9 Ocak 2011 Pazar

On Üçüncü Bölüm



ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM


Malfoy Gücü




   Yatağından sıçrayarak uyandı. Her yanından ter boşalıyor, kalbi yerinden fırlarcasına atıyordu. Az önce gördüklerinden dolayı değil, birazdan olacakları gördüğü için korkuyordu… Teni o kadar soğudu ki, üşümeye başladı. Dişleri takır takır birbirine vuruyordu. Titriyordu genç adam.
   Yatağından kalktı. Hızlı küçük adımlarla ahşap kapıyı elleriyle açtı ve hole geçti. Tam beş saniye sonra beklediği gibi çığlığı duydu.
   “REGULUS!”
   “ANNE!”
   Anne, sevdiği kızın adıydı. Çocukluğunu onunla geçirmişti.
   “Regulus, yardım et!”
   Kızın haykırışları dışarıdan geliyordu. Genç adam kapıyı hızla açtı ve dışarı çıktı. Gecenin acımasız sert soğuğu onu karşıladı. Kış mevsimindeydiler. Etrafta rüzgârı kesecek hiçbir şey yoktu. Koşarak genç kıza sarıldı.
   Sesi titreyerek, “Geldim,” dedi, “Buradayım.” Ağlamamak için kendisini zor tutuyordu.
   “O geldi,” dedi kız. “Onu gördüm! Az önce oradaydı!” Eliyle ilerideki sık çalılığı gösterdi. İşaret ettiği kişinin saklanacağı başka bir yer de yoktu. Etraf küçük otlarla çevriliydi; geniş toprak üzerindeki tek kayda değer yapı, arkalarını verdikleri evleriydi. Gerçi oraya ev demek de zor olurdu. Yaşamak için kaldıkları bina demek daha doğruydu. Zira binada sadece bir çift yatak ve yatak odasını aydınlatan küçük gaz lambası duruyordu.
   “Her şey iyi olacak,” diye temin etmeye çalıştı sevgilisini. Kolunu ona sıkı sıkı sarmıştı.
   “HAZIRIM!” diye bağırdı biraz sonra. “SENDEN KORKMUYORUZ!”
   Tam iki baykuş tüyü arkalarından insanı kemiklerine kadar titreten ince tiz sesi duydular. “O halde bağırmana gerek yok sanırım? Hani benden korkmuyorsun ya?”
   Hayır! Böyle olmamalıydı! Onun o çalılıktan çıkması gerekiyordu! Bunlar gerçekleşmemeliydi! Hiç gerçekleşmeyecekti! Yoksa? Ön Görü’sü sahte miydi?
   “Sana defalarca kez söylememe rağmen hâlâ içinden geçiriyorsun, Regulus,” dedi tiz sesli adam. “Seni okuyabiliyorum. Sadece sevgilin her zaman sessiz kalıyor ve bunu anlamadığım için delirmek üzereyim.” Ses tonunda öfke değil, aksine tekin olmayan bir sakinlik vardı.
   Kız da adam hareket edemiyorlardı. Karşılarındakine sanki Petrificus büyüsüyle dondurulmuş gibi bakıyorlardı. Gözlerini bile kırpmaktan korkuyorlardı. Sanki tek bir hareket onların ölümüne yol açabilirmiş gibi geliyordu.
   Regulus sonunda kıpırdayabildiğinde, elini cebine götürdü. Bunu yapmak istemişti. Diğer tiz sesli adam onların hayatını tehdit etmişti çünkü. Adam, ya Regulus’un ya da kızın ölmesi gerektiğini söylemişti. Madalyona sahip olmalıydı çünkü o. Diğerinden önce sahip olmalıydı.
   Asasını salladı.
   “Bunu yapmak istediğine emin misin genç, Regulus? Hiçbir zaman zeki olmadın, hiçbir zaman kafanı kullanmayı bilmedin. Zamanı durdurabilir, ileri sarabilir, seni şu anda iki saniye içerisinde 100 yıl yaşlandırabilirim. Bunu neden yapmıyorum, biliyor musun Regulus? Çünkü bunu yapabilirim. Hayatlarınız nasıl istersem öyle gidecek.
   Regulus yüzünü diğer büyücüye döndü.
   “Tom. Senin ölmeni-“
   Cümlesini tamamlayamadan yeşil bir ışık çaktı.
  



