11 Mart 2012 Pazar

On Sekizinci Bölüm: Part I

ON SEKİZİNCİ BÖLÜM


Helena




   Ertesi sabah kalktığında, Albus'un başında şiddetli bir ağrı vardı. Önceki geceye ait anıları bir rüya gibi geliyordu; ortasında kesilmiş, başka bir sonuca uçarcasına atlamış bir senaryo hatırlıyordu. Sinirle güldü. Trenin ışıklarının karardığını hatırlıyordu, daha sonra kara kukuletalar içerisinde gelen soğuğu hissetti yeniden. Tüm geceyi tekrar yaşıyordu adeta. Ruhunun çekildiğini hatırlamıyordu lakin. Ona bağırmışlardı. İsminin haykırıldığını hatırlıyordu, ardından ise gece yarısı Gryffindor yatakhanesinde uyanmış, herhalde gece kabus görürken bağırdığı için, tüm öğrenciler başına üşüşmüştü. Tuhaf bir rüyaydı. Gerçek olduğuna inanmak istemiyordu. Zira artık inanacak bir dayanak noktasının kalmadığını biliyordu... Olmuştu işte, rüyalarla gerçekleri karıştırmaya başlamıştı. Kabusun nerde başladığını ya da nerede bittiğini kestiremiyordu. Yaşadıkları o kadar gerçekti ki... Yatakhanenin o kendine has rutubetli kokusu, sabah güneşiyle orada burada uçuşan tozlar, öğrencilerin bazılarının horuldaması... Gerçek gibiydi... Yaşadıkları rüya olamazdı.

   Astus'u düşündü. Trenle Hogwarts arasındaki bağ kopalı aradan ne kadar zaman geçmişti? Babası arayışı bitirip geri dönmüş müydü? Niye olanları hatırlayamıyordu? Ve James, o da aynı hafıza sorunundan bahsetmişti. Ama acı verici migreni doğru dürüst düşünmesini engelliyordu. Şakaklarındaki şişmiş damarlar çatlayacak gibiydi adeta. Beynine o kadar fazla şey yüklenmiş olmalıydı ki...

   Yavaş yavaş kendine geliyor, olaylar rayına oturuyordu. Birisi -her kimse-, Albus ve arkadaşlarının -elbette, James dışındaki arkadaşları da hiçbir şey hatırlamayacaktı- dün ya da ondan birkaç gece yaşanan olayı hatırlamamalarını istemiş olmalıydı. Bunu Albus görmüştü, bunu James de görmüştü ve Albus, James'in yanındayken arkadaşlarının da onunla birlikte olduğunu biliyordu. Hatta, tekrar düşününce, asla James'le yalnız kalmamışlardı. Ya da...

   "Erkencisin," dedi James'in hülyalı sesi. Gözlerini, kamaştırıcı güneş ışıkları altında kırpıştırıyordu. "Dün gece olanlar hakkında... konuşmamız lazım."

   Albus'un buna bir itirazı yoktu elbette. Birazdan, Rose, Nena, Ikesha ve Cal'la büyük salonda bir buluşma ayarlamışlardı. Ikesha, Ravenclaw'ların şüpheli bakışları altında rahatsız olmuş görünse de bunu gruba belli etmemek için bir hayli çaba harcıyor olmalıydı. Birkaç sıra öteden gelen mırıltılara aldırmayarak Albus'u doğruladı, "Hiçbirimiz bir şey hatırlamıyoruz. Sanki bir kabusun orta yerinde uyanmış gibiyim." Albus'la göz göze geldi. "Ruh Emiciler..." dedi tedirgin bir ses tonuyla, "Albus, iyi misin?"

   Ruh Emiciler yoksa ona saldırmış mıydı? Ruhunun çekildiğini hatırlamıyordu, öyle bir şey olsa kesinlikle hatırlardı herhalde.

   "Neden?" diye sordu, o da Ikesha'daki tereddütle.

   "Hatırlamıyor musun? Dün gece kompartımana gelen adam-"

   Albus nefesinin kesildiğini hissetti. Bir an için kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Tekrar onu görmüştü, Astus'un kanlar içinde yüzü ve delici bakışlarıyla gözlerinin kendilerinkiyle kilitlenmesi...

   "Şu anda Hastane Kanadı'nda olmalı", dedi Rose. "Gerçekten hatırlamıyor olamazsın!"

