ON İKİNCİ BÖLÜM
Binalar Arası Büyücü Düellosu Turnuvası
“ALBUS!”
Okulun Giriş Salonu’na açılan devasa kapıdan geçmeleriyle çilek kokulu iki narin kol Albus’a sıkı sıkı sarıldı. Kestane rengi, hafif yağlanmış saçlar çocuğun yüzüne düştü. Daha önce yaşamadığı tipten bir sarılmaydı bu. Sanki orada o an uyuyabilirmiş gibi. Kendisini bırakabilirmiş gibi…
“Ikesha…” dedi Albus. “İyisiniz.”
Kız yavaşça geri çekildi. Yüzüne yayılan ince gözyaşı damlalarını gömleğinin yenine gelişi güzel sildi. Burnunu çekti.
“Hepimiz iyiyiz,” dedi Ikesha. “Sana bir şey oldu diye çok endişelendik.”
McGonagall az önce okula yürüyüş yaparlarken, Albus’a olan biteni açıklamıştı. O büyük çaptaki kasırganın ardından Seherbazlar, okulu ve etrafını saatlerce aramışlar fakat çocuğu hiçbir yerde bulamamışlardı. Bu da onların aklına, Albus’un Rowen tarafından kaçırıldığı fikrini yerleştirmişti. Lakin onu nerede arayacaklarını bilmiyorlardı. Bu yüzden de Rowen’ın karargâhı sandıkları birçok yere baskın yapmışlar, yine de tıpkı önceki seferlerde olduğu gibi, üzerinde unutturucu büyü uygulanmış eski Ölüm Yiyenler’i bulmuşlardı… McGonagall’ın, Rowen’ın bunu neden yaptığı hakkında hiçbir fikri yoktu. Tek büyük ihtimal, kara büyücünün Seherbazlar’la ve Yoldaşlık’la dalga geçtiği yönündeydi.
Albus, Ikesha’ya baktı. Ona tekrar sarılmayı o kadar isterdi ki… Yeter ki kalbinin delice atışını dindirebilsindi…
“Helena,” dedi Albus. “Sizi o kurtardı, değil mi?”
Ikesha sanki yeni fark etmiş gibi, önce Astus’a şaşkınlıkla baktıktan sonra Albus’a dönerek, “Evet,” dedi. “Şeyy- O kim? Bize hiçbir şey açıklamadı… Okula döner dönmez yatakhaneye gitti aceleyle.”
“Her şeyi anlatacağım,” dedi Albus. Sonra yalvarır ifadeyle McGonagall’a döndü. “Sizce yarını beklesem, olmaz mı?”
“Seni anlıyorum,” dedi McGonagall ihtiyatla. “Ama anıların tazeyken-“
“Evet, evet- Şu anılar…”
“Şimdi- Hastane Kanadı’na çıkmalıyız. Arkadaşların seni orada bekliyorlar.”
“N-nasıl? Onlara bir şey mi oldu yoksa?”
“Yukarı çıktığımızda açıklarım… Benimle gelin.”
Albus, Astus ve Ikesha öndeki yaşlı profesörün peşinden hızlı adımlarla çıktılar. Merdivenleri bir çırpıda atlatıp en sonunda Hastane Kanadı’na vardılar… Odanın bembeyaz ışıltısı, onlar daha içeri girmeden, onları karşıladı. Madam Pomfrey ve onları izleyen dört kadar Şifacı sırayla dört kişiyi dolaşıyor, asalarının ucundaki beyaz sıvımsı karışımı dikkatle, bozmadan öğrencilere götürüyorlardı.
İlk şifacı James’in bacağının üzerine bıraktı tuhaf karışımı. Diğer şifacılar da ilk şifacıyı izlediler aynen. Rose’un kolunda bir yara vardı. Ikesha’nın da dizinde ufak bir kesik olmasına rağmen Şifacı’ya ihtiyaç duymuyormuş gibi görünüyordu. Albus’un yanında oldukça sağlıklı duruyordu.