*


   Bir şeyin içinden çekiliyordu. Midesi kalkıyordu, her an bayılabilirdi. Beyni şişiyor da şişiyordu. Gözleri yerinden fırlayacak gibiydi. Elinin parmakları gözleri önünde birleşiyor tek bir kocaman el haline geliyordu. Sırtında kocaman bir-


*


   “AT ŞU QUAFFLE’I, AL!”
   Bir an içinde gerçeklere geri döndü Albus. Az önce neler olmuştu bilmiyordu. Son hatırladığı sahaya yürüyüşüydü. Yükselişi, bir takım arkadaşının kendisine Quaffle’ı atışıydı. Ondan sonrası tuhaf bir rüyaydı.
   Etraf yeniden karardı. Sert bir çarpışma, bir tahtanın parçalara ayrılması sesi, bunu izleyen bir başka çatırtı. Sonsuz sessizlik…


*


   Hastane Kanadı’ndaydı şimdi. Oda gözünde daha yeni belirginleşmeye başlıyordu.
   “Albus, düzelmişsin!”
   Ne zaman sakatlanmıştı? Kaç saat önce?
   “Bir haftadır,” dedi James. Kardeşinin yanı başında oturuyordu. Sanki Albus’un düşüncelerini duyuyormuş gibi cevap vermişti.
   “Sana o lanet Quaffle’ı bırakmanı söylemiştim- Yüce Merlin! Aklın neredeydi, Al?!”
   “Hatırlamıyorum,” dedi Albus. Geçmişi hatırlamaya çalıştıkça beyni yanıyor gibi geliyordu kendisine. Acı çekiyordu.
   “Biraz daha dinlen,” dedi James. “Uyu şimdi.” Ses bir kızın sesine dönmüştü. Yüz şimdi Ikesha’nın yüzüydü.
   Yani hâlâ rüya görüyordu!


*


   Gecenin karanlığında Gryffindor yatakhanesinde uyanan Albus az önce Regulus neler hissettiyse, o da sanki şu anda aynısını hissetti. Korkuyordu. Üşüyordu. Terliyordu. Nasıl bir kâbus görmüştü az önce. Yoksa gerçekten bunlar yaşanmış mıydı, onu bile bilmiyordu. Hatta şu anda bile rüyadan kalkamamış olabilirdi. Ama her şey o kadar gerçek geliyordu ki gözüne… Rüya olamazdı bu… Ama Astus, ona, bunu asla fark edemeyeceğini söylememiş miydi? Fark ediyordu işte! Belki bu da Albus’un bir özel yeteneğiydi…
   Düzgün nefes alana kadar, yarım saat boyunca, yatağında doğrulmuş bir şekilde oturdu. Yanındaki çatlak camlı pencereden karanlık Hogwarts arazisini izliyordu. O sırada her ne kadar sakin görünse de en ufak bir dokunuşla yerinden sıçrar, Hogwarts’ın tepesinden dışarı fırlar gibi hissediyordu Albus yine de… Güldü. Bu düşünce hiç olmazsa kendisini biraz rahatlatmıştı… Yanına döndü. Bir an için havada uyuyan Astus’u görünce yine ödü kopar gibi oldu. Buna alıştığını sanıyordu hâlbuki. Astus nasıl biriydi de havada uyuyordu, anlayamıyordu Albus. Acaba uçma yeteneği ona bunu da mı sağlıyordu? Albus da uçabiliyordu. Acaba o da uyurken Astus gibi miydi? Bunu herhalde hiçbir zaman öğrenemeyecekti. Arkadaşlarına kendisini uyurken seyretmelerini söyleyemezdi ya… Saçma olurdu.
   Tekrar camdan sakin araziyi izledi. Hagrid’in kulübesi sık ağaçlıkların altında zar zor görünüyordu şimdi. Işığı yanmıyor, tepesinden duman çıkmıyordu kulübenin. Vakit çok geç olsa gerekti.
   Orada öyle otururken son zamanlarda başına gelenleri düşündü biraz. Hayatı koca bir kovalamacaydı adeta. Sürekli bir hareket bir koşturmaca içindeydi. Rüyalarında bile! Yorucu bir hayat, diye düşündü Albus. Biraz olsun dinlenebilseydi…
   İster istemez aklı Ikesha’ya kaydı. Sonuçta uyanmadan önce son gördüğü James’ten Ikesha’ya dönüşen bir surattı.
   Bir saat kadar daha düşündü durdu bunları. Sonra uyuyakaldı. Uyumadan önce dudaklarının gülümser bir şekilde kıvrıldığını fark edemedi.