   "Hatırlıyorum," dedi Albus. "Belli belirsiz görüntüler içinde bir parlama, bir flaş patlaması gibiydi," dedi, kelimeleri doğru seçtiğinden emin olmak istiyordu. "Sadece bana baktığını hatırlıyorum."

   "Çok büyük bir yara almıştı," dedi Nena. "Ama baban ve diğerleri yanında yoktu... En azından, hatırladığım kadarıyla... Sadece Astus'u hatırlıyorum. Kulağına eğilerek bir şey fısıldamıştı. Ne olduğunu hatırlıyor musun?"

   Albus, "Hayır," derken Rose'un yüzündeki hayal kırıklığını gördü.

   "Şu anda da konuşacak durumda olduğunu sanmıyorum," dedi. "Fakat yine de şansımızı denemeliyiz, öyle değil mi?"

   Albus ayağa kalktı. "Dersler ne zaman başlıyor?" dedi Rose'a.

   "Tam olarak otuz iki dakika var daha," dedi kız, bir an için düşündükten sonra.

   "Profesör McGonagall'la konuşmalıyım... Hatta hepimiz konuşmalıyız," dedi. "Dün başımıza gelenlere cevap verecek başka biri olduğunu sanmıyorum."

   "Her ne olduysa," dedi Rose, "Hatırlayamadığımız şey... bir önceki gün yaşanmış olmalı... Yani, sonuçta şu an yaşıyoruz fakat, bu iki gün önce de olabilirdi... Demek istediğim, beynimiz tekrar çalışıyor. Her ne olduysa, beynimiz çalışmaya başlamadan çok kısa süre önce gerçekleşmiş olmalı."

   "Fakat yine de trenle okula gelişimiz arasında kocaman bir boşluk var..."

   Albus büyük salondaki curcunayı yeni farketmeye başlıyordu. Geçen gece olanları düşünmekten, etrafına olan duyguları kaybolmuş gibiydi sanki... Bir öğrenci grubunun Rio'yu (dördüncü sınıf bir Hufflepuff) kollarıyla havaya attığını gördü. Çocuk yere düşmeden önce asasıyla tuhaf bir hareket yaptı ve ayakları yere değmeden önce kendisini yavaşlatmayı başardı.

   "Aresto Momentum," dedi Rose ezberden. "Zamanı bükebilen bir büyü, bir hayli karışık... yani annemin bahsettiği kadarıyla. Bizim seviyemiz değil."

   Başka bir öğrenci, yedinci sınıflardan Ashe, asasını havada üçgen çizer gibi salladı, toz bulutundan sarı oklar salonun büyük kapısına çarparak dağıldı.

   "Onlar karşısında şansımız çok düşük," dedi James. "Bu haksızlık!" Albus'un şaşkın bakışlarına karşılık olarak, "Düello turnuvası tabii ki!" dedi.

   Albus'a turnuva gibi bir şey, çok çocukça geliyordu şimdi.

   "Kimilerine göre öyle olabilir," dedi Rose. "Fakat ben bunu gerçek mücadele olarak görüyorum... Dışarıda hayat oldukça zor ve savaşlarda rakibimizin bizden daha güçlü olma olasılığı her zaman vardır. Her ne kadar iki taraf eşit sayıda olsa da sihir yeteneği daha fazla olanın kazanması daha olasıdır. İşte bu yüzden, bu düellolar bizi gerçek hayata çok iyi hazırlar. Gerçek zorlukla karşılaşmamızı sağlar. Bu-"

   "Savaştan kaçmamızı engelleyen ve bizi ayakta tutan yegane şeydir." Bariton tanıdık sesle Albus arkasına döndü. Sevinç duygusuyla üzüntü birbirine karıştı. Astus yaralar içinde, orada duruyordu. Üzerindeki gömleğinin bazı yerleri parçalanmıştı. Yüzü kesikler içindeydi. Ama gülümsüyordu. Korkmuş görünmüyordu. Dün geceki delici bakışlar yoktu.

   "Eh, yoktan var edilmiş gömlek giyemezdim, bu tamamen tarzım dışı," derken Albus ve diğerleri ona sarıldı. Astus gülerken, "Beni bu kadar çok seven insanın olması hayret verici doğrusu," dedi. "Sanırım bana güvenmiyordunuz, öyle değil mi?"

