11 Mart 2012 Pazar

On Sekizinci Bölüm: Part I

ON SEKİZİNCİ BÖLÜM


Helena




   Ertesi sabah kalktığında, Albus'un başında şiddetli bir ağrı vardı. Önceki geceye ait anıları bir rüya gibi geliyordu; ortasında kesilmiş, başka bir sonuca uçarcasına atlamış bir senaryo hatırlıyordu. Sinirle güldü. Trenin ışıklarının karardığını hatırlıyordu, daha sonra kara kukuletalar içerisinde gelen soğuğu hissetti yeniden. Tüm geceyi tekrar yaşıyordu adeta. Ruhunun çekildiğini hatırlamıyordu lakin. Ona bağırmışlardı. İsminin haykırıldığını hatırlıyordu, ardından ise gece yarısı Gryffindor yatakhanesinde uyanmış, herhalde gece kabus görürken bağırdığı için, tüm öğrenciler başına üşüşmüştü. Tuhaf bir rüyaydı. Gerçek olduğuna inanmak istemiyordu. Zira artık inanacak bir dayanak noktasının kalmadığını biliyordu... Olmuştu işte, rüyalarla gerçekleri karıştırmaya başlamıştı. Kabusun nerde başladığını ya da nerede bittiğini kestiremiyordu. Yaşadıkları o kadar gerçekti ki... Yatakhanenin o kendine has rutubetli kokusu, sabah güneşiyle orada burada uçuşan tozlar, öğrencilerin bazılarının horuldaması... Gerçek gibiydi... Yaşadıkları rüya olamazdı.

   Astus'u düşündü. Trenle Hogwarts arasındaki bağ kopalı aradan ne kadar zaman geçmişti? Babası arayışı bitirip geri dönmüş müydü? Niye olanları hatırlayamıyordu? Ve James, o da aynı hafıza sorunundan bahsetmişti. Ama acı verici migreni doğru dürüst düşünmesini engelliyordu. Şakaklarındaki şişmiş damarlar çatlayacak gibiydi adeta. Beynine o kadar fazla şey yüklenmiş olmalıydı ki...

   Yavaş yavaş kendine geliyor, olaylar rayına oturuyordu. Birisi -her kimse-, Albus ve arkadaşlarının -elbette, James dışındaki arkadaşları da hiçbir şey hatırlamayacaktı- dün ya da ondan birkaç gece yaşanan olayı hatırlamamalarını istemiş olmalıydı. Bunu Albus görmüştü, bunu James de görmüştü ve Albus, James'in yanındayken arkadaşlarının da onunla birlikte olduğunu biliyordu. Hatta, tekrar düşününce, asla James'le yalnız kalmamışlardı. Ya da...

   "Erkencisin," dedi James'in hülyalı sesi. Gözlerini, kamaştırıcı güneş ışıkları altında kırpıştırıyordu. "Dün gece olanlar hakkında... konuşmamız lazım."

   Albus'un buna bir itirazı yoktu elbette. Birazdan, Rose, Nena, Ikesha ve Cal'la büyük salonda bir buluşma ayarlamışlardı. Ikesha, Ravenclaw'ların şüpheli bakışları altında rahatsız olmuş görünse de bunu gruba belli etmemek için bir hayli çaba harcıyor olmalıydı. Birkaç sıra öteden gelen mırıltılara aldırmayarak Albus'u doğruladı, "Hiçbirimiz bir şey hatırlamıyoruz. Sanki bir kabusun orta yerinde uyanmış gibiyim." Albus'la göz göze geldi. "Ruh Emiciler..." dedi tedirgin bir ses tonuyla, "Albus, iyi misin?"

   Ruh Emiciler yoksa ona saldırmış mıydı? Ruhunun çekildiğini hatırlamıyordu, öyle bir şey olsa kesinlikle hatırlardı herhalde.

   "Neden?" diye sordu, o da Ikesha'daki tereddütle.

   "Hatırlamıyor musun? Dün gece kompartımana gelen adam-"

   Albus nefesinin kesildiğini hissetti. Bir an için kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Tekrar onu görmüştü, Astus'un kanlar içinde yüzü ve delici bakışlarıyla gözlerinin kendilerinkiyle kilitlenmesi...

   "Şu anda Hastane Kanadı'nda olmalı", dedi Rose. "Gerçekten hatırlamıyor olamazsın!"

   "Hatırlıyorum," dedi Albus. "Belli belirsiz görüntüler içinde bir parlama, bir flaş patlaması gibiydi," dedi, kelimeleri doğru seçtiğinden emin olmak istiyordu. "Sadece bana baktığını hatırlıyorum."

   "Çok büyük bir yara almıştı," dedi Nena. "Ama baban ve diğerleri yanında yoktu... En azından, hatırladığım kadarıyla... Sadece Astus'u hatırlıyorum. Kulağına eğilerek bir şey fısıldamıştı. Ne olduğunu hatırlıyor musun?"

   Albus, "Hayır," derken Rose'un yüzündeki hayal kırıklığını gördü.

   "Şu anda da konuşacak durumda olduğunu sanmıyorum," dedi. "Fakat yine de şansımızı denemeliyiz, öyle değil mi?"

   Albus ayağa kalktı. "Dersler ne zaman başlıyor?" dedi Rose'a.

   "Tam olarak otuz iki dakika var daha," dedi kız, bir an için düşündükten sonra.

   "Profesör McGonagall'la konuşmalıyım... Hatta hepimiz konuşmalıyız," dedi. "Dün başımıza gelenlere cevap verecek başka biri olduğunu sanmıyorum."

   "Her ne olduysa," dedi Rose, "Hatırlayamadığımız şey... bir önceki gün yaşanmış olmalı... Yani, sonuçta şu an yaşıyoruz fakat, bu iki gün önce de olabilirdi... Demek istediğim, beynimiz tekrar çalışıyor. Her ne olduysa, beynimiz çalışmaya başlamadan çok kısa süre önce gerçekleşmiş olmalı."

   "Fakat yine de trenle okula gelişimiz arasında kocaman bir boşluk var..."

   Albus büyük salondaki curcunayı yeni farketmeye başlıyordu. Geçen gece olanları düşünmekten, etrafına olan duyguları kaybolmuş gibiydi sanki... Bir öğrenci grubunun Rio'yu (dördüncü sınıf bir Hufflepuff) kollarıyla havaya attığını gördü. Çocuk yere düşmeden önce asasıyla tuhaf bir hareket yaptı ve ayakları yere değmeden önce kendisini yavaşlatmayı başardı.