*


   İlk büyücü düellosu karşılaşmasına bir hafta kalmıştı. Her zaman izlenecekleri söylenmişti öğrencilere. Muhtemelen izleyen profesörler Hayal Bozan büyüleri kullanıyorlardı. Aksi takdirde, hiçbir şekilde etrafında sık sık profesörleri gördüğü olmamıştı Albus’un. Ya da dikkat etmemişti.
   James’in ardından koştura koştura Büyük Salon’a gidiyorlardı.
   “Hadi, Al!” dedi James. “Açlıktan midem kendisini öğütüyor şu an!” dedi. Acı bir inleme koyuverdi.
   “Tamam, tamam.”
   Yemeklerini bitirdikten sonra ilk derse daha iki saat olduğundan okul arazisine çıkıp biraz düello çalıştılar. James her zamankinden daha gösterişli davranıyor gibiydi.
   “Astus, nerde?” dedi James.
   “Herhalde daha yeni inmiştir kahvaltıya.”
   “Sersemlet!” Quidditch’in verdiği reflekslerle hızla sağa savrulan Albus, James’in lanetine karşılık olarak aynı laneti fırlattı. Ağabeyi onun kadar çevik davranamadı. Afallamış yüz ifadesiyle sırt üstü düştü. Birkaç saniye baygın baygın baktı. İlginçti doğrusu. Bir Arayıcı olduğu için laneti daha Albus asasından çıkarmadan fark edebilmeliydi. Hani o kadar yetenekliydi.
   Albus hızla James’in yanına gitti. “İyisin, değil m-“
   “Petrificus Totalus!” Albus, öyle çömelmiş bir halde dururken kaskatı kesildi. James’in yanına düştü.
   “Çözül!” Kasları gevşeyen Albus rahat bir nefes aldı. Neden sonra güldü.
   “Bu iyiydi!” dedi.
   “O bir şey değil,” dedi James. “Gözlerini kapat sana bir sürprizim var.”
   Albus ayağa kalktı. Durup dururken nerden çıkmıştı bu sürpriz? Ne olabilirdi ki?
   “Hokus Pokus! Abra Kadabra!” dedi James. Albus güldü tekrar.
  “Aç gözlerini.”
   Albus ellerini araladı. Ama önünde Astus duruyordu şu an. James nereye gitmişti ki?
   “Ta-Da!” Astus kollarını iki yana ayırarak Albus’u selamlarken, çocuk şaşkınlıkla bakmaya devam ediyordu.
   “Albus?!” James biraz önce okulun kapısından çıktı. “Ne çabuk yedin?” dedi. “Seni arıyorum deminden beri!”
   “Astus? James?”
   “Evet?”
   “Sen-“
   “Aynen öyle.”
   James yanlarına gelip, “’Aynen öyle’ olan neymiş bakalım?” dedi.
   Albus şaşkınlıkla bir James’e, bir Astus’a bakarken ağzından şu iki kelime çıktı: “Astus bir Şekil Değiştiren!”
   Astus, Albus’a baktı. “O kadar kolay değil,” dedi. “Çoklu-Çok-Özlü-İksir-Kullanan-Rose diyelim biz.”
   Ve bir dakika içerisinde Astus’un boyu kısaldı. Saçları kahverengi, dalgalı oldu. Yüzü değişti.
   Karşısında Rose vardı şimdi de.
   Yine rüya görmüyordu, değil mi?
   “Nasıl ama?” dedi Rose. “Eminim bunu gören bir profesör olmuştur. Kesin düelloda ben de olacağım!”
   “Neydi bu yaptığın?” dedi James. Gülüyordu. Şaşkındı
   “Adını Çoklu Çok Özlü İksir koydum,” dedi kız. “Annemden Çok Özlü İksir’in tarifini almıştım zaten. İleride yardımcı olabilir diye. İşte sonra bunu biraz kurcaladım ve sırayla iki kişiye birden dönüşebileceğim şekilde ayarladım. Başta oldukça zordu doğrusu. Aynı anda iki kişi oluyordum. Vücudumun üstü Astus, altı James oldu bir kere inanır mısın?”
   Albus şu an her şeye inanırdı.
  “Ama hallettim işte. Annemi geçtim, Al!”
  “Cidden de öyle!” dedi Albus.
  “Eh, örnekleri nerden aldın peki?” dedi James.
  “Quidditch antrenmanlarında. Astus seyirci olduğu için onun saçını görünmeden alabildim. Eh, sende de uzun saç var. Dökülüyor arada. İşte siz sahayı terk ettiğinizde de senin saçını aldım.”
   “Başka bir öğrenciye de ait olabilirdi o!”
   “Şanslıymışım.” Güldüler.
  

