8 Aralık 2010 Çarşamba

On İkinci Bölüm


ON İKİNCİ BÖLÜM


Binalar Arası Büyücü Düellosu Turnuvası



   “ALBUS!”
   Okulun Giriş Salonu’na açılan devasa kapıdan geçmeleriyle çilek kokulu iki narin kol Albus’a sıkı sıkı sarıldı. Kestane rengi, hafif yağlanmış saçlar çocuğun yüzüne düştü. Daha önce yaşamadığı tipten bir sarılmaydı bu. Sanki orada o an uyuyabilirmiş gibi. Kendisini bırakabilirmiş gibi…
   “Ikesha…” dedi Albus. “İyisiniz.”
   Kız yavaşça geri çekildi. Yüzüne yayılan ince gözyaşı damlalarını gömleğinin yenine gelişi güzel sildi. Burnunu çekti.
   “Hepimiz iyiyiz,” dedi Ikesha. “Sana bir şey oldu diye çok endişelendik.”
   McGonagall az önce okula yürüyüş yaparlarken, Albus’a olan biteni açıklamıştı. O büyük çaptaki kasırganın ardından Seherbazlar, okulu ve etrafını saatlerce aramışlar fakat çocuğu hiçbir yerde bulamamışlardı. Bu da onların aklına, Albus’un Rowen tarafından kaçırıldığı fikrini yerleştirmişti. Lakin onu nerede arayacaklarını bilmiyorlardı. Bu yüzden de Rowen’ın karargâhı sandıkları birçok yere baskın yapmışlar, yine de tıpkı önceki seferlerde olduğu gibi, üzerinde unutturucu büyü uygulanmış eski Ölüm Yiyenler’i bulmuşlardı… McGonagall’ın, Rowen’ın bunu neden yaptığı hakkında hiçbir fikri yoktu. Tek büyük ihtimal, kara büyücünün Seherbazlar’la ve Yoldaşlık’la dalga geçtiği yönündeydi.
   Albus, Ikesha’ya baktı. Ona tekrar sarılmayı o kadar isterdi ki… Yeter ki kalbinin delice atışını dindirebilsindi…
   “Helena,” dedi Albus. “Sizi o kurtardı, değil mi?”
   Ikesha sanki yeni fark etmiş gibi, önce Astus’a şaşkınlıkla baktıktan sonra Albus’a dönerek, “Evet,” dedi. “Şeyy- O kim? Bize hiçbir şey açıklamadı… Okula döner dönmez yatakhaneye gitti aceleyle.”
   “Her şeyi anlatacağım,” dedi Albus. Sonra yalvarır ifadeyle McGonagall’a döndü. “Sizce yarını beklesem, olmaz mı?”
   “Seni anlıyorum,” dedi McGonagall ihtiyatla. “Ama anıların tazeyken-“
   “Evet, evet- Şu anılar…”
   “Şimdi- Hastane Kanadı’na çıkmalıyız. Arkadaşların seni orada bekliyorlar.”
   “N-nasıl? Onlara bir şey mi oldu yoksa?”
   “Yukarı çıktığımızda açıklarım… Benimle gelin.”
   Albus, Astus ve Ikesha öndeki yaşlı profesörün peşinden hızlı adımlarla çıktılar. Merdivenleri bir çırpıda atlatıp en sonunda Hastane Kanadı’na vardılar… Odanın bembeyaz ışıltısı, onlar daha içeri girmeden, onları karşıladı. Madam Pomfrey ve onları izleyen dört kadar Şifacı sırayla dört kişiyi dolaşıyor, asalarının ucundaki beyaz sıvımsı karışımı dikkatle, bozmadan öğrencilere götürüyorlardı.
   İlk şifacı James’in bacağının üzerine bıraktı tuhaf karışımı. Diğer şifacılar da ilk şifacıyı izlediler aynen. Rose’un kolunda bir yara vardı. Ikesha’nın da dizinde ufak bir kesik olmasına rağmen Şifacı’ya ihtiyaç duymuyormuş gibi görünüyordu. Albus’un yanında oldukça sağlıklı duruyordu.
   Madam Pomfrey, James’in başından kalkıp, Mrs. McGonagall’ın yanına geldi.
   “Düzelme gösteriyorlar. Yarına bir şeyleri kalmaz.”
   “Ah, bu sevindirici bir haber,” diyen McGonagall gülümsedi. Nadir zamanlarda ne hissettiğini belirtirdi. Oldukça rahatlamış olmalıydı.
   “Albus!”
   Albus, ağabeyinin yanına gitti hızla. James yatakta hafif doğrulup Albus’a sarıldı.
   “Seni öldün sanmıştık.” Sıkı sıkı sardı kardeşini.
   “Şimdi öldürmeye gerek yok ama, değil mi?” diyen Albus gülerek, James’ten kurtuldu.
   “Kim o?” dedi James, Albus’a dönerek.
   “Astus,” dedi Albus. “Astus; James, James; Astus.”
   “Tanıştığımıza memnun oldum,” dedi büyücü. James’in elini sıktı.
   “Beni o kurtardı,” dedi Albus. Diğer ayrıntılara girmek istemiyordu. Daha doğrusu anlatılacak şeyleri Astus’un kararına bırakmıştı. O isterse konuşabilirdi sonuçta.
   “Anlaşılan sana borçluyuz,” dedi Rose. “Tabii bizi önemseyen yok.”
   Albus koşa koşa Rose’un yanına gitti. Ona da sarıldı. “İyisiniz ya?”
   “Önemli bir şey yok. Helena sağ olsun.”
   Astus endişeyle konuştu, “O iyi mi?”
   “Hepimizden sağlıklı,” dedi Rose. Ama bizimle neden konuşmadı bilmiyorum. Okula geldikten sonra birden ortadan kayboldu. Üst sınıflardanmış. Şeyy-“
   “Yedinci sınıf,” dedi Ikesha.
   “Özür dilerim ama gitmek zorundayım-“ Astus kapıya dönüp hızla yürümeye başladı.
   “Nereye?!” McGonagall’ın ses tonu sertti. “Albus’u kurtarmış olabilirsin ama sana hâlâ güvenmiyorum. Seninle konuşmamız gerek.”
   “A-anlıyorum efendim ama-“ Astus arkasına son bir kez bakıp. Odaya yeni giren kızın yanından hızla geçerek gözden kayboldu.
   Albus, Astus’un arkasından bakarken, McGonagall’a döndü. “Efendim, ona güvenebilirsiniz-“
   “Astus?” İnce bir kız sesi odanın kapıya yakın olan tarafından duyuldu. Helena beyaz saçları, kısacık boyuyla orada duruyordu.
   Astus kapıyı henüz geçmişti ki, anında geri döndü. Helena’ya koştu ve ona sıkı sıkı sarıldı. İkisinin de göz yaşlarını görebiliyordu Albus.

