr ağaçların üzerindeki karı birazcık olsun düşürse de pek etkili olmuyordu bu. Öğrenciler sınıflarda bile cübbelerinin üzerinde montla geçiriyordu dersleri artık. Hagrid, kulübesinin karla tıkanmış bacasını temizlemekle uğraşırken, zağar Fang de miskinlikle sahibini izliyordu. Yedinci sınıflardan iki çocuk dersten kaçmış, Siyah Göl’ün kıyısında yumuşak karlara uzanmışlar bir şeyler konuşuyorlardı.
   Albus donmuş sol elinin parmaklarını cübbesinin içine soktu. Büyük Salon’da zorla öğle yemeğini yerken nefesi beyaz buhar halinde çıkıyordu. Masasının karşısındaki, henüz yemeğini bitirmiş olan James ise Kovuk’tan gelmiş mektubu okuyordu.


           Sevgili çocuklar,

Noel arifesinde Kovuk’ta olmanızı bekliyoruz. Albus, sen de arkadaşını davet edebilirmişsin.


   “Bu kadar mı?” dedi Albus.
   “Aynen öyle,” dedi James. Mektubu kardeşine uzattı.
   Albus mektubu birkaç saniye içinde birkaç kez okuduktan sonra Rose’a uzattı.
   “İmza yok,” dedi Rose. Yazı kıvrım kıvrımdı ve ufak harf hataları mevcuttu. “Çocuklardan birisi yazmış olmalı.”
   “Bahse girerim, Lily’dir!” dedi James.
   Rose da mektubu okuduktan sonra, “Bence Hugo’nun yazısı bu,” dedi. Nerde görsem tanırım.
   “Haha, bize ‘Çocuklar’ demiş!” diyerek güldü James.
   “Kim onlar?” diye sordu Astus. Rose’un yanına oturmuştu. Sıcak çorbasını içiyordu.
   “James’le benim kardeşimiz Lily ve Rose’un kardeşi Hugo.”
   “Onlarla tanışmak için sabırsızlanıyorum!” dedi Astus.
   “İkisi bir araya gelince çok şirin oluyorlar!” dedi Rose, yüzünde “Ben kelebekleri çok severim…” ifadesiyle.
   Nena güldü. “Ah, çok özledim ben de onları.” Gözleri boşluğa bakıyor. Rose’unkine benzer bir yüz ifadesiyle Kovuk’u düşünüyordu belli ki.
   “Scorpius,” dedi sonra Albus arkadaşına dönerek. “İstersen sen de gelebilirsin.” Scorpius bir Gryffindor’la arkadaş olduğundan beri kendi binasının masasında oturamıyordu artık. Özellikle Tychus ve grubunun kışkırtmaları buna yol açmıştı. Ortak salona da herkes uyuduktan sonra gidiyordu.
   “Pek sanmıyorum,” dedi Scorpius. “Babamın dönmesini bekleyeceğim ben. Başına bir şey gelmiş olursa, hiç değilse ona yardım edebilirim…” Düşünceli düşünceli sustu. Aklına gelen yeni fikirle, “Bu arada!” dedi, “Bugün Profesör McGonagall’la konuşacağım. Eğer uygun olursa binamı değiştirmek istediğimi söyleyeceğim!”
   “Bu süper bir haber!” dedi James. “Tabii yaşlı bunağın izin vereceğini sanmıyorum-“
   “James!”
   “Bu arada…” dedi Scorpius. “Babam bana gitmeden bir not bırakmış… Tychus’un yardakçıları çantalarımı karıştırdığından başta görememiştim. Yatağımın altına düşmüş…”
   “Ne diyor ki?” dedi Rose.
   “’Özür dilerim Scorp, bir ay ortalıkta görünmeyeceğim. Gringotts’taki parayı istediğin gibi kullanabilirsin ama pek aşırıya kaçma. Bana verilen görevi yerine getirmek zorundayım. Tekrar özür dilerim…’”. Scorpius, babasının ağzından bu şekilde tekrar etmişti notu.
   “Ne görevi acaba?” diye sesli düşündü Albus. Kızarmış patatesinden ağzına attı birkaç tane. “Nena, sen geliyorsun ama-“
   “Evet,” dedi Nena. “Büyükannem de sizinle kalmamın daha iyi olacağını söyledi. Daha güvende olurmuşum. Ben de seve seve kabul ettim tabii ki!”
   “Yaşasın!” dedi Rose. “Ben de erkekler arasında sıkılırım diyordum. Bütün gün Quidditch oynayamayız ya-“
   “Aslında çalışmamız gerekiyor,” dedi James, kendisinden beklenmeyecek bir akıllılıkla. “Astus, bizi sen çalıştırırsın, değil mi?”
   “Bilmiyorum,” dedi Astus. “Bu pek etik olmaz gibi… Sonuçta diğer öğrenciler-“
   “Ah, saçmalama!” dedi James. “Hepsi tatilde anne ve babalarından bir ton büyü öğrenecek.”
   “Aslında reşit olmayan büyücü ve cadıların sihir kullanmaları yasak,” dedi Rose. “Baban Seherbaz ve Kingsley’in arkadaşı olduğu için izin veriyor bize.”
   James sustu. Astus’a soran bakışlarla döndü.
   “Düşünmem lazım…”