   "Aresto Momentum," dedi Rose ezberden. "Zamanı bükebilen bir büyü, bir hayli karışık... yani annemin bahsettiği kadarıyla. Bizim seviyemiz değil."

   Başka bir öğrenci, yedinci sınıflardan Ashe, asasını havada üçgen çizer gibi salladı, toz bulutundan sarı oklar salonun büyük kapısına çarparak dağıldı.

   "Onlar karşısında şansımız çok düşük," dedi James. "Bu haksızlık!" Albus'un şaşkın bakışlarına karşılık olarak, "Düello turnuvası tabii ki!" dedi.

   Albus'a turnuva gibi bir şey, çok çocukça geliyordu şimdi.

   "Kimilerine göre öyle olabilir," dedi Rose. "Fakat ben bunu gerçek mücadele olarak görüyorum... Dışarıda hayat oldukça zor ve savaşlarda rakibimizin bizden daha güçlü olma olasılığı her zaman vardır. Her ne kadar iki taraf eşit sayıda olsa da sihir yeteneği daha fazla olanın kazanması daha olasıdır. İşte bu yüzden, bu düellolar bizi gerçek hayata çok iyi hazırlar. Gerçek zorlukla karşılaşmamızı sağlar. Bu-"

   "Savaştan kaçmamızı engelleyen ve bizi ayakta tutan yegane şeydir." Bariton tanıdık sesle Albus arkasına döndü. Sevinç duygusuyla üzüntü birbirine karıştı. Astus yaralar içinde, orada duruyordu. Üzerindeki gömleğinin bazı yerleri parçalanmıştı. Yüzü kesikler içindeydi. Ama gülümsüyordu. Korkmuş görünmüyordu. Dün geceki delici bakışlar yoktu.

   "Eh, yoktan var edilmiş gömlek giyemezdim, bu tamamen tarzım dışı," derken Albus ve diğerleri ona sarıldı. Astus gülerken, "Beni bu kadar çok seven insanın olması hayret verici doğrusu," dedi. "Sanırım bana güvenmiyordunuz, öyle değil mi?"

   "Kes şunu!" dedi alayla James. "Biz her zaman Albus'a güveniriz, bu da sana güvendiğimizi gösterir."

   "Beni tanımıyordunuz," dedi ağır hareketlerle öğrencilerin yanına oturdu. "Sizleri öldürebileceğimi düşündünüz... Kaşlarınızı şaşırmış gibi kaldırmayın, biliyorum... Yine de Albus'un hayatını kurtarmıştım, öyle değil mi? Bu yüzden de tereddütte kalmıştınız. Ben iyi biri olabilirdim. Albus'a uçmasını bile öğretmiştim... Düzelteyim, içindeki uçma yeteneğini keşfetmesini sağlamıştım. Ve şimdi burada güler yüzle otururken hepinizin bana güvendiğini biliyorum. Gülümsüyorsunuz, rahatlamış görünüyorsunuz."

   "Elbette!" dedi Ikesha. "Hayattasın!"

   "Çok teşekkür ederim," dedi Astus. Yüzündeki sırıtış bir an için kaybolmuyordu. "Hayatınızda yapabileceğiniz en büyük hatayı yaptığınızı biliyor musunuz peki?"

   Albus şaşkındı.

   "Tanımadığınız birine güvendiniz, ona hayatınızı bile emanet edebilirsiniz, yanılıyor muyum?" Kimseden ses çıkmayınca konuşmaya devam etti. "Asla kimseye güvenmeyin," dedi. "Bir saniye için yanınızdan ayrılan bir insana asla güvenmeyin..." Albus'un gözlerinin içine baktı. "Hatırlıyor musunuz?" dedi.

   "Neyden bahsettiğini-"

   Astus ileri doğru eğildi. Grup şimdi dikkatle Astus'un söyleyeceği şeyi dinlerken, o, fısıltılı bir ses tonuyla, "Karanlıkta kimseye güvenmeyin," dedi.

On Yedinci Bölüm

ON YEDİNCİ BÖLÜM


Parçalanmış Bir Yüz ve Kara Pelerinliler



   Güne kar yağışıyla başladı Kovuk. Lakin yerler ıslak olduğundan kar taneleri suyla buluşur buluşmaz eriyiveriyorlardı. Kovuk bitkilerinin çoğu solmuş, ölmek üzereydi. Tüm bu zorluğa rağmen Weasley’ler ve Seherbazlar kovuk’u taşımak için var gücüyle çalışıyordu.
   Seherbazların zorlandığını gören James şaşkındı. “Koca bir binayı taşımak bir hayli zor olsa gerek,” dedi. Sıkı sıkı kabanına sarılmıştı diğer çocuklar gibi.
   O sırada ayağıyla ıslak toprağı eşeleyen Albus, Helena’yı düşünüyordu. Şu anda ona işkence ediliyor olabilirdi. Hatta öldürülmüş bile olabilirdi. Albus’un aklına gelen tek fikir Helena-Astus bağını kullanan Bellatrix’in genç adamı üzerine savunmasız çekeceği fikriydi.
   “Birkaç güne sağ salim döneceklerdir,” diye onu teselli etti annesi Ginny. Dikkati bir an dağıldığı için bina sallanır gibi oldu.
   “Dikkat edin bayan!”
   Albus annesinin o sırada yaptığı büyüye yoğunlaşmakta epey zorlandığını biliyordu. O da Harry, Ron ve Hermione’yi düşünüyor olmalıydı. Her ne kadar oğlunu teselli etmeye çalışsa da kendisi de onların başlarına bir şeyler geleceğinden şüpheleniyordu.
   “Annem nerde acaba?” dedi Nena. Elini yüzüne götürdü. Gözyaşını sildi.
   Kimse bir açıklama yapamıyordu. Artık birbirlerine “Her şey iyi olacak,” bile diyemiyorlardı. Hepsi endişeliydi, hepsi korkuyordu.
   Rüzgar biraz daha hiddetlendi. Albus’un içinde hafiften bu bilinmezliğe karşı öfke doğarken bulutlar daha da kümelendi. Kapkara bir gökyüzü öğle vaktinin ortasında Kovuk’un tam tepesine bardaktan boşanırcasına yağmur yağdırıyordu.
   “Bu şartlar altında çalışmaları çok zor,” dedi Rose. Bir eliyle kapüşonuna sıkı sıkı tutunuyordu rüzgarda uçmasın diye.
   Albus’un dikkati Rose’un sesiyle dağıldı. Bulutlar da öyle…
   “Kendini iyi hissetmelisin,” diye fısıldadı kardeşinin kulağına James. Kuşkusuz o da çok etkilenmişti bu son olaylardan dolayı. Nena’yı seviyordu çünkü. Ve Albus, James’in sevgisinin iki dosttan daha öte olduğunu biliyordu.
   James gökyüzüne baktı. “Bize yardım etmelisin.”
   Zordu, cidden zordu. Biraz kendini bırakmaya, olanları düşünmemeye çalıştı. Hava durumuna böylesine etki edebilmesi olağanüstüydü ama şu anda ailesine yardım etmeliydi. Belki de asalarını eski binaya doğrultan büyücü ve cadılardan daha çok…