*


   Gün ağarırken baş ağrısıyla uyandı Albus. James ve yatakhanenin geri kalan öğrencilerinden birkaçı hâlâ horultularla uyuyordu. Astus geçen sene Lenny’nin kullandığı yatağa geçmişti. Gerçi büyücünün yatacak zemine pek ihtiyacı bulunmuyordu. Havada uyuyordu zira… Ayrıca kendi evindeki melodi burada duyulmuyordu. Hogwarts’ın kendi koruma büyüleri diğerine oldukça baskındı anlaşılan.
   O gün öğleden sonraki boş zamanında Astus’la bahçede uzun uzun konuştu Albus. Helena da bir Gryffindor’du, Astus’un söylediğine göre. Astus, genç cadıdan bahsetti… İkisi de farklı yerlerde fakat benzer kaderlerle yaşamışlardı. Bir kere iki büyücü de çocukluğunda ailesini kaybetmişti. İkisi de ailesini öldüren insanların intikamını alacaklarına yemin etmişlerdi. Tabii ki tek fark, ikisinin de çocukluklarını çok farklı zamanda yaşamalarıydı. Astus yüzlerce yıl önce, Ravenclaw’ın bir aile üyesi olarak yaşamıştı. Helena ise Spinner’s End’de bir bakıcı muggle aile ile yaşamıştı. İkisi de yaşamları boyunca çeşitli zorluklara katlanmak zorunda kalmışlardı. Helena kendi ailesinden asla bakıcı aile olarak bahsetmediği için, ona kendi öz ailesi onlarmış gibi Bulanık denmişti. Astus’un ise kendisine bakacak kimsesi yoktu. Tüm yaşamı boyunca yalnızdı…
   Önceki günden konuştular biraz da. Astus gerçekte kim olduğunu, nasıl bir geçmişe sahip olduğunu anlatmıştı ve işe bakılırsa kendisine güveni de sağlamıştı, tek bir kişi hariç: Mrs. McGonagall.
   O gece profesör üçünün de anılarını aldı: Helena, Astus ve Albus. Yine de, ne kadar incelerse incelesin, şüpheci tavrını bırakmayacak gibiydi. Bu iyiydi gerçi… Albus güveniyordu büyücüye fakat ya sonunda Jimmy gibi biri çıkarsa diye düşünmeden de edemiyordu.
   Albus tüm haftayı yeniden yaşamıştı olayları anlatırken. Astus’un ona uçmayı öğrettiği kısmı ise büyük bir heyecanla anlatmıştı. McGonagall yine de şüpheci tavırlarını Astus’un üzerinde tutmaya devam etmişti. Yine de Albus’un Giriş Salonu’nda, tüm sınıfın önünde nasıl olup da uçtuğu az da olsa açıklanmıştı. Albus, Astus’la yaşadığı Rüya Transit’i benzeri olayı (sahi bunu doğru düzgün adlandıramamıştı da) profesöre söylememişti.
   Akşam ortak salonda o bir haftalık arayı kapattılar. James, Rose ve Ikesha üçlüsü geldiklerinde hemen Hastane Kanadı’na uğramak zorunda kalmışlardı. Ikesha’nın yarası derin olmadığı için diğerlerinden daha çabuk iyileşmişti. Rose ve James’in ise biraz da istirahat etmeleri gerekiyordu… Helena onları bıraktıktan sonra bir daha yanlarına uğramamıştı ve bu biraz şüphe bırakmıştı onlarda. Yine de hayatlarını kurtaran kişi olduğundan, Helena’ya fazla yüklenmek istememişlerdi.
   “O değil de, şimdi Bellatrix’e ne olacak? Onu merak ediyorum,” dedi James, Rose’a.
   “Bu onun ölümü anlamına gelebilir,” dedi Ikesha.
   “Hayır, ölümü değil Ikesha. Unuttun mu? Hafızası değişecektir-“
   “Hafızası değişen bir insanın ölüden ne farkı vardır ki?”
   “En azından yaşar?” dedi Astus.
   “Evet. Kim olduğunu bilmeden-“
   “Yaşar!