Madam Pomfrey, James’in başından kalkıp, Mrs. McGonagall’ın yanına geldi.
“Düzelme gösteriyorlar. Yarına bir şeyleri kalmaz.”
“Ah, bu sevindirici bir haber,” diyen McGonagall gülümsedi. Nadir zamanlarda ne hissettiğini belirtirdi. Oldukça rahatlamış olmalıydı.
“Albus!”
Albus, ağabeyinin yanına gitti hızla. James yatakta hafif doğrulup Albus’a sarıldı.
“Seni öldün sanmıştık.” Sıkı sıkı sardı kardeşini.
“Şimdi öldürmeye gerek yok ama, değil mi?” diyen Albus gülerek, James’ten kurtuldu.
“Kim o?” dedi James, Albus’a dönerek.
“Astus,” dedi Albus. “Astus; James, James; Astus.”
“Tanıştığımıza memnun oldum,” dedi büyücü. James’in elini sıktı.
“Beni o kurtardı,” dedi Albus. Diğer ayrıntılara girmek istemiyordu. Daha doğrusu anlatılacak şeyleri Astus’un kararına bırakmıştı. O isterse konuşabilirdi sonuçta.
“Anlaşılan sana borçluyuz,” dedi Rose. “Tabii bizi önemseyen yok.”
Albus koşa koşa Rose’un yanına gitti. Ona da sarıldı. “İyisiniz ya?”
“Önemli bir şey yok. Helena sağ olsun.”
Astus endişeyle konuştu, “O iyi mi?”
“Hepimizden sağlıklı,” dedi Rose. Ama bizimle neden konuşmadı bilmiyorum. Okula geldikten sonra birden ortadan kayboldu. Üst sınıflardanmış. Şeyy-“
“Yedinci sınıf,” dedi Ikesha.
“Özür dilerim ama gitmek zorundayım-“ Astus kapıya dönüp hızla yürümeye başladı.
“Nereye?!” McGonagall’ın ses tonu sertti. “Albus’u kurtarmış olabilirsin ama sana hâlâ güvenmiyorum. Seninle konuşmamız gerek.”
“A-anlıyorum efendim ama-“ Astus arkasına son bir kez bakıp. Odaya yeni giren kızın yanından hızla geçerek gözden kayboldu.
Albus, Astus’un arkasından bakarken, McGonagall’a döndü. “Efendim, ona güvenebilirsiniz-“
“Astus?” İnce bir kız sesi odanın kapıya yakın olan tarafından duyuldu. Helena beyaz saçları, kısacık boyuyla orada duruyordu.
Astus kapıyı henüz geçmişti ki, anında geri döndü. Helena’ya koştu ve ona sıkı sıkı sarıldı. İkisinin de göz yaşlarını görebiliyordu Albus.
*
Gün ağarırken baş ağrısıyla uyandı Albus. James ve yatakhanenin geri kalan öğrencilerinden birkaçı hâlâ horultularla uyuyordu. Astus geçen sene Lenny’nin kullandığı yatağa geçmişti. Gerçi büyücünün yatacak zemine pek ihtiyacı bulunmuyordu. Havada uyuyordu zira… Ayrıca kendi evindeki melodi burada duyulmuyordu. Hogwarts’ın kendi koruma büyüleri diğerine oldukça baskındı anlaşılan.