*


   Öğle saatine doğru bina taşınma işlemi bitmişti. Aileler hızlıca hazırlanıp, çocukları okula göndermek için evden çıkmışlardı. Albus evden çıkmadan önce bir şeyler atıştıramadığı için karnı gurulduyordu. Bakanlıktan gelen araç herkesi aldıktan sonra, yola çıktı.
   “Bunu senin için Mrs. Weasley hazırladı,” dedi annesi. Elindeki sandviçi gösterdi.
   Albus, Mrs. Weasley’e ne kadar teşekkür etse azdı.
   İstasyona tam vaktinde gelmişlerdi. Sabahki hava biraz daha yumuşamıştı şimdi. Kırmızı trenin bembeyaz bulutu vagonlarca uzanıyor, gidiyordu. İstasyonun tepesi kapalıydı ama dış perondan yağmur damlalarının sesi hala duyulabiliyordu.
   Çocuklar sırayla trene binmeye başlamıştı. Herkes onları olabildiğince çabuk okula göndermeye çalışıyor gibiydi. Annesi onu sıkı sıkı sararken ister istemez biraz çekindi Albus. Orada herkes sakin bir şekilde yola koyulurken, Albus anne kuzusu bir çocuk gibi görünüyordu.
   “Seni çok seviyorum,” dedi Ginny. Gözlerinin altı küçük torbalar gibi büzülmüştü. Kaşları olabildiğince yayık, endişeyle Albus’a bakıyordu. Albus trene binmeden önce, annesinin yüzündeki telaşlı ifadeyi görebilmişti. Ginny sanki oğluna bir şey söylemeye çalışıyor da, söyleyemiyormuş gibiydi.
   Albus kapıdan girmek üzereydi ki, onun elini Venus tuttu. Ginny’nin yanında duruyor, ağzından çıkan beyaz buhar, trenin isli dumanına karışıyordu. Bir anlığına Ginny ve diğerlerine baktı.
   “Bunu sana söylememem gerek biliyorum ama kendine dikkat etmelisin.” Derin bir nefes aldı. “Kimseden duymuş olma ama ben senin sırrını biliyorum. Ayrıca Helena’nın güvende olduğuna emin olabilirsin.” Gülümsedi.
   “Fakat- Bunu nerden biliyorsunuz? Nasıl bu kadar emin olabilirsiniz?” dedi Albus. Venus, “Ben biliyorum,” dese bile yeterliydi.
   “Çünkü Helena’yı tanırım.” Gözlerinden birkaç yaş damla döküldü. Ginny’e tekrar baktı. Onun duyamayacağı bir ses tonuyla “Helena benim kızım,” dedi.
   Albus şaşkına dönmüştü. “Ve bunu başka kimse bilmiyor mu?” dedi.
   “Evet.”
   “Peki ya-“ Albus nefessiz kalmıştı. Göğsünün sıkıştığını hissediyordu. Astus, Venus ve Helena arasında nasıl bir ilişki vardı? Astus geri döner dönmez, Albus’un ona soracağı bir ton soru vardı. “Astus’la arasındaki bağ nedir, biliyor musunuz? Onu nereden-“
   Venus’ün yüzü asılırken, hızla cevap verdi. Kendinden emin olmayan bir ses tonuyla, “Bilmiyorum,” dedi. Ayaklarını hızla siyah betona vuruyordu. “Ekspres kalkıyor. Çabucak içeri girmezsen, bütün sömestri bizimle beraber geçirmek zorunda kalacaksın.” Burnunu çekerek gülmeye zorladı kendini.
   “Teşekkür ederim,” dedi Albus. “Girmeden son bir şey daha, benim sırrımı bildiğinizi söylediniz. Hangi sırdan bahsettiğinizi anlayamadım,” diye yalan söyledi.
   “Yakında öğreneceksin,” diyerek göz kırptı Venus. Zorlu gülümsemesi titriyordu.
   Albus kafasında yüzlerce soruyla Venus’e veda etti ve trene bindi. Venus’le ilgili hiçbir gerçeği bilmemek onu deli ediyordu. Onun sırrını bildiğini söylemişti. Ama nasıl bilebilirdi ki? Helena ve arkadaşları dahil kimseye anlatmamıştı bu sırrını Albus.
   Bunu kimseye söylememeliydi.


*


   Kompartımanda hava iyice karardı, akşam oldu. Yeşil çimler kayboldu. Ekspresin camı yağmur damlalarıyla dolmuştu. Dışarısı oldukça zor görünüyordu. Derken bir gümbürtü koptu. Tren sarsıldı.
   “Ne oluyor?!” Rose endişeyle kalkıp, kafasını kompartıman kapısından çıkardı. “Hogwarts Ekspresi asla durmaz,” dedi. Diğer kompartımanlardaki meraklı sesler içeri doluyordu.
   “Aslına bakarsan bir kez durmuş,” dedi Albus. “Ailelerimizin üçüncü senelerinde-“
   “Ruh Emiciler!”
   Ve sessizlik çöktü.
   “Korkuyorum,” dedi Nena.
   İlk patlama ön kompartımanda oldu. Gecenin içine dolan gürültü ve çığlıklar Albus’u da korkutuyordu. Cama baktı. Dışarısı görünmüyordu.
   İkinci patlama daha yakın bir kompartımanda oldu. Belirsiz şekiller Albus ve diğerlerinin oturduğu kompartımana yaklaşıyordu. Albus kalbinin sıkıştığını hissetti. Hiç olmadığı kadar korkuyordu şimdi.
   “ALBUS!”
   Kimin bağırdığını göremedi. Her yer karardıkça kararıyordu. Lakin iki siluet, arkasında parlak sarı bir ışıkla yaklaşıyordu.
   “ALBUS UYAN!”
   Bu bir rüya olamazdı. Az önce kompartımana girmişti. Bütün gün boyunca uyumamıştı.
   “AL!”
   Astus’un parçalanmış kanlı yüzü, paramparça seyahat cübbesiyle içeri girdi. Arkasında Jack vardı. Asasının ucu kıvılcımla parlıyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse kıvılcımdan çok bir yıldırımı andırıyordu. Asanın ucunda garip bir elektrik akımı vardı.
   Yoktan var oldu Venus.
   “EXPECTO PATRONUM!”
   “ALBUS UYAN NOLUR!”
  