   "Kes şunu!" dedi alayla James. "Biz her zaman Albus'a güveniriz, bu da sana güvendiğimizi gösterir."

   "Beni tanımıyordunuz," dedi ağır hareketlerle öğrencilerin yanına oturdu. "Sizleri öldürebileceğimi düşündünüz... Kaşlarınızı şaşırmış gibi kaldırmayın, biliyorum... Yine de Albus'un hayatını kurtarmıştım, öyle değil mi? Bu yüzden de tereddütte kalmıştınız. Ben iyi biri olabilirdim. Albus'a uçmasını bile öğretmiştim... Düzelteyim, içindeki uçma yeteneğini keşfetmesini sağlamıştım. Ve şimdi burada güler yüzle otururken hepinizin bana güvendiğini biliyorum. Gülümsüyorsunuz, rahatlamış görünüyorsunuz."

   "Elbette!" dedi Ikesha. "Hayattasın!"

   "Çok teşekkür ederim," dedi Astus. Yüzündeki sırıtış bir an için kaybolmuyordu. "Hayatınızda yapabileceğiniz en büyük hatayı yaptığınızı biliyor musunuz peki?"

   Albus şaşkındı.

   "Tanımadığınız birine güvendiniz, ona hayatınızı bile emanet edebilirsiniz, yanılıyor muyum?" Kimseden ses çıkmayınca konuşmaya devam etti. "Asla kimseye güvenmeyin," dedi. "Bir saniye için yanınızdan ayrılan bir insana asla güvenmeyin..." Albus'un gözlerinin içine baktı. "Hatırlıyor musunuz?" dedi.

   "Neyden bahsettiğini-"

   Astus ileri doğru eğildi. Grup şimdi dikkatle Astus'un söyleyeceği şeyi dinlerken, o, fısıltılı bir ses tonuyla, "Karanlıkta kimseye güvenmeyin," dedi.

On Yedinci Bölüm

ON YEDİNCİ BÖLÜM


Parçalanmış Bir Yüz ve Kara Pelerinliler



   Güne kar yağışıyla başladı Kovuk. Lakin yerler ıslak olduğundan kar taneleri suyla buluşur buluşmaz eriyiveriyorlardı. Kovuk bitkilerinin çoğu solmuş, ölmek üzereydi. Tüm bu zorluğa rağmen Weasley’ler ve Seherbazlar kovuk’u taşımak için var gücüyle çalışıyordu.
   Seherbazların zorlandığını gören James şaşkındı. “Koca bir binayı taşımak bir hayli zor olsa gerek,” dedi. Sıkı sıkı kabanına sarılmıştı diğer çocuklar gibi.
   O sırada ayağıyla ıslak toprağı eşeleyen Albus, Helena’yı düşünüyordu. Şu anda ona işkence ediliyor olabilirdi. Hatta öldürülmüş bile olabilirdi. Albus’un aklına gelen tek fikir Helena-Astus bağını kullanan Bellatrix’in genç adamı üzerine savunmasız çekeceği fikriydi.
   “Birkaç güne sağ salim döneceklerdir,” diye onu teselli etti annesi Ginny. Dikkati bir an dağıldığı için bina sallanır gibi oldu.
   “Dikkat edin bayan!”
   Albus annesinin o sırada yaptığı büyüye yoğunlaşmakta epey zorlandığını biliyordu. O da Harry, Ron ve Hermione’yi düşünüyor olmalıydı. Her ne kadar oğlunu teselli etmeye çalışsa da kendisi de onların başlarına bir şeyler geleceğinden şüpheleniyordu.
   “Annem nerde acaba?” dedi Nena. Elini yüzüne götürdü. Gözyaşını sildi.
   Kimse bir açıklama yapamıyordu. Artık birbirlerine “Her şey iyi olacak,” bile diyemiyorlardı. Hepsi endişeliydi, hepsi korkuyordu.
   Rüzgar biraz daha hiddetlendi. Albus’un içinde hafiften bu bilinmezliğe karşı öfke doğarken bulutlar daha da kümelendi. Kapkara bir gökyüzü öğle vaktinin ortasında Kovuk’un tam tepesine bardaktan boşanırcasına yağmur yağdırıyordu.
   “Bu şartlar altında çalışmaları çok zor,” dedi Rose. Bir eliyle kapüşonuna sıkı sıkı tutunuyordu rüzgarda uçmasın diye.
   Albus’un dikkati Rose’un sesiyle dağıldı. Bulutlar da öyle…
   “Kendini iyi hissetmelisin,” diye fısıldadı kardeşinin kulağına James. Kuşkusuz o da çok etkilenmişti bu son olaylardan dolayı. Nena’yı seviyordu çünkü. Ve Albus, James’in sevgisinin iki dosttan daha öte olduğunu biliyordu.
   James gökyüzüne baktı. “Bize yardım etmelisin.”
   Zordu, cidden zordu. Biraz kendini bırakmaya, olanları düşünmemeye çalıştı. Hava durumuna böylesine etki edebilmesi olağanüstüydü ama şu anda ailesine yardım etmeliydi. Belki de asalarını eski binaya doğrultan büyücü ve cadılardan daha çok…