O gün öğleden sonraki boş zamanında Astus’la bahçede uzun uzun konuştu Albus. Helena da bir Gryffindor’du, Astus’un söylediğine göre. Astus, genç cadıdan bahsetti… İkisi de farklı yerlerde fakat benzer kaderlerle yaşamışlardı. Bir kere iki büyücü de çocukluğunda ailesini kaybetmişti. İkisi de ailesini öldüren insanların intikamını alacaklarına yemin etmişlerdi. Tabii ki tek fark, ikisinin de çocukluklarını çok farklı zamanda yaşamalarıydı. Astus yüzlerce yıl önce, Ravenclaw’ın bir aile üyesi olarak yaşamıştı. Helena ise Spinner’s End’de bir bakıcı muggle aile ile yaşamıştı. İkisi de yaşamları boyunca çeşitli zorluklara katlanmak zorunda kalmışlardı. Helena kendi ailesinden asla bakıcı aile olarak bahsetmediği için, ona kendi öz ailesi onlarmış gibi Bulanık denmişti. Astus’un ise kendisine bakacak kimsesi yoktu. Tüm yaşamı boyunca yalnızdı…
Önceki günden konuştular biraz da. Astus gerçekte kim olduğunu, nasıl bir geçmişe sahip olduğunu anlatmıştı ve işe bakılırsa kendisine güveni de sağlamıştı, tek bir kişi hariç: Mrs. McGonagall.
O gece profesör üçünün de anılarını aldı: Helena, Astus ve Albus. Yine de, ne kadar incelerse incelesin, şüpheci tavrını bırakmayacak gibiydi. Bu iyiydi gerçi… Albus güveniyordu büyücüye fakat ya sonunda Jimmy gibi biri çıkarsa diye düşünmeden de edemiyordu.
Albus tüm haftayı yeniden yaşamıştı olayları anlatırken. Astus’un ona uçmayı öğrettiği kısmı ise büyük bir heyecanla anlatmıştı. McGonagall yine de şüpheci tavırlarını Astus’un üzerinde tutmaya devam etmişti. Yine de Albus’un Giriş Salonu’nda, tüm sınıfın önünde nasıl olup da uçtuğu az da olsa açıklanmıştı. Albus, Astus’la yaşadığı Rüya Transit’i benzeri olayı (sahi bunu doğru düzgün adlandıramamıştı da) profesöre söylememişti.
Akşam ortak salonda o bir haftalık arayı kapattılar. James, Rose ve Ikesha üçlüsü geldiklerinde hemen Hastane Kanadı’na uğramak zorunda kalmışlardı. Ikesha’nın yarası derin olmadığı için diğerlerinden daha çabuk iyileşmişti. Rose ve James’in ise biraz da istirahat etmeleri gerekiyordu… Helena onları bıraktıktan sonra bir daha yanlarına uğramamıştı ve bu biraz şüphe bırakmıştı onlarda. Yine de hayatlarını kurtaran kişi olduğundan, Helena’ya fazla yüklenmek istememişlerdi.
“O değil de, şimdi Bellatrix’e ne olacak? Onu merak ediyorum,” dedi James, Rose’a.
“Bu onun ölümü anlamına gelebilir,” dedi Ikesha.
“Hayır, ölümü değil Ikesha. Unuttun mu? Hafızası değişecektir-“
“Hafızası değişen bir insanın ölüden ne farkı vardır ki?”
“En azından yaşar?” dedi Astus.
“Evet. Kim olduğunu bilmeden-“
“Yaşar!
*
Kahvaltıdaydılar. Rose, Cyrus ve yanındaki kız arkadaşına bakıyordu. İri yapılı, koca dişli çocuk tam bir baş belasıydı ve yanındaki kıza bakılırsa bela ikiye katlanmış gibiydi… Cyrus’un yanında iki üç arkadaşı ona destek oluyordu. Onlardan biri olan cadı Adelaide başını çocuğun omzuna yaslamış, parmağındaki gümüş yüzüğü ovalıyordu.
“Ah, ne kadar şirin, öyle değil mi?” dedi Rose.
“Ya,” dedi Nena. “Yanaklarını sıkasım geliyor.”
“Eminim yüzüğü sahtedir,” dedi Ikesha.
“Siz kızlar başka şeyden konuşmaz mısınız?” James ballı balkabağından bir dilim ısırdı.