*


   Gecenin kör karanlığında Albus, Gryffindor erkekler yatakhanesinde uyandı. Derin soluklar alıyor, inanmayan gözlerle öğrencilere bakıyordu.
   “Çok kötü görünüyor,” dedi bir ses.
   Görüntü buğuluydu.
   “Biri ışığı açabilir mi?”
   “Lumos!”
   Parlak ışık gözlerine vurunca orada, tüm öğrencileri gördü.
   “Bizi çok korkuttun,” dedi Cal.
   Albus beyninin patlayacağını hissediyordu adeta. Orada, James, Cal ve diğerleri başında dikilirken okula nasıl olup da bu kadar çabuk geldiğini kestiremiyordu. Kesinlikle okula girdiğini hatırlamıyordu. Ve bu bir rüya olamayacak kadar gerçekti de. Gryffindor odasının o kendine has rutubetli kokusu burnuna doluyordu.
   “Ne oldu?” dedi korkuyla Albus. “Niye korktunuz?”
   “Deli gibi sayıklıyordun kardeşim,” dedi James. “Kendi kendine konuşuyordun.”
   “B-b-ben buraya nasıl geldiğimizi hatırlamıyorum.”
   “Yani Seçmen Şapka’nın şarkısını, Profesör McGonagall’ın duyurusunu, testralleri… hiçbirini hatırlamadığına emin misin?”
   “Öyle,” dedi Albus.
   “Bu çok kötü,” dedi James.
   Albus’un kulağına eğildi.
   “Ben de hatırlamıyorum…”



7 Ağustos 2011 Pazar

On Altıncı Bölüm


ON ALTINCI BÖLÜM

Saldırı




   Hayır… Bu olamazdı… Neville, Profesör Neville Longbottom ölmüş olamazdı…
   Nena kendisini kaybetti, bayıldı ve yere düşerken onu Dora yakaladı.
   “Gerçekten, çok üzgünüm,” dedi ağlamaklı.
   Dora’nın yanına Hermione eğildi; Nena’nın yüzü bembeyaz kesilmişti. Asasıyla küçük kızın alnına dokundu. Nena yeniden yavaş yavaş uyanırken rengi geri geldi.
   “Babam…”
   Konuşan Harry oldu. “Ron, Hermione; onları bulmalıyız!” dedi.
   Albus, babasının gözyaşı döktüğünü gördü. En iyi arkadaşlarından birini az önce kaybetmişti… Nena’nın babasını…
   “Biz de sizinle geliyoruz!” dedi Albus. Kararlıydı. Artık buna bir son vermeliydi… Rose’u kaçıran, Mrs. Weasley’e işkence çektiren, Lenny ve annesini öldüren büyücüyü bulmalı ve buna bir son vermeliydi.
   “Hayır!” dedi Ron kararlılıkla. “Geçen sene neler olduğunu biliyoruz. Kovuk’ta kalacaksınız!”
   “Buraya daha fazla Seherbaz atayacağım,” dedi Harry.
   “Çok geç olmadan yola çıkmalıyız,” dedi Hermione.
   Odaya kargaşa ve şaşkınlık hâkimdi. Albus daha az önce Nena’nın onları Quidditch oynarken izlediklerini hatırladı. Geçen sene olanları… Baykuşhane’de Rose’a korkuyla açıldığı günü, Rowen’i sevdiğini söylediği günü… Kızın daha az önce yüzünde büyük bir mutluluk vardı fakat şimdi gözleri kısık kısık bakıyor, olanları algılamaya çalışırken gözyaşları oluk oluk akıyordu.
   “Bizimle geliyorsun, Astus,” dedi Ron. “Çocuklarımızın yanında-“
   “Sizi anlıyorum,” diye onun sözünü kesti ilk kez konuşan adam. “Şu anda en yakınlarınıza bile güvenemeyeceğiniz bir durumdayız. Elbette, sizinle geliyorum.”
   Hermione, Ron’a sarıldı. O da ağlıyordu şimdi. Ve Mr. Weasley, hala horul horul uyuyordu.

