ON SEKİZİNCİ BÖLÜM
Helena
Ertesi sabah kalktığında, Albus'un başında şiddetli bir ağrı vardı. Önceki geceye ait anıları bir rüya gibi geliyordu; ortasında kesilmiş, başka bir sonuca uçarcasına atlamış bir senaryo hatırlıyordu. Sinirle güldü. Trenin ışıklarının karardığını hatırlıyordu, daha sonra kara kukuletalar içerisinde gelen soğuğu hissetti yeniden. Tüm geceyi tekrar yaşıyordu adeta. Ruhunun çekildiğini hatırlamıyordu lakin. Ona bağırmışlardı. İsminin haykırıldığını hatırlıyordu, ardından ise gece yarısı Gryffindor yatakhanesinde uyanmış, herhalde gece kabus görürken bağırdığı için, tüm öğrenciler başına üşüşmüştü. Tuhaf bir rüyaydı. Gerçek olduğuna inanmak istemiyordu. Zira artık inanacak bir dayanak noktasının kalmadığını biliyordu... Olmuştu işte, rüyalarla gerçekleri karıştırmaya başlamıştı. Kabusun nerde başladığını ya da nerede bittiğini kestiremiyordu. Yaşadıkları o kadar gerçekti ki... Yatakhanenin o kendine has rutubetli kokusu, sabah güneşiyle orada burada uçuşan tozlar, öğrencilerin bazılarının horuldaması... Gerçek gibiydi... Yaşadıkları rüya olamazdı.
Astus'u düşündü. Trenle Hogwarts arasındaki bağ kopalı aradan ne kadar zaman geçmişti? Babası arayışı bitirip geri dönmüş müydü? Niye olanları hatırlayamıyordu? Ve James, o da aynı hafıza sorunundan bahsetmişti. Ama acı verici migreni doğru dürüst düşünmesini engelliyordu. Şakaklarındaki şişmiş damarlar çatlayacak gibiydi adeta. Beynine o kadar fazla şey yüklenmiş olmalıydı ki...
Yavaş yavaş kendine geliyor, olaylar rayına oturuyordu. Birisi -her kimse-, Albus ve arkadaşlarının -elbette, James dışındaki arkadaşları da hiçbir şey hatırlamayacaktı- dün ya da ondan birkaç gece yaşanan olayı hatırlamamalarını istemiş olmalıydı. Bunu Albus görmüştü, bunu James de görmüştü ve Albus, James'in yanındayken arkadaşlarının da onunla birlikte olduğunu biliyordu. Hatta, tekrar düşününce, asla James'le yalnız kalmamışlardı. Ya da...
"Erkencisin," dedi James'in hülyalı sesi. Gözlerini, kamaştırıcı güneş ışıkları altında kırpıştırıyordu. "Dün gece olanlar hakkında... konuşmamız lazım."
Albus'un buna bir itirazı yoktu elbette. Birazdan, Rose, Nena, Ikesha ve Cal'la büyük salonda bir buluşma ayarlamışlardı. Ikesha, Ravenclaw'ların şüpheli bakışları altında rahatsız olmuş görünse de bunu gruba belli etmemek için bir hayli çaba harcıyor olmalıydı. Birkaç sıra öteden gelen mırıltılara aldırmayarak Albus'u doğruladı, "Hiçbirimiz bir şey hatırlamıyoruz. Sanki bir kabusun orta yerinde uyanmış gibiyim." Albus'la göz göze geldi. "Ruh Emiciler..." dedi tedirgin bir ses tonuyla, "Albus, iyi misin?"
Ruh Emiciler yoksa ona saldırmış mıydı? Ruhunun çekildiğini hatırlamıyordu, öyle bir şey olsa kesinlikle hatırlardı herhalde.
"Neden?" diye sordu, o da Ikesha'daki tereddütle.
"Hatırlamıyor musun? Dün gece kompartımana gelen adam-"
Albus nefesinin kesildiğini hissetti. Bir an için kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Tekrar onu görmüştü, Astus'un kanlar içinde yüzü ve delici bakışlarıyla gözlerinin kendilerinkiyle kilitlenmesi...
"Şu anda Hastane Kanadı'nda olmalı", dedi Rose. "Gerçekten hatırlamıyor olamazsın!"
"Hatırlıyorum," dedi Albus. "Belli belirsiz görüntüler içinde bir parlama, bir flaş patlaması gibiydi," dedi, kelimeleri doğru seçtiğinden emin olmak istiyordu. "Sadece bana baktığını hatırlıyorum."
"Çok büyük bir yara almıştı," dedi Nena. "Ama baban ve diğerleri yanında yoktu... En azından, hatırladığım kadarıyla... Sadece Astus'u hatırlıyorum. Kulağına eğilerek bir şey fısıldamıştı. Ne olduğunu hatırlıyor musun?"
Albus, "Hayır," derken Rose'un yüzündeki hayal kırıklığını gördü.
"Şu anda da konuşacak durumda olduğunu sanmıyorum," dedi. "Fakat yine de şansımızı denemeliyiz, öyle değil mi?"
Albus ayağa kalktı. "Dersler ne zaman başlıyor?" dedi Rose'a.