*

   “Önce Mr. Malfoy, sonra Profesör Whit- Grabble Punkbilmemne…” dedi James. Yoğun bir günün ardından, her zaman olduğu gibi, yine ortak salonda şöminenin başına oturmuşlardı.
  “Grubbly,” diye düzeltti onu Rose. “Profesör Grubbly Punkbuster… Cidden, ders verecek profesör kalmadı. Acaba Noel sonrasında Mr. Malfoy okula döner mi?”
   “Dönecek,” dedi Albus. “Dönmeli.” Onunla işimiz henüz bitmedi dercesine kafasını salladı. “Geri döneceğine inanıyorum. Sağ salim.” Derslerde buz kesmiş elini şimdi şömine ateşinde ısıtıyordu.
   “Eh, sen öyle diyorsan öyledir,” dedi James. “Rüyanda görmüşsündür eminim.”
   “Çok matrak…” dedi Albus. Her ne kadar başta sinirlense de istemeden gülümsedi.
   “Bugün McGonagall’la konuştum,” dedi Astus. Tüm bakışlar ona yöneldi. “Noel’in ertesinde Turnuvaya katılacak büyücü ve cadılar seçilecekmiş…” Soran bakışlara yanıt olarak da, “Hayır, tabii ki de!” dedi. “Sizin seçilip seçilmediğinizi bilmiyorum ama çoğunuzun kalifiye olacağını düşünüyorum şimdiden. O yüzden sıkı çalışmalısınız.”
   “Sen seçilmeyeceksin, değil mi?” diye sordu Nena. “Sonuçta öğrenci değilsin.”
   Astus cevap vermedi. Onun yerine konuyu değiştirerek, “Eh, hava da epey soğudu,” dedi. “İnsan, acaba Ruh Emiciler mi, diye düşünmeden edemiyor.”
   Nena ve Rose korktuklarını belirten nidalarda bulundular. Albus’un nefesi kesilmişti. James sakindi.
   “Bence Ruh Emiciler fazla abartılıyor,” dedi.
   Astus güldü. “Emin ol, en cesaretlilerimiz bile ondan korkuyor,” dedi. Gözleri Albus’unkilerle buluştu.