*

   Kahvaltıdaydılar. Rose, Cyrus ve yanındaki kız arkadaşına bakıyordu. İri yapılı, koca dişli çocuk tam bir baş belasıydı ve yanındaki kıza bakılırsa bela ikiye katlanmış gibiydi… Cyrus’un yanında iki üç arkadaşı ona destek oluyordu. Onlardan biri olan cadı Adelaide başını çocuğun omzuna yaslamış, parmağındaki gümüş yüzüğü ovalıyordu.
   “Ah, ne kadar şirin, öyle değil mi?” dedi Rose.
   “Ya,” dedi Nena. “Yanaklarını sıkasım geliyor.”
   “Eminim yüzüğü sahtedir,” dedi Ikesha.
   “Siz kızlar başka şeyden konuşmaz mısınız?” James ballı balkabağından bir dilim ısırdı.
   “Bir Slytherin, bir Gryffindor’un arkadaşı ha? Ne kadar ezik! Hah!” Cyrus’un sesi iki masa öteden rahatça duyuldu.
   “En azından benim arkadaşlarım bana değer veriyorlar!” diye bağırdı Albus. Scorpius güldü.
   “Başına gelenleri hiç anlatmadın,” dedi Scorpius. Yumurtasını sıyırıyordu.
   “Ah, yine mi?” diye iç geçirdikten sonra, hikâyeyi bilmemkaçıncı kez çocuğa anlattı. Uçuş hikâyesini arkadaşlarına bahsetmişti. Scorpius’a da anlattı bunu.
   Scorpius, Albus’un yanında oturan adama bakarak, “Vay,” dedi, “Ona uçmayı öğrettin yani?”
   “Zaten uçabiliyordu,” dedi Astus. “Ben ona sadece bunu nasıl kullanabileceğinden bahsettim biraz.”
   “Alçakgönüllü olma ya. Bariz uçmayı öğretmişsin işte!”
   Albus’la Astus güldüler.
   “Gerçek adın ne demiştin?”
   “Dememiştim; Greg, adım. Ama Astus’u daha çok seviyorum.” Gülümsedi.
   “Kendine güzel bir lakap seçmişsin.”
   “Başkaları tarafından seçildi aslında. Ama uzun hikâye, boş ver.”
   “Nasıl istersen.”
   Yemeklerini yiyip sınıflarına yol aldılar. Astus da sıkılmamak için Hagrid’in kulübesine gideceğini söyleyerek Büyük Salon’dan ayrıldı.
   Albus, Rose’un peşinden Karanlık Sanatlar sınıfına girerken, odadaki boğucu sıcak hava içini daralttı.
   “İçerisi kazan gibi yanıyor!” dedi Rose. Alnındaki teri gömleğinin yenine sildi.
   “Günaydın çocuklar!” İçeri sarı saçlı, güleç yüzlü ve tanıdık bir yüze sahip olan bir adam girdi. “Mr. Malfoy bir haftalık izinde olduğu için, derslerinize ben gireceğim!” Sesi oldukça gürdü. Hareketliydi. Canlıydı.
   “Açın şu camları! Açın, açın!”
   Öğrencilerden biri tam kalkıyordu ki, profesör ondan önce davranıp asasını pencerelere doğrulttu. Tek bilek hareketiyle tümü birden açıldı.
   Albus uzak sıradaki Ikesha’ya baktı. Kız bir arka sırasındaki erkek Ravenclaw’lardan birisiyle konuşuyordu. O an içine bir şey düştüğünü hissetti. Sanki organları vücudunun içindeki bağları koparmış, aşağı düşmüştü.
   “Ah, ne kadar sıcak… Ne kadar anormal… Ben Profesör Whitfield. Aslen Avustralyalıyım ama- ah, bu sizi neden ilgilendirir ki. Bazen kendimle ilgili fazla bilgi veriyorum…”
   Albus sesleri yakaladığında, profesörler göz göze gelmişti.
   “Ah, Mr. Potter da buradaymış!” dedi adam, sanki Albus’un orda olması gerekmiyormuş gibi. Elini çocuğa uzattı. “Sizinle, bir Potter’la tanışmak büyük bir şereftir!”
    Albus tüm sınıfın şaşkın bakışları altında hocanın elini sıktı. Bunu yapmadan önce iki saniye tereddüt etmişti. Şimdiyse içinde tuhaf bir duygu vardı.
   Adam gülümsedi. “Adam Whitfield,” dedi. “Umarım Profesör Malfoy’un yokluğunu hissettirmem!”
   Çok yüksek bir sesi vardı ve hâlâ doğrudan doğruya Albus’a bakıyordu. Çocuğa gözlerini kırpmak ayıp olurmuş gibi geliyordu.
   “Neyse, neyse. Derse başlayalım, öyle değil mi?”
   “Garip profesör,” dedi Rose, Albus’a fısıldayarak. “Acaba Mr. Malfoy nereye gitti?”
   “Bu sene, bildiğiniz gibi Büyücü Düellosu Turnuvası gerçekleşecek. Turnuva binalar arası olacak ve her binadan beş kişi seçilecek. Bu beş kişinin takım ruhuna sahip olması gerekecek. Beş kişi bir takım olacak. Ve her öğrenci belli beş yetenekle takıma seçilecek. Her öğrencinin belli bir yeteneğe sahip olması yetecek. Fakat bu beş kıstasın ne olduğu size turnuva sonuçlanana kadar söylenmeyecek. Yani evet, Karanlık Sanatlar’a karşı olan yeteneğinizi kullanmanız gerektiği gibi, zekânızı da kullanmanız gerekecek.”
   Kurallar ilginçti doğrusu.
   “Turnuva günü sizlere ne tür yarışmalarda karşılaşacağınız da söylenecek-“
   “Nasıl yani, sadece birbirimize karşı savaşmayacak mıyız?” dedi King.
   “Evet, sadece birbirinize karşı savaşacaksınız.”
   “Peki, büyülere bir sınırlandırma getirilecek mi? Ağır yaralanmalar olabilir,” dedi Rose.
   “Burnunuz bile kanamayacak!” dedi Profesör Whitfield. “Her birinize vücudunuzu kaplayan koruyucu iki katmanlı kalkan verilecek ve büyünün şiddetine göre bu katmanlardan ilki zarar alarak kırılmaya başlayacak ve tamamen kırıldığında, zarar görmesi pek muhtemel olmayan ikinci kalkan sizi koruyacak fakat yarışmadan elenmiş olacaksınız.”
   “Elemeler nasıl gerçekleşecek?”
   “Takımınızdan elenen kişiler tekrar takıma dönemeyecek. Yedek oyuncu olmayacak. Bu da turnuvanın sonunda tek kişiye beş kişi kalabileceğiniz anlamına geliyor, tabii ki.”
   “Hayır,” dedi Rose. “Bu beş kişi nasıl seçilecek, onu sormuştum, profesör.”
   “Hah!” Whitfield güldü. “Ahmak ben, bazen sözcükleri karıştırabiliyorum, evladım.” Pek de yaşlı değildi aslında. Yirmi beşinde gösteriyordu hatta. “Bir hafta boyunca profesörler tarafından gözlemleneceksiniz. Seçilip seçilmediğinizi sadece turnuva günü öğrenebileceksiniz.”
   “Ama bu haksızlık!” diye isyan etti arka sıralardan Fowler. “Turnuvaya katılıp katılmayacağımızı bilmeden hazırlanacağız. Üstelik bunu nasıl yapabileceğimizi bile bilmiyoruz!”
   “Aynen öyle!” dedi Whitfield. “Hazırlıksız olacaksınız… Şunu unutmayın ki, bir büyücü veya cadının sihir yeteneği sadece hangi büyüleri bildiğiyle değil, aynı zamanda davranışlarıyla da belli olur.”
   Fowler sinirle elini salladı. Belli ki profesörün sözü ona çok saçma gelmişti.
   “Eh,” dedi profesör sınıfa şöyle bir baktıktan ve tekrar Albus’la göz göze geldikten sonra, “Başka sorunuz?”