*


   Öğle saatine doğru bina taşınma işlemi bitmişti. Aileler hızlıca hazırlanıp, çocukları okula göndermek için evden çıkmışlardı. Albus evden çıkmadan önce bir şeyler atıştıramadığı için karnı gurulduyordu. Bakanlıktan gelen araç herkesi aldıktan sonra, yola çıktı.
   “Bunu senin için Mrs. Weasley hazırladı,” dedi annesi. Elindeki sandviçi gösterdi.
   Albus, Mrs. Weasley’e ne kadar teşekkür etse azdı.
   İstasyona tam vaktinde gelmişlerdi. Sabahki hava biraz daha yumuşamıştı şimdi. Kırmızı trenin bembeyaz bulutu vagonlarca uzanıyor, gidiyordu. İstasyonun tepesi kapalıydı ama dış perondan yağmur damlalarının sesi hala duyulabiliyordu.
   Çocuklar sırayla trene binmeye başlamıştı. Herkes onları olabildiğince çabuk okula göndermeye çalışıyor gibiydi. Annesi onu sıkı sıkı sararken ister istemez biraz çekindi Albus. Orada herkes sakin bir şekilde yola koyulurken, Albus anne kuzusu bir çocuk gibi görünüyordu.
   “Seni çok seviyorum,” dedi Ginny. Gözlerinin altı küçük torbalar gibi büzülmüştü. Kaşları olabildiğince yayık, endişeyle Albus’a bakıyordu. Albus trene binmeden önce, annesinin yüzündeki telaşlı ifadeyi görebilmişti. Ginny sanki oğluna bir şey söylemeye çalışıyor da, söyleyemiyormuş gibiydi.
   Albus kapıdan girmek üzereydi ki, onun elini Venus tuttu. Ginny’nin yanında duruyor, ağzından çıkan beyaz buhar, trenin isli dumanına karışıyordu. Bir anlığına Ginny ve diğerlerine baktı.
   “Bunu sana söylememem gerek biliyorum ama kendine dikkat etmelisin.” Derin bir nefes aldı. “Kimseden duymuş olma ama ben senin sırrını biliyorum. Ayrıca Helena’nın güvende olduğuna emin olabilirsin.” Gülümsedi.
   “Fakat- Bunu nerden biliyorsunuz? Nasıl bu kadar emin olabilirsiniz?” dedi Albus. Venus, “Ben biliyorum,” dese bile yeterliydi.
   “Çünkü Helena’yı tanırım.” Gözlerinden birkaç yaş damla döküldü. Ginny’e tekrar baktı. Onun duyamayacağı bir ses tonuyla “Helena benim kızım,” dedi.
   Albus şaşkına dönmüştü. “Ve bunu başka kimse bilmiyor mu?” dedi.
   “Evet.”
   “Peki ya-“ Albus nefessiz kalmıştı. Göğsünün sıkıştığını hissediyordu. Astus, Venus ve Helena arasında nasıl bir ilişki vardı? Astus geri döner dönmez, Albus’un ona soracağı bir ton soru vardı. “Astus’la arasındaki bağ nedir, biliyor musunuz? Onu nereden-“
   Venus’ün yüzü asılırken, hızla cevap verdi. Kendinden emin olmayan bir ses tonuyla, “Bilmiyorum,” dedi. Ayaklarını hızla siyah betona vuruyordu. “Ekspres kalkıyor. Çabucak içeri girmezsen, bütün sömestri bizimle beraber geçirmek zorunda kalacaksın.” Burnunu çekerek gülmeye zorladı kendini.
   “Teşekkür ederim,” dedi Albus. “Girmeden son bir şey daha, benim sırrımı bildiğinizi söylediniz. Hangi sırdan bahsettiğinizi anlayamadım,” diye yalan söyledi.
   “Yakında öğreneceksin,” diyerek göz kırptı Venus. Zorlu gülümsemesi titriyordu.
   Albus kafasında yüzlerce soruyla Venus’e veda etti ve trene bindi. Venus’le ilgili hiçbir gerçeği bilmemek onu deli ediyordu. Onun sırrını bildiğini söylemişti. Ama nasıl bilebilirdi ki? Helena ve arkadaşları dahil kimseye anlatmamıştı bu sırrını Albus.
   Bunu kimseye söylememeliydi.