*


   Ertesi sabah uyuşuk bir başlangıç oldu. O gün Noel arifesinden önceki gündü. Ve tatili okulda geçirmeyecek olan tüm öğrencilerin öğle vaktinde okul bahçesinde olması gerekiyordu. İki saat sonra Hogwarts arazisi irili ufaklı birçok öğrenciyle dolup taşacaktı.
   Albus çatlak penceresinden dışarı bakmaya çalıştı. Elleriyle soğuğun getirdiği buğuyu silip, karlı okul arazisine bakındı. Hagrid’in kulübesinde olmadığını düşünüyordu. Zira perdeler kapalıydı ve kulübenin bacası tütmüyordu… Gerçi Hagrid sorununu hâlâ çözememiş de olabilirdi… Albus da havada helezonlar çizerek bir oraya bir buraya uçuşan karı izlemeye koyuldu. O sırada çatlak pencerenin köşesinden küçük bir sinek odaya girdi. Havada şöyle bir salındıktan sonra tam Albus’un önüne kondu. Çocuk elini hızla sallayınca böcek geldiği yerden geri uçtu.
   “Günaydın,” dedi James miskin bir sesle. “Kahvaltıya inelim, hadi.”
   Yaklaşık bir buçuk saat içerisinde tüm grup kahvaltılarını bitirip Giriş Salonu’nun kapısında Profesör McGonagall’ı beklemeye koyulmuştu. Birazdan da yaşlı profesör tatile gidecek tüm öğrencilerin ismini tek tek saymış –ki bu da yaklaşık yarım saat kadar sürmüştü-, ardından Hagrid’in de içeri gelip, öğrencilere peşlerine takılmalarını söyledikten sonra da, Albus, Scorpius, Rose, Nena, James ve Astus Hogsmeade’e doğru yola çıkmışlardı.
   “Seneye Hogsmeade’e gezi yapabileceğiz,” dedi James. “Acaba Winky’nin Şakacı Dükkânı’nda neler vardır? Bir sene de beklenmez ki…”
   “Ben evcil bir hayvan almayı düşünüyorum,” dedi Nena. “Bir kurbağa olabilir.”
   Albus’la James birbirlerine baktılar. Evet, Nena annesinin özelliklerini almıştı. Hayvan sevgisi biraz tuhaftı.
    Kısa yolculuğun ardından Hogwarts Ekspresine vardılar. Öğrencilerin çoğu ite kaka trene bindikten sonra Albus ve arkadaşları da son olarak ekspreste yerlerini aldılar. Hepsi birden bir kompartımana sığamayacaklarına karar verince Scorpius ve Astus’un, iki Ravenclaw’ın olduğu kompartımana girmesi kaçınılmaz oldu. Zira şu anda tek boş kompartıman o gibi görünüyordu.
   “Hey, sen bir Slytherin’sin!” demişti siyahî bir kız olan Ashley.
   “Ve ben de eski bir Ravenclaw’ım,” demişti Astus. “Küçük arkadaşım ve ben başka yer bulamadık. Özür dileriz. Eğer ters bir harekette bulunursak da-“
   Albus ve geriye kalanlar Astus’la Scorpius’u geride bırakmışlardı. Birkaç kompartıman sonra boş bir kompartıman bulmuşlardı.
   “Hayret, burası niye boş acaba?” dedi James bavulunu koltuklarının üstündeki tel örgülü çanta bölmesine atarken. Fakat birkaç saniye içinde sebebi belli olmuştu. Yere küçük bir iksir şişesi dökülmüştü ve içeri keskin ve pis bir koku doluyordu.
   “Camı aç!” dedi James kardeşine.
   “Ikesha!”
   “Ne?” James, içine ifrit kaçmış gibi ayakta duran Albus’un yanından geçip kompartımanın camını açtı. İçerisi her ne kadar buz gibi olsa da koku yavaş yavaş kayboluyordu.
   “Ikesha’yı davet etmeyi unuttum!”
   “Hay bin Patlar-Uçlu Keleker! Cidden bizimle geleceğini mi sanıyorsun?”
   “Niye gelmesin ki?” dedi Albus. Düzelmişti.
   “Öncelikle, bizi daha yeni tanımaya başladı. Üstelik bizle takılınca başına sürekli bir şeyler geliyor-“
   “Astus’un girdiği kompartımandaydı!” Albus ağabeyine kulak vermiyordu hiç de.
   Birazdan arkasını dönüp, odadan çıktıktan sonra kapı arkasında yavaşça kapanırken iki kompartıman geri göndü…  İşte orada; Astus, Scorpius’un karşısında, bir arkadaşının yanında, oturuyordu.
   Albus içeriye bir anda dalmanın kendisini Bertie Bott’un kusmuk tatlı şekerinden yemiş gibi göstereceğinden korktu. Sonra yemek masasını iten cadının önünden çekilmek zorunda kalıp, içeri girdi.
   “Şeyy, Ikesha… Diyordum da, merhaba-“
   “Selam, Al.” Ikesha gülümsüyordu. “Nasılsın?”
   “İyidir…” dedi Albus. “Sen?”
   “Eh… Ashley’nin dırdırlarına katlanıyoruz.”
   “Iky!” Ashley arkadaşına bozulmuştu.
   “Her neyse…” dedi Albus. “Diyordum ki, bizimle… yani ailene henüz haber vermemişsen,” –Tabii ki de ailesine haber vermişti! Aksi takdirde nereye gidebilirdi ki zaten?- “Hmm, bizimle Kovuk’a gelmek ister miydin? Tatil için…”
   Ikesha gülümsedi. “Kusura bakma, Al,” dedi. “Ama arkadaşım Ashley’e senden önce söz vermiştim bile.”
   “Peki…” Albus odadan çıkmadan önce Astus’un yüzünde hınzır bir gülüş yakalamamış değildi. Belli ki içeride eli ayağına dolanmıştı.
   Albus üzgün bir şekilde tekrar kendi kompartımanlarına döndü. İçeri girdiğinde pencere çoktan kapatılmıştı. İksir şişesi ortalıkta görünmüyordu. Dışarı atmış olmalıydılar.
   “Kendimi o kadar çok çalışmaya kaptırdım ki…” dedi Rose, Albus’u görünce. “Koku giderici büyü aklımdan çıkmış.”
   Albus yerine oturdu.
   “Ee, Ikesha geliyor muymuş?” diye sordu Nena.
   “Hayır.”
   “Demiştim.” James bilmiş bir şekilde kafasını salladı.