*


   “Anlamadım,” dedi James.
   O, Albus, Rose, Scorpius ve Cal güneşli günün son dersinin bitmesinin rahatlığıyla okul bahçesindeki ağaçlardan birinin gölgesine yaslanmışlardı.
   “Bizi neyimize göre takip edecekler? Nasıl adım attığımıza göre mi?”
   “’Duruşumuzdan’ belli olurmuş,” dedi Albus. O da Fowler’ın inandığı kadar profesörün dediklerine inanıyordu.
   “Bu arada Astus nerde?” diye sordu Rose.
   “Şeyy-“
   “Astus demişken!” diye araya girdi Cal. “Bize nasıl uçtuğunu göstersene!”

On Birinci Bölüm



ON BİRİNCİ BÖLÜM


Eden Vadisi



   “YÜKSEL!”
   Albus tüm hücreleriyle sadece tek bir şey üzerine odaklandı. Uçmak. Yere çakılmamak.
   Yine de yer ile arasındaki mesafe azalıyordu. Artık iyiden iyiye sirk alanındakilerin de ilgisini çekmişti. Orada kendisini inanılmaz bir şekilde sıkarak uçmaya çalışır ama yer ile arasındaki bir metrelik yükseklikten fazlasını sağlayamazken, herkesin bakışları onun üzerindeydi… Neyse ki bulunduğu yerde yaptığı şey tuhaf karşılanmamıştı. Hatta birkaç kişinin alkış tutmaya başladığını bile duyuyordu.
   “Henüz yeterince iyi kullanamıyorsun.”
   Bu sesle birlikte, yüzüne vuran sert rüzgârı hissettiğinde ani bir şekilde yerden yükseldiğini fark etti. Hemen ardından Astus’un onu tekrar kavradığını anladı.
   “İşlerini bitirdim.”
   Albus arkasına baktı. Hiçbir Ölüm Yiyen onları izlemiyordu.
   “Evime gidiyoruz,” dedi Astus. Şimdi daha rahat taşıyordu Albus’u. Belli ki az önce yaralı kolunu iyileştirmişti.