*

   Ertesi sabah Luna’nın Kovuk’a gelmesiyle Harry, Hermione ve Ron’un Astus’u da yanlarında alarak gitmeleri bir oldu. Luna, Nena’nın kaldığı odaya girdiğinde uzun süre bir sessizlik oldu. Albus az önce kapanan kapıya bakıyordu… Astus, onun sanki yıllardır daimi koruyucusu olmuş olan bu adam, az önce evden çıkmış ve bir hayli uzağa yol almıştı.
   Evet, Albus, onların nereye gittiklerini biliyordu. Gece üç gibi, dörtlünün hararetle tartıştığını duyarak merdivenlere inmişti. Gizlice konuşmayı dinlemişti. Harry son Ölüm Yiyen saldırısının olduğu Tottenham’da bir yerden bahsetmişti. Bir Ölüm Yiyen’i yakalamışlar ve sorguda Rowen’ın büyük bir ordu kurduğu bilgisini almışlardı. Rowen, Karanlık Lord olmak için gücüne güç katıyordu. Belki babasından nefret ediyor olabilirdi ama onun korkutucu olduğu yönü benimsemiş gibi görünüyordu. Belki de bundan yıllar sonra Voldemort gibi bir isimle anılırdı, kim bilir… Ve işin kötüsü Bellatrix’le ilgili hiçbir bilgisi yoktu. Babasının söylediğine göre, Ölüm Yiyen bu ismi hayatında ilk defa duyuyordu… Rowen, Bellatrix’i, annesini korumak için Ölüm Yiyen’lerine Bellatrix’ten fazla bahsetmiyor, onu saklıyor olmalıydı. Son yakalanan Ölüm Yiyen (Albus isminin Edward olduğunu duymuştu) belli ki gruba yeni katılmıştı.
   Dora olanları anlatmıştı. Neville Ölüm Yiyen tarafındaydı. Üzerinde Imperius ya da ona benzer bir lanet olmalıydı. Aksi takdirde böyle bir şey nasıl gerçekleşebilirdi? Dora çatışmada Neville’i kimin vurduğunu görememişti. Zaten Neville’in ölümüyle Ölüm Yiyen’ler de geri çekilmişlerdi. Dora saldırının amacını anlamadığını söylemişti.
   Albus, James’in sesiyle tekrar kendine geldi.
   “Al, Nena seni istiyormuş.” James’in yüzü solmuştu. Burnunu çekerek Mr. Weasley’nin yanına gitti.
   Albus şaşkınlıkla ağabeyine baktı. Daha sonra Nena’nın odasına çıktı. Girmeden önce kapıyı tıklatmanın iyi olacağını düşündü.
   “Bir dakika, hemen geliyorum!” Bu Luna’nın sesiydi. İşin ilginç yanı bu ses Albus’a şimdi çok yabancı gelmişti. Luna’nın sesinde kati bir olgunluk vardı. Ölüm insanı bu kadar değiştirebilir miydi?
   Birazdan kapı açıldı. “Evet, Albus, girebilirsin.”
   Albus içeri girdikten sonra, arkasında Luna kapıyı sertçe kapadı. Eliyle kahverengi gözlerinden akan yaşları sildi.
   Albus Nena’nın yatağının kenarına ilişti. “Nasılsın, Nee?”
   “Biraz daha iyiyim,” dedi Nena hıçkırarak. Burnunu çekti. “Ah… çok ağlamış olmalıyım. Özür dilerim.”
   “Saçmalama,” dedi Albus dostça bir tavırla. “Bunun için özür dilemene gerek yok.”
   Kalktı. Oda iyiden iyiye havasız kalmış gibiydi. Pencereyi açtı. Serin Kovuk havası içeri doldu.
   “Lütfen,” dedi Luna tekrar o kesin sesiyle. “Lütfen, camı kapatabilir misin Albus? Kızımın üşütüp hasta olmasını istemiyorum.”
   Albus şaşırmıştı. Ayağa kalkıp tekrar pencereyi kapadı. “Özür dilerim, efendim,” dedi. Nena’ya döndü. Nena içeri dolan havayla biraz olsun kendine gelmiş gibiydi.
   “Sanırım, çıkabilirsin,” dedi Luna. “Birazdan kahvaltıya ineceğimizi Mrs. Weasley’e söylersin.”
   Albus bu isteğe karşı gelemezdi. Luna elbette kızının dinlenmesini istiyordu. Şu an, onun için en iyisi neyse onu yapmaya razı gibiydi. Albus odadan çıkmadan önce Nena’nın yüzünde bir gülümseme görür gibi oldu. Nena annesine sarılırken kapıyı kapadı. Kız annesinin yanında hala yanında, yaşıyor olduğuna şükrediyor gibi görünüyordu.
   Öğle vakti Seherbaz’lar geldi. Dıştaki görünmez kapı yine gümbürdemişti. O sırada biraz hava almak için bahçeye çıkan Albus açmıştı kapıyı. Harry Ölüm Yiyen’lere parolayı söylemeyi unutacak kadar yorgun olmalıydı. Seherbaz’ların yerine parolayı Albus söyledi ve dört adam ve bir kız içeri girdi.
   Seherbaz’lardan kız olanının adı Venus’tü. Diğer içlerine troll kaçmış gibi görünen Seherbaz’ların aksine, o biraz daha canlı görünüyordu.
   “Senin adın Albus olmalı,” dedi Venus.
   “Evet, efendim,” dedi Albus. “Yalnız güvenlik için beş Seherbaz’ın yeterli olacağından emin değilim… Yani dünkü saldırı göz önüne alındığında…”
   “Bütün Kovuk koruma büyüleriyle çevrili ama sonuçta, değil mi?” dedi Venus.
   Dört Seherbaz içeri geçti. Onları kapıda Mrs. Weasley karşıladı. Venus’le Albus şimdi kapıda konuşuyorlardı.
   “Ayrıca akşama doğru birkaç Seherbaz daha gelecek,” dedi kız. “Çoğu dünkü tahribatı düzeltmeye çalıştığı için önden biz gelebildik… Ah, Dora!”
  “Venus! Hoş geldin.” Dora’nın yüzündeki ifade kesinlikle mutluluk değildi. Yine mi sen, der gibi bakıyordu yeni gelen kıza.
   “Kardeşini duydum,” dedi Venus.
   “Ah, ne büyük sürpriz! Biliyor musun, dün ben de oradaydım!”
   “Ö-özür dilerim… O kargaşada seni görmemiş olmalıyım…”
   “Sakar olduğunu biliyordum ama kör olduğunu… eh, yeni öğrenmiş oldum bunu da… Bir sonraki ne acaba; kofti olduğun mu ortaya çıkacak?”
   “Hanımlar, hanımlar…” Az önce içeri giren Seherbaz’lardan en genç olanı kavgayı duyunca gelmişti. “Şu zamanlarda birbirimize ihtiyacımız varken sizin kavga etmeniz… Üstelik akraba olmanıza rağmen!”
   Venus, Albus’a döndü. “Ah, evet. Dora benim kuzenim olur da.”
   Albus iki kızın birbirlerine benzediklerini düşünmüştü aslında… Acaba birbirlerine karşı neden bu kadar sert davranıyorlardı? Aslında baskın olan taraf daha çok Dora’ydı.
   Genç olan Seherbaz, Dora’yı da alıp içeri geçerken (Venus adamın adının Rigel olduğunu söylemişti), “Aramızdaki bir mesele,” dedi Albus’a.