*


   Akşama doğru Hogwarts Ekspresi’ndeki öğrenci sayısı azalmıştı. Herkes King’s Cross’ta inmiyordu. Hatta yıllar öncesine kıyasla daha az öğrenci King’s Cross’u kullanıyordu. Aradan geçen yirmi yılda birçok durak daha inşa edilmişti. Haliyle Scorpius ve Ikesha çoktan trenden inmişlerdi. Astus da birazdan Albus ve arkadaşlarının bulunduğu kompartımana gelmişti.
   Bir on beş dakika sonra tren durdu. Öğrencilerin geri kalanları da King’s Cross’ta indiler. Diğer duraklar Kovuk’a daha uzak kaldığından, Albus ve diğerleri her zamanki gibi aynı durakta inmek zorunda kalmışlardı.
   İstasyon dışına çıktıklarında onları bekleyen siyah bir sedan gördüler. İçeri doluştuklarında arabanın içi büyüyle biraz daha genişledi. Dıştan normal bir araba gibi görünse de, şu anda en az bir kompartıman kadar genişti içerisi.
   “Bu kadar mısınız?”
   Şoför belli ki Bakanlık’tandı. Üzerindeki siyah smokini altındaki siyah kotla pek uymuyordu. Yine de büyücüler Muggle’ların arasına karışmada biraz daha gelişmiş denilebilirdi.
   “Evet, gidebiliriz,” dedi Albus.
   Yarım saat kadar süren yolculuğun ardından Kovuk’a vardılar. Albus sürücüye teşekkür ettikten sonra arabadan indiler. İki dakika kadar yürüdükten sonra çitle çevrili bahçeyi gördüler. Bahçenin için sürüsüne bereket çalı çırpıyla doluydu. Aynı zamanda Kovuk da ortada yoktu.
   “Bir çeşit koruma büyüsü,” dedi Rose. “Sanırım parola söylememiz gerekiyor.”
   “Parola mı? İyi de bize paroladan bahsetmediler ki!”
   “Çekilin,” dedi Astus. Asasını çıkardı.
   “Duxen-“
   “ŞŞT ÇOCUK! DUR!”
   “Kim var orada?” diye bağırdı James.
   “Buradayım, aşağıda!”
   Tüm grup Albus’un ayaklarının dibine baktı. “Adım Ernest. Size parolayı söylemem gerekiyordu, kusura bakmayın.” Konuşan bir tür yer cücesiydi.
   “Yer cücelerinin konuşabildiğini bilmiyordum.”
   “Konuşuruz, fakat insanların duyabileceği frekansta değil. Büyük büyücü Harry Potter sizinle konuşmam için ses frekansımı yükselten bir büyü yaptı.
   “Peki ya başkasına söyleseydin parolayı?” diye azarladı James. “Babam bunu düşünemedi mi?”
  “Evet-“ Ernest şaşkın bakışları görünce ekledi. “Mrs. Weasley düşündü ama. Hermione Weasley… Eğer parolayı başkasına söylersem her yerimde sivilce çıkarmış.”
   “Çok komik,” dedi James. “Rose, sanırım annen eskisi kadar zeki biri-“
   “Sivilce bizi öldürür Mr. Potter.”
   Rose’un sinirli bakışları ve Ernest’in cevabı karşısında James’in yüzü kızardı.
   “Parolayı söyle bakalım,” dedi Rose. Eğildi, yer cücesini avuçları arasına aldı. “Üşümüyor musun?”
   “Biz yer cüceleri aşırı soğuğa ve sıcağa dayanabiliriz… Ehm… parola, Sümüklü Voldemort.”
   Tüm grup kahkahalara boğuldu. Bunun anlamını biliyorlardı. Voldemort, Harry’e Öldüren Lanet’i yapınca, Harry’nin kendisini bulduğu King’s Cross’a benzeyen yerdeki, Voldemort’un bir tür vıcık vıcık yaratığa dönüşmüş haliydi bu.
   “Sümüklü Voldemort!” dedi Rose. Hâlâ gülüyordu.