*


   Ertesi gün serin esintilerle kalktı yatağından Albus. Bir önceki gece Astus’un yaşadığı yere gelmişlerdi apar topar. Ev yüksek bir vadide –oraya Eden Vadisi deniyordu- konumlandırılmıştı. Etrafında başka bir bina yoktu ve herhangi bir insan izine rastlanmıyordu.
   Kaldıkları yer iki katlı bir binaydı. O gece pek incelemeye fırsat bulamadığı odaya şimdi göz gezdiriyordu… Bir kere, etraf kesinlikle temizdi ve dört duvarın içi oldukça minimalist bir yapıya sahipti, odaya en az eşyayla en iyi görünüm kazandırılmıştı ve duvarlara beyaz renkler hâkimdi… Astus belli ki bakımlı biriydi. Hele bir önceki akşam kaldıkları yerle buranın arasında İfritler kadar fark vardı.
   Albus, Astus’un yatağında kalıyordu. Diğer genç büyücünün ise aslında yatağa pek de ihtiyacı yokmuş gibi görünüyordu, zira havada sırt üstü uyuyordu. Ama yine de arada bir dengesini kaybedip yere düşebiliyordu. Bu yüzden de kendisine yumuşak bir yer yatağı yapmıştı.
   Odanın içinde kulağa oldukça hoş ve dinlendirici gelen bir melodi dağılıyordu. Astus, yatmadan önce her akşam bu melodiyi dinlediğini söylemişti Albus’a. Demişti ki, şarkı kendiliğinden ortaya çıkıyordu. Adamın etrafında hiçbir müzik aleti olmamasına ve kendisi de herhangi bir büyü yapmamasına rağmen bu melodiyi duyuyordu. Gerçi bundan şikâyetçi de değildi. Kendisine zarar vermediği sürece istediği kadar şarkı çalınabilirdi… Ayrıca bu müzik kendisi uyandıktan yaklaşık bir beş dakika sonra susuyordu Astus’un dediğine göre… Belki bu da, ona annesinden geçen bir tür koruma büyüsüydü. En azından Albus böyle düşünüyordu. Belki de bu müzik başkalarının ona zarar vermesini engelliyordu… Aslında Albus bunu deneyebilirdi de. Genç adama basit bir etkisiz bırakma büyüsünün ne zararı olabilirdi ki?
   Cebinden asasını çıkarıp onu Astus’a doğrulttu.
   Expelliarmus!”
   Ne yazık ki asadan hiçbir büyü çıkmadı. Albus’un sonradan hatırladığı üzere, Astus onun asasını geçici bir süre etkisiz hale getirmişti. Büyünün etkisi kalkmamış olmalıydı.
   Birazdan uyanan Astus dengesini kaybedip yer yatağına düştü, gece birkaç kez olduğu gibi -Albus son yaşananlardan dolayı pek düzgün uyuyamamıştı ve en azından birkaç kez adamın uykusunda yatağına düştüğünü görmüştü.
   “Günaydın,” dedi Albus.
   “Sana da,” dedi Astus. Esnedi. Gülümsedi. Ayağa kalkıp odanın yatağa bakan ucundaki pencereyi açtı. İçeriye hafiften dolan esinti şimdi birazcık daha güçlenmişti. Albus’un demin hissettiği serinlik de, odanın diğer küçük açık penceresinden geliyordu.
   “Antrenman için güzel bir gün,” dedi Astus. Tekrar esnedi. “Ama önce kahvaltı yapmamız gerek.”
   “Ne için antrenman?” dedi Albus. Odadaki melodinin sesi giderek azalıyordu.
   “Uçmak için.” Astus bunu kollarını iki yana birden açarak söylemişti. Başını odanın tavanına doğru kaldırdı. Ciğerlerini temiz havayla doldurdu. “Dedim ya, çok güzel bir gün.”
   Albus gülümsedi. İster istemez Jack’i son gördüğü günü hatırladı. Ölmeden önce o da Astus gibi kolları iki yanda durmuştu. Ardından düşen yıldırım… Albus’un dudakları asıldı.
   “Hadi, mutfağa inelim.”
   Astus, Albus’un bir anlığına da olsa mutsuz olduğunu sezmiş olmalıydı.
   “Önce enerji kazanmalıyız ama, değil mi?” Koşa koşa merdivenlerden indi. “Eh, hadi ama!”
   Albus da yatağından kalkıp, merdivenleri aşıp bir alt kata indi.
   Cebinden asasını çıkarıp incelemeye başladı. Astus buzdolabından yemeklikleri bir bir çıkarırken, Albus da önceki gece yaşadığı koşuşturmayı düşündü. Rose ve Ikesha’nın asaları Ölüm Yiyen’i yaktıktan sonra kullanılmaz hale gelmiş olmalıydılar. Öyle olmasa bile şu an iki kızın da asası hiç bilmediği bir yerdeydi. Rose’un da, Ikesha’nın da yeni asa almaları gerekiyordu.
   “Üzülme,” dedi Astus yemek masasının üzerine meyve suyu dolu bir şişeyi koyarken. “En azından Rose’un asası gerçek değildi.
   Gerçek değil miydi? Nasıl olabilirdi ki?
   “Siz okuldan çıkarken fark etmediniz. Sahte bir asası daha vardı. Kalkan Büyüsü’nü yaptıktan sonra işe yaramayanı sana geri vermişti.”
   “Sen bunu nereden biliyorsun?!” diye şaşkınlıkla sordu Albus.
   “Bütün gece peşinizdeydim de, ondan,” diye yanıtladı Astus. “Ve bu arada, Rose’un üzerinden böcekleri attığım için bana bir teşekkür etsen hiç fena olmazdı.”
   “Sen!” dedi Albus. Gözleri baykuş gözleri gibi açılmıştı şimdi. Şaşkınlıkla büyücüye bakıyordu.
   “Evet,” dedi Astus. “Tıpkı Quidditch maçında olduğu gibi, o gece Hagrid’in kulübesine giderken de sizin peşinizdeydim.”
   “Peki,” dedi Albus, “Neden bunu yaptın ki?”
   “Sizi okuldan ve size saldıran Ölüm Yiyenler’i de saklandıkları yerlerden çıkarmak için… Bir şekilde okulu terk ederseniz diye her zaman okulun etrafında bulunuyorlardı. Eh, siz de dışarı çıktığınızda yerlerini belli edeceklerdi. Bu sayede onları etkisiz hale getirebilirdim… Ki getirdim de…”
   “Peki, kaç kişiydiler?” diye sordu Albus.
   “Tam olarak üç kişi saydım ben. Tabii gözlerim yanılmadıysa… Hani fiziksel olarak yaşlanmıyorum belki ama bu kadar yıl yaşadıktan sonra insan ister istemez kendinin bunadığını düşünüyor… Bazı konularda tam olarak emin olamıyorum,” dedi. “Seninle bir şekilde buluşup yaşadıklarını –rüyalarını- sana anlatmalı ve yeteneğini ortaya çıkarmalıydım.”
   “Yani… Dün gece beni kollarından bırakman?”
   “Hayır,” dedi Astus. “Uçabileceğini –en azından şimdilik havada durabileceğini- biliyordum fakat yüzme bilmeyen bir çocuğu sırtından havuza iten bir eğitimci değilim ben… Orada öyle yapmak zorundaydım… Üzgünüm.”
   “Neyse ki son anda durdum,” dedi Albus. Sirkteki alkış tutan seyircileri düşünürken güldü. “Hepsi de benim gösteri yaptığımı sandı,” dedi.
   Astus da güldü.
   “Eh, hadi artık kahvaltımızı edelim. Otur şöyle.” Astus ahşap bir sandalyeyi büyüyle çocuğun yanına itti.
   “Teşekkür ederim.”