*


   Kompartımanda hava iyice karardı, akşam oldu. Yeşil çimler kayboldu. Ekspresin camı yağmur damlalarıyla dolmuştu. Dışarısı oldukça zor görünüyordu. Derken bir gümbürtü koptu. Tren sarsıldı.
   “Ne oluyor?!” Rose endişeyle kalkıp, kafasını kompartıman kapısından çıkardı. “Hogwarts Ekspresi asla durmaz,” dedi. Diğer kompartımanlardaki meraklı sesler içeri doluyordu.
   “Aslına bakarsan bir kez durmuş,” dedi Albus. “Ailelerimizin üçüncü senelerinde-“
   “Ruh Emiciler!”
   Ve sessizlik çöktü.
   “Korkuyorum,” dedi Nena.
   İlk patlama ön kompartımanda oldu. Gecenin içine dolan gürültü ve çığlıklar Albus’u da korkutuyordu. Cama baktı. Dışarısı görünmüyordu.
   İkinci patlama daha yakın bir kompartımanda oldu. Belirsiz şekiller Albus ve diğerlerinin oturduğu kompartımana yaklaşıyordu. Albus kalbinin sıkıştığını hissetti. Hiç olmadığı kadar korkuyordu şimdi.
   “ALBUS!”
   Kimin bağırdığını göremedi. Her yer karardıkça kararıyordu. Lakin iki siluet, arkasında parlak sarı bir ışıkla yaklaşıyordu.
   “ALBUS UYAN!”
   Bu bir rüya olamazdı. Az önce kompartımana girmişti. Bütün gün boyunca uyumamıştı.
   “AL!”
   Astus’un parçalanmış kanlı yüzü, paramparça seyahat cübbesiyle içeri girdi. Arkasında Jack vardı. Asasının ucu kıvılcımla parlıyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse kıvılcımdan çok bir yıldırımı andırıyordu. Asanın ucunda garip bir elektrik akımı vardı.
   Yoktan var oldu Venus.
   “EXPECTO PATRONUM!”
   “ALBUS UYAN NOLUR!”
  

*


   Gecenin kör karanlığında Albus, Gryffindor erkekler yatakhanesinde uyandı. Derin soluklar alıyor, inanmayan gözlerle öğrencilere bakıyordu.
   “Çok kötü görünüyor,” dedi bir ses.
   Görüntü buğuluydu.
   “Biri ışığı açabilir mi?”
   “Lumos!”
   Parlak ışık gözlerine vurunca orada, tüm öğrencileri gördü.
   “Bizi çok korkuttun,” dedi Cal.
   Albus beyninin patlayacağını hissediyordu adeta. Orada, James, Cal ve diğerleri başında dikilirken okula nasıl olup da bu kadar çabuk geldiğini kestiremiyordu. Kesinlikle okula girdiğini hatırlamıyordu. Ve bu bir rüya olamayacak kadar gerçekti de. Gryffindor odasının o kendine has rutubetli kokusu burnuna doluyordu.
   “Ne oldu?” dedi korkuyla Albus. “Niye korktunuz?”
   “Deli gibi sayıklıyordun kardeşim,” dedi James. “Kendi kendine konuşuyordun.”
   “B-b-ben buraya nasıl geldiğimizi hatırlamıyorum.”
   “Yani Seçmen Şapka’nın şarkısını, Profesör McGonagall’ın duyurusunu, testralleri… hiçbirini hatırlamadığına emin misin?”
   “Öyle,” dedi Albus.
   “Bu çok kötü,” dedi James.
   Albus’un kulağına eğildi.
   “Ben de hatırlamıyorum…”