   Ve saydam kapı kenara açıldı. Çürük ahşaptan çit kapı göründü. Grup gerçek bahçeye girdi. Bu sırada yer cücesi Rose’un elinden atladı. Beyaz karın içinde hızla kayboldu. Albus ve arkadaşları gerçek Kovuk’a bakıyorlardı şimdi… Derme çatma evin pencerelerinden yansıyan loş sarı ışık karın üzerine vuruyordu. Bahçedeki yemek masasının üzeri küçük bir çadırla kapanmıştı. Kimi ağaç dalının üzerine asılmış kavanozlarda ateş böcekleri ışıl ışıl sağa sola uçuşuyorlardı.
   Kovuk’un kapısı açıldı. Mrs. Weasley grubu ilk karşılayan olmuştu. Ev Cücesi Kreacher da yaşlı kadının ayaklarının dibinde bir eliyle tuttuğu bulaşığın üzerini ovalıyordu. Birazdan da Hermione ve Ginny yaşlı kadının arkasında belirdiler.
   “Hoş geldiniz!” Deterjan kokulu Mrs. Weasley hepsini sıkı sıkı kucakladı. Astus’la el sıkıştı. “Kusuruma bakmayın çocuklar, Bakanlık sizin bir yarım saat sonra geleceğini söyledi. Sizi dışarıda karşılayamadık.”
   “Ah, anne! O kadar da önemli değil.” Ginny Potter. Gözleri Albus ve James’le buluştu.
   “Sizi ne kadar özledim, bilemezsiniz.” Albus’la James’e annesi gibi sıkı sıkı sarıldı.
   “Utandırıyorsun bizi,” diyen James’i dinlemiyordu bile.
   Birazdan da kapıda Rose annesini görünce, ona doğru koşuverdi. Hermione de kızını o kadar özlemişti ki, Rose’un saçındaki değişikliği fark etmemişti.
   “Evcil hayvanımı getiremedim,” dedi Rose. “Hagrid’e bıraktım, ayakaltında dolaşmaktansa Yasak Orman’da, doğal ortamında daha rahat olur dedim.”
   “Tabii ki kızım. Hiç sorun değil…”
   “Hadi, hadi, içeri geçin çocuklar. Üşütmeyin.”
   Grup içeri girdi. Kalabalık olduklarından zemindeki ahşap bir hayli ses çıkardı.
   Albus mutfağa bakınca babasıyla Ron’un hızlı hızlı tabaklarındaki çorbayı içtiklerini gördü.
   “Baba? Ne yapıyorsunuz?”
   “Şşt, araya girme,” dedi Lily. “Bu arada hoş geldiniz.” Albus’la James’e sarıldı. Sonra Nena ile Rose kızı yanaklarından öptü. Bir anda tüm ilgi Lily’e döndüğü için ir hayli heyecanlı olan kız geri çekildikten sonra, “H-hızlı yemek yeme yarışması yapıyorlar,” dedi.
   Harry de, Ron da o kadar hızlı içiyorlardı ki çorbayı yemeğin yarısı masaya dökülüyordu.
   “Ne ben, ne de Kreacher temizleyecek burayı,” dedi sitemle Mrs. Weasley. “Masayı ne hale getirdiniz…”
   Albus karmaşanın içinde oturma odasına baktı. Yaşlı Mr. Weasley çekyatın üzerine uzanmış, horluyordu.
   “Büyücü radyosunu dinlerken uyuyakaldı,” dedi Hugo.
   “EVVET!” Ron kaşığını sertçe tabağına vurarak ayağa kalktı. “YİNE KRAL KAZANDI! Krala bulaşırsan, hak ettiğini alırsın!”
   “’Kral’mış…” dedi Hermione. “Hâlâ çocuksunuz.”
   Ron’un yüzü kızardı. Harry peçeteyle ağzını silip çocuklarının yanına geldi. Eğildi, önce Albus’u, sonra James’i kucakladı.
   “Hepiniz hoş geldiniz.”
   Rose babasına koştu. Sıkı sıkı sarıldı ona.
   “Saçımdaki büyü kalktı baba,” dedi. “Artık her şeyi hatırlıyorum!”
   Ron’un şaşkınlık dolu yüzünde bir damla yaş belirdi. Derin bir soluk koyuverdi. Rahatlamış görünüyordu. Hermione’ye gülümsedi.