*


   Büyücü düellosuna son bir gün kala en hareketli gün olmuştu. Profesörler derslerin çoğunu yarıda bitiriyor, öğrencilere çalışmaları için zaman bırakıyordu. Fırsatı bulan çocuklar da soluğu arazide alıyorlar, bitmek bilmeyen bir enerjiyle çalışıyorlardı. Albus, Cal’la düello yaptığında öğle teneffüsündeydiler. Rose, James’le; Scorpius, Astus’la eşleşmişti.
   Astus turnuvaya katılmayacaktı elbette. Sonuçta okulun misafir öğrencisi gibiydi. Büyü yeteneği olarak da oldukça üst sınıftı zaten. İstese bir yedinci sınıfı bile tek bir lanetle yenebilirdi. Buna emindi Albus… Sadece onlara yardım etmek istiyordu genç adam.
   Astus aynı zamanda istediği zaman istediği derslere giriyordu; fakat zamanının çoğunda göz önünde bulunmuyordu. Albus bunun Helena ile ilgili olduğunu düşündüğü için sesini çıkarmıyordu.
    Ikesha kendi sınıfındaki bir kız arkadaşıyla başka şekilde çalışıyordu. İkisi birden aynı anda aynı büyüleri kullanmaya çalışıyor, işe yaramayan atılacak küçük oyuncakları ya da araç gereçlerine lanetler savuruyorlardı. Birlikten güç doğuyor gibiydi cidden de.
   “Expelliarmus!”
   “Protego!”
   “Sersemlet!”
   “Protego!”
   “Petrifi-“
   “… Totalus!”
   Albus, Cal’ın büyüsünden sıyrıldı. Lanet arkasından geçti. Bir öğrencinin öfkeli bağırışı duyuldu.
   “Kimdi o?!” Sarı küt saçlı bir Slytherin asasını sıkı sıkı tutarak Albus’la Cal’ın üzerine yürüdü. Bir anda ortam gerilmişti. Birinci sınıflardan yedinci sınıflara, herkes birazdan kavga etmeye hazırlanan öğrencilere bakıyordu. Yerde yatan Slytherin’e nedense kimse yardım etmiyordu. Hani lanet başkası tarafından da rahatça çözülebilirdi.
   “Bendim!” dedi Albus. Öne bir adım attı.
   “Seni öldürebilirim ufaklık!” Çocuk altıncı sınıftı.
   “Cesaret edebileceğini sanmıyorum.”
   Slytherin’li çocuk asasını kaldırdı. Fakat daha onu savuramadan elinden kaybetti. Biraz geride Scorpius silahsızlandırma büyüsünü yapmıştı.
   “Bir sorun mu var, Tychus?”
   Tychus’un gözleri irileşti. “Sen! Nasıl?! Bir Slytherin olmayı hak etmiyorsun!”
   “En azından insan olmayı hak ediyorum.”
   “Seni küçük-“
   Tychus bir anda durdu. Sanki görünmez bir güçle boğuşuyor gibiydi. İşin tuhaf yanı bir an sonra gülmeye başladı. Yere düştü. Yerde kahkahalar atmaya devam ediyordu.
   “Ahahah! Bu- çok- komik- ahahaha!”
  Astus asasını zarif ama tehditkâr bir şekilde ileri uzatmış duruyordu. “Bizimle bir problemi olan, bana danışabilir.” Kalabalığa baktı. “Ve sizi temin ederim, bu sefer gülen ben olurum.”
   “NE OLUYOR BURADA!”
   Profesör McGonagall kalabalığı yararak oraya geldi. Yerdeki çocuğun üzerinden laneti kaldırdı.
   “Biri bana açıklama yapsın! Hemen!”
   “Hiçbir şey bilmiyoruz,” dedi Astus dalgacı bir tavırla. “Yere düştü, sonra da gülmeye başladı.”
   “Bu okulda misafir olduğunuzu unutmayın Bay Mills! Sınırınızı bilin!”
   “Minerva!”
   Draco Malfoy da kalabalığın içine girmişti şimdi. “Sakin ol yahu. Gençler onlar. Böyle sürtüşmeler olur elbet.
   McGonagall sanki kendisiyle dalga geçiliyormuş gibi Malfoy’un gözlerine baktı. Sonra arkasına bakmadan hızla binaya yürüdü. Yürürken de bağırıyordu. “Bir daha böyle bir olay olursa, o kişiler ceza alacaktır!”
   Draco Malfoy’a dikilmişti şimdi tüm gözler. Az önce McGonagall gibi birisine, üstelik bu kişi okul Baş Yöneticisi’ydi, sakin olmasını söylemişti.
   “Tychus. Bugün cezalısın.” Çocuğun kulağına eğildi. Yine de tüm kalabalığın rahatça duyabileceği bir sesle konuştu. “Ve bir daha oğluma karışırsan, emin ol, seni okuldan attırırım. Öyle ki, Domuz Kafası’nda bile çalışamazsın.”
   “Ö- özür dilerim p-p-profesör-“
   Malfoy kalabalığa döndü. “Herkes sınıflarına! Derhal!”