“Bir Slytherin, bir Gryffindor’un arkadaşı ha? Ne kadar ezik! Hah!” Cyrus’un sesi iki masa öteden rahatça duyuldu.
“En azından benim arkadaşlarım bana değer veriyorlar!” diye bağırdı Albus. Scorpius güldü.
“Başına gelenleri hiç anlatmadın,” dedi Scorpius. Yumurtasını sıyırıyordu.
“Ah, yine mi?” diye iç geçirdikten sonra, hikâyeyi bilmemkaçıncı kez çocuğa anlattı. Uçuş hikâyesini arkadaşlarına bahsetmişti. Scorpius’a da anlattı bunu.
Scorpius, Albus’un yanında oturan adama bakarak, “Vay,” dedi, “Ona uçmayı öğrettin yani?”
“Zaten uçabiliyordu,” dedi Astus. “Ben ona sadece bunu nasıl kullanabileceğinden bahsettim biraz.”
“Alçakgönüllü olma ya. Bariz uçmayı öğretmişsin işte!”
Albus’la Astus güldüler.
“Gerçek adın ne demiştin?”
“Dememiştim; Greg, adım. Ama Astus’u daha çok seviyorum.” Gülümsedi.
“Kendine güzel bir lakap seçmişsin.”
“Başkaları tarafından seçildi aslında. Ama uzun hikâye, boş ver.”
“Nasıl istersen.”
Yemeklerini yiyip sınıflarına yol aldılar. Astus da sıkılmamak için Hagrid’in kulübesine gideceğini söyleyerek Büyük Salon’dan ayrıldı.
Albus, Rose’un peşinden Karanlık Sanatlar sınıfına girerken, odadaki boğucu sıcak hava içini daralttı.
“İçerisi kazan gibi yanıyor!” dedi Rose. Alnındaki teri gömleğinin yenine sildi.
“Günaydın çocuklar!” İçeri sarı saçlı, güleç yüzlü ve tanıdık bir yüze sahip olan bir adam girdi. “Mr. Malfoy bir haftalık izinde olduğu için, derslerinize ben gireceğim!” Sesi oldukça gürdü. Hareketliydi. Canlıydı.
“Açın şu camları! Açın, açın!”
Öğrencilerden biri tam kalkıyordu ki, profesör ondan önce davranıp asasını pencerelere doğrulttu. Tek bilek hareketiyle tümü birden açıldı.
Albus uzak sıradaki Ikesha’ya baktı. Kız bir arka sırasındaki erkek Ravenclaw’lardan birisiyle konuşuyordu. O an içine bir şey düştüğünü hissetti. Sanki organları vücudunun içindeki bağları koparmış, aşağı düşmüştü.
“Ah, ne kadar sıcak… Ne kadar anormal… Ben Profesör Whitfield. Aslen Avustralyalıyım ama- ah, bu sizi neden ilgilendirir ki. Bazen kendimle ilgili fazla bilgi veriyorum…”
Albus sesleri yakaladığında, profesörler göz göze gelmişti.
“Ah, Mr. Potter da buradaymış!” dedi adam, sanki Albus’un orda olması gerekmiyormuş gibi. Elini çocuğa uzattı. “Sizinle, bir Potter’la tanışmak büyük bir şereftir!”
Albus tüm sınıfın şaşkın bakışları altında hocanın elini sıktı. Bunu yapmadan önce iki saniye tereddüt etmişti. Şimdiyse içinde tuhaf bir duygu vardı.
Adam gülümsedi. “Adam Whitfield,” dedi. “Umarım Profesör Malfoy’un yokluğunu hissettirmem!”
Çok yüksek bir sesi vardı ve hâlâ doğrudan doğruya Albus’a bakıyordu. Çocuğa gözlerini kırpmak ayıp olurmuş gibi geliyordu.
“Neyse, neyse. Derse başlayalım, öyle değil mi?”
“Garip profesör,” dedi Rose, Albus’a fısıldayarak. “Acaba Mr. Malfoy nereye gitti?”