*

   Albus akşama kadar Mr. Weasley’nin yanında geçirdi gününü. Hâlâ olanları atlatmaya çalışıyordu. Uzun zamandır sesi soluğu çıkmayan Mr. Weasley’nin konuştuğunu duyunca ister istemez şaşırmıştı.
   “Zor zamanlar yaşıyoruz,” demişti Mr. Weasley büyücü radyosunun sesini kısarak. “Artık yorgunum… Eskisi gibi değilim… Artık sizin zamanınız…”
   “Öyle demeyin,”
   “Öyle, öyle… Molly yine benden daha kıpır kıpır. Aklım almıyor doğrusu. Bu kadar enerjiyi nerden buluyor acaba?”
   Albus Mrs. Weasley’e bakıp gülümsemişti. Ginny’nin mutfağa inişiyle dikkatini, onun peşi sıra inen Hugo’yla Lily’e vermişti.
   Mrs. Weasley’nin Ginny’e evde ihtiyacı vardı. Çoğunlukla temizlik işini Kreacher’le beraber o hallediyordu gerçi. Ginny de yatakları topluyor, çatı arasına kaçmış Doksi’leri temizliyordu… Mrs. Weasley sürekli bir ev cini olmasının işlerini daha da rahatlatacağını söylediği için, Albus’un babası Kreacher’ı Hogwarts’tan buraya getirtmişti. Baş Yönetici McGonagall Harry’e izin vermişti.
   “Çocuklar, nasılsınız?” diye sordu Albus.
   “Eh işte,” diye yanıtladı Lily. “Bizim ailemizde bir lanet var. Bu tür şeyler sürekli bizi buluyor.”
   Albus istemeden de olsa gülümsemişti. Lily elbette daha çok küçüktü ama annesi ve babasının sürekli olarak geçmişten bahsetmeleri Lily’nin böyle sitem etmesine yol açmıştı.
   “Nena iyi olacak mı?” diye sordu Hugo.
   “Şimdiden kendine gelmiş gibi,” dedi o sırada merdivenlerden inen James. “Az önce Nena’nın odasına girmek istedim ama kapıda beni annesi karşıladı. Şu anda mutluymuş ve dinlenmeye ihtiyacı varmış, öyle dedi.
   “Mutlu mu?” Albus şaşırmıştı. Gerçi James’in kavramları karıştırdığı çok olurdu. ‘Rahatlamak’la ‘mutluluk’u karıştırdığı zamanlar olmuyor değildi hani. Ya da belki de annesi yanında olduğu içindi…
   “Tuhaf,” diye onun düşüncelerini dile getirdi Lily. “Ah, işte Rose! Kusura bakmayın, ben biraz üst kata çıkacağım.” James’in ardından merdivenlerde görünen kuzenine bakıyordu.
   “Hadi, Lil!” diye seslendi üst kattan Rose. “Saçlarını ördükten sonra Doksi temizliğine yardım edeceğim!”
   “Geliyorum!” Kız heyecanla merdivenleri tırmandı. Şimdi Albus, James ve Hugo mutfakta duruyorlar, birbirlerine bakıyorlardı.
   “Quidditch?”
   “Quidditch!”
 
*

   Son olanlardan sonra kafalarını Quidditch’le dağıtmak iyi oluyordu. Hugo da sıkı sıkı kabanını üzerine geçirmiş Albus’la James’i izlemeye koyulmuştu.
   Seherbaz’lar şimdi dışarıdaydılar. Dora ve Rigel dış kapıda nöbet tutuyorlardı. Dora’nın kuzeni olan Venus içerideydi. Diğer üç Seherbaz da bahçenin arka kısmına dağılmışlardı.
   “Bizimle oynamazlar sanırım?” dedi James.
   “Oldukça komik olurdu,” dedi Albus. Güldü.
   James Tutucu’luk yapıyor, Albus da ona şutlar atıyordu. Arada Nena’nın kaldığı odanın penceresine bakıyordu… Kaç saattir odadan çıkmamışlardı.
   “Nena iyi olacak,” dedi James.