*


   Çocuklar akşam yemeklerini yedikten sonra, Rose bir çırpıda tüm hikâyeyi anlattı. Okul bahçesindeki kovalamacayı, Astus’u, saçındaki büyünün kalkışını… Neville Longbottom’u gördüklerini…
   “Lanetlenmişti!” dedi Rose. “Yüzü bembeyazdı!”
   Hermione şaşkınlıkla Rose’a baktı. “N-Nasıl?! Ne zaman?!”
   Ron’un yüzündeki sırıtış bir anda kaybolmuştu. “Onu kurtarmalıyız!”
   “Evet!” dedi Harry.
   “Sorun şu ki…” Astus içeri girdiğinden beri ilk defa konuşuyordu, “Onun nerde olduğunu bilmiyoruz. Hatta bize saldıranların Ölüm Yiyen olduğu da kesin değil. Birisini öldürdüm ve kolunda testral izi yoktu.”
   “Bundan bize bahsetmemiştin,” dedi Albus.
   Astus, Albus’u dinlemedi. “Bu arada oğlunuzun yeteneğinden bahsetmenin tam zamanı olduğuna inanıyorum.”
   Harry, Hermione ve Ginny’nin bakışları Astus’la Albus arasında gidip geliyordu.
   “Sanırım size Mrs. McGonagall bahsetmedi.” Astus, Albus’a baktı. “Size mektup yollamamış.
   “Nerden-“
   “Albus… Uçabiliyor.”
   Ron güldü. Harry gözlerini kırpmadan Albus’a bakıyordu. Hermione endişeyle elini ağzına götürdü. Ginny’nin ne diyeceğini bilemeyen bir hali vardı.
   “Bu adama, Mr. Astus’a güvendin mi?” dedi Harry.
   “Evet,” dedi Albus. “Ve onun asıl adı Greg-“
   “Gregory Mills, efendim,” dedi Astus. “Ama bana Astus demenizi isterim. Greg ismini oldum olası sevmemişimdir… Ayrıca Mr. şeklinde hitap etmenize gerek yoktur.”
   “Peki. Oğluma uçmayı öğrettiğini söylüyorsun-“
   “Hayır. Onun zaten uçmayı bildiğini, sadece bu yeteneğini nasıl kullanması gerektiğini bilmediğini söylüyorum. Artık, biliyor.”
   “Size yine de güvenmekte zorlanacağım Astus. Kusuruma bakmazsınız, öyle değil mi? Neticede-“
   “Oğlunuz… Tabii ki, bunu saygıyla karşılarım. Sizin yerinizde ben de olsam, bir anda çıkıvermiş bu yabancı adama güvenmezdim. Hele ki son yaşananları da düşünürsek… Rowen nasıl da sizi kandırmıştı…”
   Ortamdaki hava bir anda soğudu. Herkesin yüzünden gerginlik okunuyordu.
   “Evet! Yatma vaktiniz geldi çocuklar!” Mrs. Weasley araya girmese büyük bir tartışma kopabilirdi.
   “Sanırım benim de yatmam gerekiyor, öyle değil mi?” dedi Astus. “Nerede kalacağım?”
   “Kusurumuza bakma,” dedi Mrs. Weasley. Kocamı kaldırabilirsem, oraya bir yatak açabilirim sanırım.”
   “Size minnettarım,” dedi Astus kibarlıkla. “Eh, ben kalkayım artık.” Ayağa kalktı. Oturma odasındaki çürük bir sandalyeye oturmadan önce Harry’e baktı.
   “Emin olun, oğlunuz benim yanımda olduğu sürece güvene olacaktır. Ona en ufak bir zarar gelmesine izin vermem. Hayatım pahasına.”
   Harry kızsa mı, teşekkür etse mi bilemedi. Sessizce başını salladı.
   “İstediğiniz zaman, sizinle Neville’i aramaya başlayabiliriz.”