"Tam olarak otuz iki dakika var daha," dedi kız, bir an için düşündükten sonra.
"Profesör McGonagall'la konuşmalıyım... Hatta hepimiz konuşmalıyız," dedi. "Dün başımıza gelenlere cevap verecek başka biri olduğunu sanmıyorum."
"Her ne olduysa," dedi Rose, "Hatırlayamadığımız şey... bir önceki gün yaşanmış olmalı... Yani, sonuçta şu an yaşıyoruz fakat, bu iki gün önce de olabilirdi... Demek istediğim, beynimiz tekrar çalışıyor. Her ne olduysa, beynimiz çalışmaya başlamadan çok kısa süre önce gerçekleşmiş olmalı."
"Fakat yine de trenle okula gelişimiz arasında kocaman bir boşluk var..."
Albus büyük salondaki curcunayı yeni farketmeye başlıyordu. Geçen gece olanları düşünmekten, etrafına olan duyguları kaybolmuş gibiydi sanki... Bir öğrenci grubunun Rio'yu (dördüncü sınıf bir Hufflepuff) kollarıyla havaya attığını gördü. Çocuk yere düşmeden önce asasıyla tuhaf bir hareket yaptı ve ayakları yere değmeden önce kendisini yavaşlatmayı başardı.
"Aresto Momentum," dedi Rose ezberden. "Zamanı bükebilen bir büyü, bir hayli karışık... yani annemin bahsettiği kadarıyla. Bizim seviyemiz değil."
Başka bir öğrenci, yedinci sınıflardan Ashe, asasını havada üçgen çizer gibi salladı, toz bulutundan sarı oklar salonun büyük kapısına çarparak dağıldı.
"Onlar karşısında şansımız çok düşük," dedi James. "Bu haksızlık!" Albus'un şaşkın bakışlarına karşılık olarak, "Düello turnuvası tabii ki!" dedi.
Albus'a turnuva gibi bir şey, çok çocukça geliyordu şimdi.
"Kimilerine göre öyle olabilir," dedi Rose. "Fakat ben bunu gerçek mücadele olarak görüyorum... Dışarıda hayat oldukça zor ve savaşlarda rakibimizin bizden daha güçlü olma olasılığı her zaman vardır. Her ne kadar iki taraf eşit sayıda olsa da sihir yeteneği daha fazla olanın kazanması daha olasıdır. İşte bu yüzden, bu düellolar bizi gerçek hayata çok iyi hazırlar. Gerçek zorlukla karşılaşmamızı sağlar. Bu-"
"Savaştan kaçmamızı engelleyen ve bizi ayakta tutan yegane şeydir." Bariton tanıdık sesle Albus arkasına döndü. Sevinç duygusuyla üzüntü birbirine karıştı. Astus yaralar içinde, orada duruyordu. Üzerindeki gömleğinin bazı yerleri parçalanmıştı. Yüzü kesikler içindeydi. Ama gülümsüyordu. Korkmuş görünmüyordu. Dün geceki delici bakışlar yoktu.
"Eh, yoktan var edilmiş gömlek giyemezdim, bu tamamen tarzım dışı," derken Albus ve diğerleri ona sarıldı. Astus gülerken, "Beni bu kadar çok seven insanın olması hayret verici doğrusu," dedi. "Sanırım bana güvenmiyordunuz, öyle değil mi?"
"Kes şunu!" dedi alayla James. "Biz her zaman Albus'a güveniriz, bu da sana güvendiğimizi gösterir."
"Beni tanımıyordunuz," dedi ağır hareketlerle öğrencilerin yanına oturdu. "Sizleri öldürebileceğimi düşündünüz... Kaşlarınızı şaşırmış gibi kaldırmayın, biliyorum... Yine de Albus'un hayatını kurtarmıştım, öyle değil mi? Bu yüzden de tereddütte kalmıştınız. Ben iyi biri olabilirdim. Albus'a uçmasını bile öğretmiştim... Düzelteyim, içindeki uçma yeteneğini keşfetmesini sağlamıştım. Ve şimdi burada güler yüzle otururken hepinizin bana güvendiğini biliyorum. Gülümsüyorsunuz, rahatlamış görünüyorsunuz."
"Elbette!" dedi Ikesha. "Hayattasın!"
"Çok teşekkür ederim," dedi Astus. Yüzündeki sırıtış bir an için kaybolmuyordu. "Hayatınızda yapabileceğiniz en büyük hatayı yaptığınızı biliyor musunuz peki?"
Albus şaşkındı.
"Tanımadığınız birine güvendiniz, ona hayatınızı bile emanet edebilirsiniz, yanılıyor muyum?" Kimseden ses çıkmayınca konuşmaya devam etti. "Asla kimseye güvenmeyin," dedi. "Bir saniye için yanınızdan ayrılan bir insana asla güvenmeyin..." Albus'un gözlerinin içine baktı. "Hatırlıyor musunuz?" dedi.
"Neyden bahsettiğini-"
Astus ileri doğru eğildi. Grup şimdi dikkatle Astus'un söyleyeceği şeyi dinlerken, o, fısıltılı bir ses tonuyla, "Karanlıkta kimseye güvenmeyin," dedi.