*


   “Bilmiyorum,” dedi James kısık bir sesle. “Quidditch ve Düello’yu aynı anda idare edebilir miyiz ki? Şayet seçilirsek hani…” O ve Albus Gryffindor ortak salonunda şömine karşısında oturuyorlardı. Ertesi gün gerçekleşecek turnuvanın ilk ayağı sebebiyle çoğu öğrenci de henüz uyuyamamıştı. Diğer günlere nazaran daha kalabalıktı orası şimdi. Astus çoktan yatmıştı ama.
  İkilinin yanına Rose geldi. “Astus hakkında araştırma yaptım,” dedi. Yüzünde endişeli bir ifade vardı.
   “Araştırma mı? Neden?”
   “Ben ona hâlâ güvenmiyorum da, ondan,” dedi Rose.
   “Tüm sınıfın önünde bizi korudu! Daha ne yapsın!”
   “Göz boyama olabilir.”
   “Paranoyaksın- Her neyse, yaptığın araştırma neydi?” James demişti bunu. İyi kıvırmıştı. Kıza nasıl biri olduğunu söylediğinde bir an için onun gözleri alev alev olmuştu.
   Sakinleşen Rose konuştu. “Hmm… Nasıl desem… Aslında Astus diye biri yok.”
   “NASIL?!”
   “Şş!”
   Ortak salondaki öğrencilerin bir an için odak noktası olmuştu Albus.
   “Lenny gibi değil, Al,” dedi Rose. “Demek istediğim… hiç bir tarih kitabında ismi geçmiyor. Ravenclaw’ın tarihini araştırdım, fakat Rowena Ravenclaw’ın bir oğlu olduğundan bahsedilmemişti.”
   “Gizlemiş olabilir,” dedi Albus.
   “Neden peki?” dedi Rose. “Ayrıca Gregory Mills ismini araştırdım. Yine aynı sonuç... Tek bir kitapta bile ismi geçmiyor. Hatta Gelmiş Geçmiş Tüm Büyücü ve Cadılar’da bile.” Albus ve James’in soran bakışlarına karşılık olarak, “Bilinen büyü tarihinde –ki bu dört büyük kurucudan da önceye gider- yaşamış olan tüm büyücü ve cadıların kayıtları tutulur. Kitapta herkesin ismi ve nerde doğduğu, öldüyse de nerde öldüğü hakkında bilgiler vardır. Eğer ünlü biriyse de onunla ilgili detaylardan da bahsedilir. Kitabın bizden bahsettiğini biliyor muydun?”
   “Öyle bir kitabın var olduğunu bile-“
   “Doğru, doğru… Senden Seçilmiş Kişi’nin oğlu olarak bahsediliyor. James’ten de aynı şekilde. Ben de Seçilmiş’in Yoldaş’larının çocuğuymuşum.”
   Üçlü bir anda kendilerini çok önemli birileriymiş gibi hissettiler.
   “Başka başka?”
   “İşte sizin Quidditch’teki başarınızdan bahsediyor. James’in Arayıcı ve senin nasıl bir Kovalayıcı olduğunuzdan bahsediyor.” Yüzü kızardı Rose’un. “Benim de nasıl müthiş bir büyücü olduğumu yazıyordu.”
   Üçlü biraz daha sohbet etti. Sonunda sınıf başkanı Teddy Lupin ortak salonu tavuk sürüsü gibi yatakhanelerine kış kışladı. Albus yatağına yatarken her zamanki gibi uçarak uyuyan Astus’a baktı. Acaba onu uyandırıp, kendisi nasıl uyuyor, diye sorsa mı diye düşündü. Sonra vazgeçip, yatağında ters dönüp uyumaya başladı.
    Biraz tuhaf bir rüya görüyordu. Süpürgesinde iki ayağı üzerinde rahatça durarak uçuyor, elindeki Quaffle’ı karşı kale direklerine atıyordu. Sonra süpürgesinden atlayıp havadaki Quaffle’ı uçarak yakalıyor ve Tutucunun karnını parçalayarak ortadaki direkten geçiyor, sayı yapıyordu. Tüm öğrenciler de onu alkışlıyordu. Sonra vücudunu ortadan ikiye böldüğü büyücüye bakıyordu.
   Astus’un cansız bedeni öylece yatıyordu.
   Fırtına kopuyordu.