*


   Kahvaltının ardından bahçeye çıktılar. Güneş bulutlarla kapanmış, ortam biraz daha serinlemişti. Rüzgâr yaprakları döndürerek esintisini sürdürüyor, birkaç kuş ise kovuğuna çekiliyordu. Havadaki nem parlak su damlacıkları gibiydi. Müthiş bir hanımeli kokusu tüm bahçeye yayılıyordu.
   Önce havada durma çalışmaları yapacaklardı. Astus, Albus’un yerden ne kadar yükselebileceğini ve o şekilde ne kadar uzun süre duracağını öğrenmek istiyordu. Albus’a yoğunlaşmasını söyledi.
   “Tam bir felaketim,” dedi Albus ilk denemelerinin ardından. İster istemez geçen sene Lenny’le yaptıkları uçuş derslerini düşündü. Süpürgeyi kontrol etmek daha kolaydı.
   “Dediğim gibi, yoğunlaşman lazım… Hem bu daha ilk deneme. Kimse ilk seferde başarılı olmazdı.”
   “Ama bunun bir güç, bir yetenek olduğunu söylüyorsun. Başarılı olmam gerekmez mi?”
   “Kendini bir ağaç gibi düşün,” dedi Astus. “Yontulmadığın sürece de oksijen verir, karbondioksit alırsın. Ve kesilirsen de bir balta sapı olarak kullanılabilirsin; lakin epey büyük bir sap olurdun… Eğer üzerinden iyi bir işçilik geçerse, daha kullanışlı olabilirsin… Sen de bir ağaçsın, Albus. Sadece yontulmaya ihtiyacın var.” Güldü.
   “Bana odun diyorsun yani?”
   “Aynen öyle,” dedi Astus, iyiden iyiye gülmekten yüzü kızarıyordu şimdi.
   “Benimle dalga geçiyorsun, değil mi?”
   Birazcık.”
   Uçuş dersi kaldığı yerden devam etti. Albus ilerleyen dakikalarda, hiç olmazsa, iki santim daha yükselmeyi başardı ve havada nerdeyse beş saniye durabildi.
   “O gece sen beni kurtarana kadar epey havada durmuştum aslında,” dedi Albus antrenmanın üzerinden bir saat kadar geçtiğinde.
   “Çünkü o sırada ölmekten korkuyordun ve ölüm korkusu en büyük içgüdüyü tetikler: hayatta kalma içgüdüsü. Vücudun hiç olmadığı kadar güçlüydü, sen uçmaya çalıştıkça havada asılı kaldın.”
   “Yani güçlü olmam için ölümle yüzleşmem gerekiyor…”
   “Seni istersen hemen şu uçurumdan aşağı atabilirim.”