*


   Albus, James’i yanına alıp üst kata çıktılar. Birazdan da onları Lily ve Hugo izledi. Rose’la Nena da kendilerine ayrılan, eskiden Percie Weasley’nin kaldığı odaya geçtiler.
   Odalarına kurulduktan sonra, yatağına oturan Albus, Lily ve Hugo’ya baktı.
   “Söyleyin bakalım, mektubu hanginiz yazdı?”
   “Hugo,” dedi Lily. “Ona parolayı yazmayı unuttuğunu söyledim ama beni dinlemedi.” Hugo kızgınlıkla Lily’e baktı.
   “Öyle ama!” Lily devam etti. “Babama anlattım ben de durumu. Ernest’i kapıya koyma fikri aslında bana ait.” Gururla kollarını göğsünde birleştirdi.
   Albus kardeşine sarıldı.
   “Eh, yorucu bir gün oldu çocuklar,” dedi. Lily ve Hugo’nun yüzlerindeki hayal kırıklığı dolu ifadeyi görünce de ekledi, “Yarın size tüm maceramızı anlatacağım, söz.”
   Lily’le Hugo kapıyı kapatıp çıktılar. Albus da ışığı söndürüp yattı. Dışarıdan rüzgârın uğultusu hafifçe duyulurken, Neville Longbottom’un aklından bu kadar kolay çıktığına şaşırdı.


*


   Ertesi gün kahvaltıda hararetli bir tartışma dönüyordu.
   “Rowen her seferinde bizi kandırmanın bir yolunu buluyor,” dedi Harry.
   “Ben hâlâ şu yeni çocuktan şüpheleniyorum,” dedi Ron.
   “Üç kez kontrol ettim. Herhangi bir kılık değiştirme büyüsü kullanmıyor-“
   “Evet, ama Imperious lanetinin etkisinde olabilir.”
   “Hayır, öyle olsa bakışlarından anlaşılırdı.”
   “Her seferinde haklı olmanın bir yolunu buluyorsun.” Ron sıkıntıyla asasını yumurtasına vurdu. Yumurta hafifçe patladı, bir parçası odanın uçtaki duvarına yapıştı.
   “Gülme!” dedi Ron. Harry bir yandan eliyle ağzını kapatmaya çalışıyor, bir yandan da Ron’un hareketini taklit ediyordu.
   Albus da gülerek masaya oturdu.
   “James’i uyandıramadım.”
   Ginny merdivenlere doğru yürüdü. Üst kata “James! Kalk artık!” diye bağırdı.
   Birazdan yemeklerini yiyip oturma odasına geçtiler. Mr. Weasley yine büyücü radyosunu kurcalıyordu. Arada öksürüp banyoya koşturuyordu.
   “Çok yaşlandı,” dedi Mrs. Weasley üzüntüyle. “Bazen ne yaptığını unuttuğu oluyor.” Kreacher’a baktı. Kreacher ne yapılacağını anlayıp banyoya gitti. Lavaboyu her ne kadar büyüyle temizliyor olsa da, yaptığı işten bir hayli iğreniyordu.