*


   Akşam yemeğine inmemişti Nena ve annesi.
   “Onlar bir şey yemeyecek mi?” diye sormuştu Mr. Weasley masanın bir ucundan. Başıyla mutfak penceresinden görünen iki Seherbaz’ı göstermişti.
   “Bizden sonra da onlar yiyecekler,” dedi Mrs. Weasley. “Kreacher, Luna’yı tekrar çağırır mısın?” dedi.
   Kreacher gülümseyerek, “Hay hay efendim,” dedi. Ağzı kulaklarına varmıştı. Eh, ev cinleri nazik ricalara alışkın yaratıklar değildi, Kreacher bir hayli mutlu olmuştu. Üst kata çıktı.
   O sabah evden çıkan dörtlüyü merak ediyordu herkes. Acaba Tottenham’da bir şeyler öğrenebilmişler miydi? Sonuçta son saldırı yerine tekrar gitmeleri gerekiyordu (Sihir Bakanlığı’na olan saldırıyı inceledikten sonra). Neviile’in katilini kendi elleriyle öldürmek isterdi Albus.
   GÜM!
   İlk gelen gürültüyle tüm mutfak sarsıldı. Albus bu saatte gelenin kim olduğunu kestiremedi. Daha sonra yeni Seherbaz’lar, diye düşündü. Lakin ikinci gürültü, ilkinden de sesli olmuştu.
   GÜM!
   “Lanet olsun!” diye bağırdı erkek Seherbaz’lardan biri. “Geliyorum! GELİYORUM DEDİM!”
   GÜM!
   Ve üçüncü gümbürtüyle Kovuk bahçeye döküldü. Şimdi kapıya gitmekte olan Seherbaz’ı izleyen Albus uç tarafta, gökyüzünde hafif bir yırtılma gördü.
   “Efendim, onlar Seherbaz değil!” Venus’e söylemişti bunu Albus. “Bakın!” Eliyle yırtığı işaret etti. Kovuk’u kaplayan görünmez kalkan açık veriyordu.
   “Ama bu nasıl olur, burayı nasıl buldular- Dora, Chris, Isaac; benimle gelin.”
   Dora şaşkın bakışlarla kuzenin söylediklerine uydu.
   “Daniel, kapıyı açma sakın! Buraya dön!”
   Fakat Seherbaz Venus’ü duymamıştı… Daha arkadaki üçlü yolu yarılayamadan olan oldu. Kapı açılmamış, fakat üzerindeki yırtık bir hayli genişlemişti. İçeri giren ilk Ölüm Yiyen Daniel’ı vurdu. Seherbaz daha karşılık veremeden yere düştü. Ölmüştü.
   “Ginny, Luna’yı çağır hemen!” dedi Mrs. Weasley. İçeri giren Ölüm Yiyen’lerden birini indirdi.
   “Akasha, çocuğu al!” diye bağırdı Ölüm Yiyen’lerden biri. Albus’a bir lanet fırlattı. Albus son anda lanetin önünden çekildi.
   Mr. Weasley de savaşa katılmıştı. Seherbazlar ön cephede Ölüm Yiyen’lerle çatışırken, Ginny, Mrs. Weasley ve kocası da arkada çocukları koruyorlardı.
   Mr. Weasley bir Ölüm Yiyen’i asasız bıraktı. Öksürerek, “Hâlâ savaşacak gücüm var!” diye bağırdı.
   Lanetlerden biri Kovuk’un mutfak pencerelerinden birini vurdu.
   “SERSERİLER!” diye bağırdı Mrs. Weasley.
   Albus, James ve Rose’la göz göze geldi. Ölüm Yiyen’lerden biri az önce çocuklardan birisini almasını söylemişti Akasha denilen Ölüm Yiyen’e.
   “Nena!”
   Üçlü hızla içeri girerken Ginny’nin “Çocuklar!” diye bağırdığını duydu Albus ama annesine cevap verecek zamanı yoktu. Nena’nın kaldığı odaya gelip kapıyı yumruklamaya başladılar. Ne Nena, ne de annesi kapıyı açmıyorlardı. Yoksa onlar fark etmedikleri bir anda Ölüm Yiyen’lerden birisi buraya cisimlenmiş miydi? Peki ya Luna? Karşılık vermemiş miydi?
   “Alohomora!” Kargaşa içinde Rose kapıyı açtı. İçerisi bomboş, pencere camı ise paramparçaydı.
   “Mrs. Longbottom kızını korumak için kaçmış olmalı!” dedi James.
   Albus kırık pencereden dışarı baktı. Karanlıkta hiçbir şey seçilmiyordu. Arka taraf sık ağaçlıklarla kaplıydı.
   “Gidiyoruz!” dedi James. Albus ve Rose onu izlediler.
   Kapıdan kafalarını eğerek çıktılar. Ölüm Yiyen’lerden kapıya yaklaşabilen henüz olmamıştı. Birisi hızla kırılan mutfak penceresinden girmeye çalışırken üzerine gelen lanetle yere devrildi.
   “Ama onları burada bırakamayız,” dedi Rose. “Bizim de savaşmamız gerekmez mi?”
   “Sadece ayak bağı oluruz,” dedi James. “Onlarla boy ölçüşecek kadar iyi değiliz.”
   Albus, James’in kolundan çekti ve ağabeyi üzerine gelen kırmızı ışın demetinden son anda kurtuldu.
   Nena’ya yardım etmelilerdi. “Gidiyoruz!” dedi Albus. Koşarlarken son bir kez arkasına baktı. İyi direniyorlardı. İçeri giren Ölüm Yiyen fazla değil gibiydi. Koşuşturma esnasında Albus sayamadı ama en fazla beş veya altı Ölüm Yiyen ayaktaydı o sırada.
   Grup ağaçlık kısma yaklaştıkça savaşın sesleri de azaldı. Orada yalnız gibi görünüyorlardı.
   “Nena!” diye bağırdı Rose. “Nena!”
   Uzaklardan kısık bir, “Burdayım!” bağırtısı geldi. Sonra ses kesildi.
   “Buradan!” Grup James’i takip etmeye başladı.
   Lakin daha fazla ilerleyemeden uzaktan gelen bir yeşil kıvılcımla oldukları yerde durdular. Lanet uzaklarından geçip gitti. Birisi Nena’yı zorla bir yere götürüyor gibiydi. Peki ya Luna nerdeydi o zaman?
   “Bizi takip etmeyin!” Tuhaf bir kadın sesi duydular. “Gel buraya-“
   Albus’a bu ses tanıdık gelmişti. Ama kime ait olduğunu çıkaramadı.
   “Çocuklar! Yardım edin! James!” Ses tekrar kesildi.
   James bir şey demeden ileri fırladı.