*

   Akşam oluyordu. Güneş ufukta batmaya yakın, ortama kızıl bir uyuşukluk hâkim oldu. Bulutlar gökyüzünde yassı ve hareketsiz dururken, artık iyice yorulduğunu düşünüyordu Albus. İlk gün için aslında oldukça ilerleme kaydetmişti. Son denemesinde tam on santimetre yüksekte yaklaşık otuz saniye kadar durabilmişti… Astus ona yeteneğini çok çabuk kavradığını ve bu ilerlemeyle bir haftaya gerçek bir uçucu olabileceğini söylemişti.
   Uçmak cidden güzel bir duyguydu. Hiçbir organı, hiçbir destek almadan havanın kaldırma kuvvetine bırakıyordu vücut kendisini. Bu, Albus’un yaşadığı en özgür ve en rahat anlarından biriydi. Uçabildiği anlar kendisini Astus’a daha yakın hissediyordu.
   Astus, Albus’a bu gücü neden verdiğini söylememişti. Büyük bir planı olduğundan bahsetmişti biraz da olsa… fakat bunun ne olduğunu, Albus’un kendisinin bulması gerekiyordu. Tıpkı birkaç ay önce McGonagall’ın, kendisinden anıları çekip aldıktan sonra söylediği gibi… Bir şeyleri kendi başına çözmesi gerekiyordu ve bu, düşünüldüğünden de sıkıcıydı.
   Akşam yemeğinde biftek yediler. Albus, genç büyücünün bu kadar parayı nereden bulduğunu merak etmiyor da değildi doğrusu. Bu konuyu Astus’a açtığında, o da ailesinden kendisine oldukça para kaldığını söylemişti. Sonuçta annesi gelmiş geçmiş en büyük cadılardan biriydi… Ravenlcaw’ın ta kendisiydi işte. Daha ne olabilirdi ki…

*

   Aradan geçen günlerde hava biraz daha kapandı. Kimi zaman yağmur orayı hiç terk etmedi. Hatta bir gece evsiz bir kedi evlerine misafir olmak zorunda kaldı… Astus hayvanları oldukça seven biriydi anlaşılan. Hiç tereddütsüz, bir ayağı sakat kediyi içeri almıştı.
   Bir gün hava oldukça açıktı ve yine çalıştılar. O gün Albus kendisini biraz daha geliştirdi ve havada bir dakikaya yakın bir süre durabildi. Yine de yerden sadece beş santim daha yükselebilmişti.
   “Güçsüzsün,” demişti o gün Astus. “Gücünün dengesini sağlayabiliyorsun, bu oldukça iyi bir gelişme fakat yine de sihirsel gücün yetersiz. Hâlbuki o gece-“
   Albus hemen araya girmişti. “Evet, o hortum… Bilmiyorum. Kendimi o an inanılmaz güçlü hissetmiştim; istemediğim bir öfkeye sahiptim o an. Ve doğrusunu söylemek gerekirse, istemediğim bir güce… Arkadaşlarımın oradan nasıl kurtulduğunu merak ediyorum.”
   “Çok yakın bir arkadaşım onları oradan kurtardı.”
   “Peki nasıl?”
   “Aslına bakarsan, onları kurtardığına dair bir bilgim yok… Sadece eminim demek istemiştim. Helena oldukça yetenekli bir cadıdır.”
   “Kim peki bu Helena?”
   Astus, Helena için “bu”  şeklinde hitap edilmesinden rahatsız görünüyordu. Yine de bir şey dememişti. Sadece, “Yakın bir arkadaşım,” diye mırıldanmıştı.
   Albus’un yüzüne biraz olsun gülümseme gelmişti. “Yoksa sevdiğin birisi mi?”
   Astus yine aynı mırıltıyla, “Evet,” demişti. “Ama bu konuyu daha fazla uzatmak istemem.”
   Albus bunu anlayışla karşılamıştı. Astus kaç yıl yaşamış olsa da, yüreği genç bir adamın heyecanına sahipti. O da sevebilirdi.