*


   Öğle vaktinde bahçeye çıktılar. Astus çocukları düelloya çalıştırmak istemişti.
   “Gruplar halinde olacak düello. O yüzden ilk önce hanginiz atak, hanginiz savunma ve hanginiz destek görevini üstlenecek, bunu öğrenmemiz lazım… Rose, önce seni atak olarak kullanmak istiyorum. Albus, sen destek olacaksın. James, sana da savunma görevini veriyorum.”
    “Alt tarafı basit bir büyü düellosu.” demişti kızmıştı James. “Üç Büyücü Turnuvası değil.”
   “Rakibiniz öyle düşünmeyecek,” dedi Astus. “Kazanmak istemiyorsanız, sadece eğlenmek istiyorsanız, kendi halinizde çalışabilirsiniz de…”
   “Özür dileriz,” dedi Albus. “James öyle demek istemedi-”
   “Sen de Albus, ağabeyinin üzerine fazla gidiyorsun. Konuşmak istediği zaman James konuşabilir.”
   “Teşekkür ederim!” dedi James. Sinirle Albus’a baktı.
   Tüm gün, yarımşar saat molalarla düello hazırlıklarında geçti. Nena turnuvaya katılmak istemediğini söyleyerek, Lily ve Hugo’yla grubu izlemeye koyulmuştu. Çocuklar ise daha çok Albus’un uçacağı anı bekliyorlardı.
   Astus’un asasından kırmızı bir ışın çıktı. Işın büyüdü bir metre boyunda koca bir dalga olarak Rose’un üzerine gitti. Rose daha karşılık veremeden James kendini Rose’un önüne attı ve koruma büyüsüyle laneti geri çevirdi. Fakat Rose’un üzerine giden lanet bir tür şaşırtmacaydı.
   Rose, “Çekil önümden!” derken, asıl lanet Albus’un üzerine yöneldi.
   “Koruma onu!” Astus bağırmıştı.
   Lanet her ne kadar hızlı gelmese de Albus olduğu yere çivilenmişti. Astus’un bu laneti bir sebepten attığını biliyordu: Albus’un uçmasını istiyordu.
   Albus tüm isteğiyle yükselmek istedi. Sıçradı ve yere düşmemek için kendini sıktı. Rüzgar her ne kadar kendisini engellese de kendisini biraz daha yükseltmeyi başardı.
   “Lanet seni öldürebilir.”
   “NE?!” Albus istemsizce yukarı doğru fırladı. Lanet altından geçerken, sinirle, şu anda gülmekten olan Astus’a bakıyordu.
   “Korktuğun zaman ne kadar da iyi odaklanıyorsun,” dedi Astus. “Lanet seni öldürmeyecekti, sadece gıdıklayacaktı.”
   Albus yere inerken Lily’le Hugo onu alkışladı. “Çok komik…” dedi Albus.
   “Şimdi, bir kez da-“
   Sert bir gümbürtü duyuldu. Nena, Lily ve Hugo, Albus ve arkadaşlarının yanına koştu.
   GÜM!
   “NE OLUYOR?!” Ron sinirle bahçeye çıktı. “DORA, KES ŞUNU!”
   Dora, geçen sene Albus’un, savaştan sonra gördüğü Seherbaz’lardan birisiydi.
   Ron sert adımlarla kapıya doğru gitti. Parolayı söyledi ve kapı açıldı.
   “Özür dilerim Mr. Weasley,” dedi kız. “Parolayı unuttum.”
   “Bu kapıya sertçe vurman gerektiği anlamına gelmez,” dedi Ron.
   “Ses yükseltici büyüyü koyduğunuzu da…”
   “Unutmuşsun… Neyse, önemli değil. Ne için gelmiştin?”
   “Kötü bir haberim var,” dedi Dora. “Belki bunu içeride söylemem daha yerinde olur.”
   Ron bunu kabul edip, çocukları da içeri çağırdı. Albus kapıyı arkasından kapatırken, “Söyle bakalım, neymiş bu kötü haber?” dedi Ron.
   Harry, Hermione ve Ginny de Ron’un yanına gelmişlerdi.
   “Dün gece saldırıya uğradık!” dedi kız nefes nefese. “Saldırı çok ani oldu, sizleri çağırmaya v-vakit y-yoktu!”
   Harry kıza bir bardak su uzattı. Dora tek dikişte suyu içtikten sonra devam etti.
   “Kardeşim… K-kardeşim öldü!” Dora bunu saatlerce içinde tutuyormuş, soğukkanlılığını kaybetmemeye çalışıyormuş gibi görünüyordu. Ama işte sonunda, buraya kadar dayanabilmişti. Çığlık çığlığa ağlıyordu.
   Mrs. Weasley, “Çocuklar, sizin burada durmanıza gerek yok,” dedi. Lily ve Hugo’yu üst kata çıkardı. “Albus, siz de isterseniz gidebilirsiniz.”
   “Gitmesinler,” dedi Dora. “L-lütfen…”
   Mrs. Weasley şaşkınlıkla başını salladı.
   “Nena… Adı Nena olan hanginizdi?”
   Sarı saçlı kız bir adım öne çıktı. “Yanıma gel,” dedi Dora. Sandalyeden kalkıp kıza doğru eğildi. “D-dünkü saldırıda… dünkü saldırıda baban da vardı.”
   Nena durumu anlamamıştı. “Nasıl yani? Sizin yanınızda mı savaştı? Onu düzelttiniz mi?”
  James de bir adım öne çıkıp Nena’nın yanına geldi. Kızın elini tuttu.
   “Nena,” dedi Dora, “Dünkü saldırıda… babanı kaybettik…”