   Karanlıkta yolu görmek çok zordu. Asalarından çıkan cılız Lumos ışığı da ortamı aydınlatmaya yetmiyordu. Albus koşarken birkaç kez tökezledi. Birisinde az kalsın James’i düşürüyordu.
   “Sesler kesildi,” dedi Rose koşarlarken. “Yol bulma büyüsünü de bilmiyorum…”
   “NENA!” James’in sesine karşılık gelmedi. Tekrar bağırdı. “NENA!”
   Ne olduğunu anlayamamışlardı. İlk lanet Rose’u vurdu. Kızın kolunda ufak bir yara belirdi.
   “Nerden geldiğini gördünüz mü?” dedi kız, bir yandan da yarasını kapatıyordu eliyle.
   “Bırak beni!”
   Nena’nın sesiydi bu.
   CRUCIO!”
   Nena’dan canhıraş bir çığlık kopuverdi. Albus, James ve Rose sesin geldiği yöne koşturmaya devam ettiler.
   IMPERIO!”
   Kızın çığlığı kesildi.
   “Yo, hayır, olamaz…” James’in sesinde büyük bir endişe vardı. Bir an için olduğu yerde kalakaldı.
   “Hadi, James!” diye onu kolundan tutan Albus şimdi gruba liderlik ediyordu.
   “IMPERIO! GEL BURAYA KÜÇÜK VELET!”
  Daha onlar yolu yarılayamamışken uzakta sarı saçlı kızı gördü Albus. Bu Nena’ydı. Kurtulmuştu… Fakat…
   Nena grubun yanına gelemedi. Deminden beri tanıdık gelen sesin sahibi olan cadı bir saniyede iki grubun arasında belirmişti.
   “Kimleri görüyorum!” dedi alaycı bir tavırla. Asasını Nena’ya uzattı. Cadının sessiz büyüsüyle kız dondu ve yere düştü.
   Cadının saçları uykudan yeni kalmışçasına birbirine girmişti. Yüzüne düşen çalı süpürgesi saç tellerinin arasında gözleri belli oluyordu. Kaşları birazdan yapacağı şeyden dolayı zevk alırmışçasına kıvrılmıştı. Ağzı kulaklarındaydı. Bellatrix Lestrange tehditkâr adımlarla Albus’un üzerine yürüyordu… Asasını kaldırdı…
   Onun intikamını alacağım, Potter!” dedi. “Onun yıllar önce yapamadığını, ben, onun en büyük yardımcısı olan ben, Sağ Kalan Çocuk’un oğlunu öldüreceğim… Hayatta olsaydı, beni takdir ederdi…”
   Albus ne yapacağını bilmiyordu. Elini tereddütle asasını götürdü. Ama Bellatrix ondan önce davranmıştı.
   Avada Kedavra!”
   Asanın ucundan yeşil ışın fırladı. Fakat rakibinin üzerine dosdoğru giderken birden yön değiştirdi. Öldüren Lanet, az önce koca bir taş blok sayesinde engellenmişti.
   Albus kalbinin göğüs kafesinde var gücüyle attığını hissedebiliyordu. Az önce ölümle yüzleşmiş ve hayatta kalmıştı.
   “Çocuklar, kaçın!”
   “Fakat… Nena!” James, az önce onları koruyan cadıya bakıyordu şimdi.
   “Çözül!” Cadının büyüsüyle Nena ayağa kalkabildi.
   Bellatrix, Nena’yla ilgilenmiyordu bile. Beyaz saçlı kıza bakıyordu. Burnundan soluyor, asa tutan eli titriyordu.
   “Kaçın!” diye bağırdı kız bir kez daha. “Nena’yı alın ve kaçın!”
   Üçlü yerinden kıpırdamadı.
   “Seninleyiz, Helena!” dedi Rose.
   “Bana yardım edemezsiniz!” diye bağırdı kız. “Kaçın dedim size!”
   Albus, Rose’un kolundan tuttu. James de aynı şekilde Nena’yı sıkı sıkı tutuyordu. “Gidiyoruz!” dedi sert bir sesle.
   Onlar geldikleri yönde geri koşarlarken Albus son bir kez arkasına baktı. Işın kıvılcımları havada çarpışırken Helena’nın fazla vaktinin kalmadığını düşündü…
   Yeniden Kovuk’a döndüklerinde savaşın kazanıldığını gördü Albus. Son Ölüm Yiyen az önce geldikleri yönde kaybolmuştu.
   “Cisimlenemiyorlar,” dedi Rose nefes nefese. “Kovuk’taki koruma büyüsünden dolayı.”
   Albus şaşırmıştı. O halde Bellatrix içeri nasıl girmişti? Luna…
   “Nena, annen… Nerede?” diye sordu.
   “Bilmiyorum,” dedi kız. Elleri dizlerinin üzerinde, soluk soluğaydı o da. “Annem buraya hiç gelmemiş-“
   “Nasıl olur? Mrs. Longbottom…”
   “O benim annem değildi, Albus,” dedi Nena, “Çok Özlü İksir içmiş Bellatrix’ti. Beni Imperius lanetiyle mutluymuşum gibi gösterdi… Hatırladın mı, bana bakmaya geldiğinde… Kapıyı açmadan önce lanetledi beni.”
   Albus endişelenmişti. Çünkü Luna Longbottom şu anda kayıptı. Acaba Bellatrix onu kaçırmış mıydı? Muhtemelen öyleydi zira başka bir şekilde Çok Özlü İksir yapamazdı. Peki ya onu kaçırmadıysa da, öldürdüyse?
   Rose’la göz göze geldi. Kız onun düşüncelerini okuyor gibiydi.
   “Peki, ama neden Nena?” dedi sonunda konuşan James. “Ve Helena nerden çıktı öyle?”

*

   Akşama doğru Kovuk’un koruma kalkanı tekrar düzeltildi ve iki kat güçlendirildi. Lakin orayı artık saklayamazlardı. Bir kez Kovuk’u taşıma derdine girmişlerdi ve bu bir hayli yorucu olmuştu. Rowen oranın eski yerini bildiği için tekrar saldırabilirdi çünkü. Ve ertesi gün Kovuk’un tekrar taşınması gerekecekti.
   “Bellatrix’i gördüğünü söyledin,” dedi Venus. “Ve Helena adlı bir yedinci sınıf öğrencisini, doğru muyum?”
   “Aynen öyle,” dedi Albus. Mrs. Weasley’nin akşam yemeği için hızlıca hazırladığı çorbayı içiyordu diğerleriyle beraber. Tabağından bir kaşık daha aldıktan sonra, “Oraya gönderdiğiniz Seherbaz’lar onunla boy ölçüşemez,” dedi. “O çok güçlü…”
   Venus’ün bakışları tuhaflaştı. Evet, yaptığı bir hataydı ve şu anda telafi etmesi için pek şansı yoktu.
   “O halde bizim için döndüğünde hazır olmalıyız,” dedi.
   “Diğer Seherbaz’larla gitmiş olamaz mı?” diye sordu James. “Güçlü olduğunu biliyorum fakat bu kadar fazla kişiye karşı pek şansı olmaz, öyle değil mi?”
   “Kalkanı tekrar kapattık,” dedi Venus. Yemeğini bitirmişti şimdi.
   “Buradan çıkamaz,” dedi Rose. “Bu kadar beklemekle hata yaptık… Helena’yı kurtarabilirdik-“
   İki Seherbaz da çocuklar Kovuk’a geri dönüp tüm olayları anlattıktan sonra ormanlık alana gönderilmişti. Fakat hep beraber saldırmaları gerekiyordu.
   Venus ayağa kalktı. Dora dikkatli gözlerle kuzenine baktı.
   “Ne oluyor?”
   “Büyük bir hata yaptım. Onu telafi ediyoruz,” dedi Venus.
   Dora da ayağa kalkmıştı şimdi.
   Kapının sertçe çalınmasıyla ortamdaki gergin hava bir anlığına da olsa dağıldı. Ginny kapıyı açtı.
   “Onu bulamadık,” dedi Steve.
   “Hiçbir iz yok,” dedi Neil. “Öteki çocuktan da… Kalkanı delip çıkmış, kızı da yanında götürmüş olmalı.
   Albus oturduğu yere çöktü. Tüm bu olanları düşündü. Ölüm Yiyenler sebepsiz yere saldırmış olamazlardı. Nena’yı kaçırmalarının bir sebebi olmalıydı. Lakin Bellatrix, Helena’yı gördüğünde Nena’yla ilgisini tamamen kesmişti. Sanki başından beri aradığı oymuş gibi…
   Astus’u üzerine çekmek istiyordu…