*

   Oradan ayrılmadan önceki son günde, yani Astus’un, Albus’un uçmayı tam olarak öğrenebilmesi için verdiği bir haftanın son gününde, Albus işi kapmıştı. Günlerdir süren alıştırmalar ve pratikler sonuç vermişti. Albus artık ne kadar yükselmek istediğini ayarlayabiliyor ve havada yön değiştirebiliyordu. Gücünü dengeli kullanabilmesi sayesinde de ayakları yerden kesilmiş vaziyette, oldukça uzun süre durabiliyordu. Yine de bu bir kuş gibi oldukça yükseğe çıkabildiğini gösteremiyordu. Havada manevra yapabilmesine karşın gücünün bir sınırı vardı. O bir haftanın sonunda Astus’un evinin çatısına kadar yükselebilmişti ve binanın etrafında bir tur atabilmişti. Tabii bu sürenin sonunda hareket edemeyecek kadar yorgun bitmişti…
   Ertesi gün oradan ayrılacak ve yeniden Hogwarts’a dönecekti. Akşam yatmadan önce hem ne kadar heyecanlandığını ve arkadaşlarının ne durumda olduğunu düşündü, hem de Astus’un daha cevaplamadığı sürüsüne bereket soruyu. Bu fikirlerle iki saat daha durdu, ardından uykuya daldı.

*

   O gün oldukça erken uyandılar. Hızlıca kahvaltı edip binanın bahçesine çıktılar. Kediyi de evin içinde bırakmışlardı (artık evcil bir hayvan olmuştu ve onun adını da Kitty koymuşlardı). Sonra, onlar binadan çıktıktan hemen sonra evin etrafını bir dolu sarmaşık kapladı ve koca yapı bir anda sanki elli yıllık, terk edilmiş bir yermiş gibi göründü.
   “Biliyorsun, hırsızlar.”
   Albus’un burnuna sabah ayazına ait o yorgun koku doluyordu. Nefesi bile bitkindi çocuğun… Uçmak gerçekten yorucu bir işti. En azından Quidditch maçlarında bunun faydasını görebilirdi Albus bir şekilde.
   “Ee, nasıl gideceğiz? Cisimlenerek mi?” dedi Astus’a.
   “Hayır,” diye yanıtladı onu genç adam. “Uçarak.”
   Ve müthiş bir hızla havalandılar. Albus o esnada, Astus’un yanında ne kadar da güçsüz olduğunu görünce ister istemez yine bir hayal kırıklığı yaşadı. Lakin Albus’un durumunu sezen Astus, onu yatıştırdı.
   “Bu denli uçmak benim bile yıllarımı aldı. Senin gelişme hızınla, bir yıl sonunda bu kadar iyi uçabileceğini, hatta bundan daha iyisini başarabileceğine inanıyorum.”
   “Teşekkür ederim.” Albus’un bir saniyeliğine kaybettiği özgüveni, bir an sonra geri gelmişti.
   Oldukça yüksekten uçuyorlardı. Hani Albus uzansa bulutlara dokunabilir gibi geliyordu ona. Bu birtakım önlemdi. İnsanların kendilerini görmelerini istemiyordu Astus. Nitekim biraz sonra da Albus’un Görünmezlik Pelerini’ni istemişti.
   “Bunu bu kadar geç hatırladığıma inanamıyorum,” diye hayıflanmıştı. “Şu ana kadar bir hayli insanın dikkatini çekmiş olmalıyız… Gerçi bizi olsa olsa dev bir kartala ya da tanınmadık bir kuş türüne benzetmişlerdir… Yine de bir dahaki sefere daha dikkatli olmalıyız.”
   Uçmaya devam ettiler. Astus, Albus’u taşıdığı bir saat boyunca sesini bile çıkarmadı. Bu sayede çocuk, onun sadece sihirsel olarak değil, fiziksel olarak da oldukça güçlü biri olduğunu anlamıştı… Aradan geçen o bir saatin ardından da Hogsmade’e iniş yapmışlar ve yolun geri kalanını da yürüyerek bitirmişlerdi… Nihayet Hogwarts’ın dev astronomi kulesini gördüklerinde yolun yarısından çoğunu kat etmişlerdi bile. Ve en sonunda da demir kapıların karşısına gelmişlerdi.
   “Buraya kadar Cisimlenebilirdik,” dedi Albus, uzun süren yolun getirdiği yorgunluğun ardından.
   “Cisimlenmede pek de iyi sayılmam,” dedi Astus nefes nefese. “Uçmak daha güvenli bir yoldu, emin ol.”
   Kısa bir süre düşünmenin ardından yine Albus konuştu. “Peki, okula nasıl gireceğiz?”
   Albus elini tereddütle demir parmaklıklara götürüp, eliyle hafif güç vererek onu ittirdikten sonra, “Tabii ki centilmenler gibi kapıyı açarak,” dedi.
   “Bir centilmen önce kapıyı çalar!” Albus’un bakışları önce yerdeki gölgeyi yakaladı. Sonra gözleri yukarı doğru kaydı. Yaldızlı pelerin, karşılarındakinin kim olduğunu söylüyordu aslında… Burun delikleri sinirden bir hayli genişlemiş bir Minevra McGonagall, sert ifadesiyle tam da orada duruyordu.
   “İçeri geçin. Ah, seni ne kadar merak ettiğimizi bilsen, Potter…”
   Albus ve Astus ikilisi sanki yaramazlık yapmışlar da, anneleri onları azarlamış gibi, boyunları bükük, okul arazisine girdiler.
   “Ve bu genç adamın kim olduğunu söylersen…”