“Bu sene, bildiğiniz gibi Büyücü Düellosu Turnuvası gerçekleşecek. Turnuva binalar arası olacak ve her binadan beş kişi seçilecek. Bu beş kişinin takım ruhuna sahip olması gerekecek. Beş kişi bir takım olacak. Ve her öğrenci belli beş yetenekle takıma seçilecek. Her öğrencinin belli bir yeteneğe sahip olması yetecek. Fakat bu beş kıstasın ne olduğu size turnuva sonuçlanana kadar söylenmeyecek. Yani evet, Karanlık Sanatlar’a karşı olan yeteneğinizi kullanmanız gerektiği gibi, zekânızı da kullanmanız gerekecek.”
Kurallar ilginçti doğrusu.
“Turnuva günü sizlere ne tür yarışmalarda karşılaşacağınız da söylenecek-“
“Nasıl yani, sadece birbirimize karşı savaşmayacak mıyız?” dedi King.
“Evet, sadece birbirinize karşı savaşacaksınız.”
“Peki, büyülere bir sınırlandırma getirilecek mi? Ağır yaralanmalar olabilir,” dedi Rose.
“Burnunuz bile kanamayacak!” dedi Profesör Whitfield. “Her birinize vücudunuzu kaplayan koruyucu iki katmanlı kalkan verilecek ve büyünün şiddetine göre bu katmanlardan ilki zarar alarak kırılmaya başlayacak ve tamamen kırıldığında, zarar görmesi pek muhtemel olmayan ikinci kalkan sizi koruyacak fakat yarışmadan elenmiş olacaksınız.”
“Elemeler nasıl gerçekleşecek?”
“Takımınızdan elenen kişiler tekrar takıma dönemeyecek. Yedek oyuncu olmayacak. Bu da turnuvanın sonunda tek kişiye beş kişi kalabileceğiniz anlamına geliyor, tabii ki.”
“Hayır,” dedi Rose. “Bu beş kişi nasıl seçilecek, onu sormuştum, profesör.”
“Hah!” Whitfield güldü. “Ahmak ben, bazen sözcükleri karıştırabiliyorum, evladım.” Pek de yaşlı değildi aslında. Yirmi beşinde gösteriyordu hatta. “Bir hafta boyunca profesörler tarafından gözlemleneceksiniz. Seçilip seçilmediğinizi sadece turnuva günü öğrenebileceksiniz.”
“Ama bu haksızlık!” diye isyan etti arka sıralardan Fowler. “Turnuvaya katılıp katılmayacağımızı bilmeden hazırlanacağız. Üstelik bunu nasıl yapabileceğimizi bile bilmiyoruz!”
“Aynen öyle!” dedi Whitfield. “Hazırlıksız olacaksınız… Şunu unutmayın ki, bir büyücü veya cadının sihir yeteneği sadece hangi büyüleri bildiğiyle değil, aynı zamanda davranışlarıyla da belli olur.”
Fowler sinirle elini salladı. Belli ki profesörün sözü ona çok saçma gelmişti.
“Eh,” dedi profesör sınıfa şöyle bir baktıktan ve tekrar Albus’la göz göze geldikten sonra, “Başka sorunuz?”
*
“Anlamadım,” dedi James.
O, Albus, Rose, Scorpius ve Cal güneşli günün son dersinin bitmesinin rahatlığıyla okul bahçesindeki ağaçlardan birinin gölgesine yaslanmışlardı.
“Bizi neyimize göre takip edecekler? Nasıl adım attığımıza göre mi?”
“’Duruşumuzdan’ belli olurmuş,” dedi Albus. O da Fowler’ın inandığı kadar profesörün dediklerine inanıyordu.
“Bu arada Astus nerde?” diye sordu Rose.
“Şeyy-“
“Astus demişken!” diye araya girdi Cal. “Bize nasıl uçtuğunu göstersene!”