20 Temmuz 2011 Çarşamba

On Beşinci Bölüm


ON BEŞİNCİ BÖLÜM

Kötü Haber




   Yağmur yerini iyiden iyiye kara bırakmıştı artık. Yapraksız dallarıyla çıplak ağaçlar bembeyaz karla örtünmüştü. Adeta bir Ruh Emici ordusu Hogwarts’ın yanından şöyle bir geçmiş gibi, sıcaklık yaklaşık on derece kadar düşmüştü. Arada sert bastıran rüzgâr ağaçların üzerindeki karı birazcık olsun düşürse de pek etkili olmuyordu bu. Öğrenciler sınıflarda bile cübbelerinin üzerinde montla geçiriyordu dersleri artık. Hagrid, kulübesinin karla tıkanmış bacasını temizlemekle uğraşırken, zağar Fang de miskinlikle sahibini izliyordu. Yedinci sınıflardan iki çocuk dersten kaçmış, Siyah Göl’ün kıyısında yumuşak karlara uzanmışlar bir şeyler konuşuyorlardı.
   Albus donmuş sol elinin parmaklarını cübbesinin içine soktu. Büyük Salon’da zorla öğle yemeğini yerken nefesi beyaz buhar halinde çıkıyordu. Masasının karşısındaki, henüz yemeğini bitirmiş olan James ise Kovuk’tan gelmiş mektubu okuyordu.


           Sevgili çocuklar,

Noel arifesinde Kovuk’ta olmanızı bekliyoruz. Albus, sen de arkadaşını davet edebilirmişsin.


   “Bu kadar mı?” dedi Albus.
   “Aynen öyle,” dedi James. Mektubu kardeşine uzattı.
   Albus mektubu birkaç saniye içinde birkaç kez okuduktan sonra Rose’a uzattı.
   “İmza yok,” dedi Rose. Yazı kıvrım kıvrımdı ve ufak harf hataları mevcuttu. “Çocuklardan birisi yazmış olmalı.”
   “Bahse girerim, Lily’dir!” dedi James.
   Rose da mektubu okuduktan sonra, “Bence Hugo’nun yazısı bu,” dedi. Nerde görsem tanırım.
   “Haha, bize ‘Çocuklar’ demiş!” diyerek güldü James.
   “Kim onlar?” diye sordu Astus. Rose’un yanına oturmuştu. Sıcak çorbasını içiyordu.
   “James’le benim kardeşimiz Lily ve Rose’un kardeşi Hugo.”
   “Onlarla tanışmak için sabırsızlanıyorum!” dedi Astus.
   “İkisi bir araya gelince çok şirin oluyorlar!” dedi Rose, yüzünde “Ben kelebekleri çok severim…” ifadesiyle.
   Nena güldü. “Ah, çok özledim ben de onları.” Gözleri boşluğa bakıyor. Rose’unkine benzer bir yüz ifadesiyle Kovuk’u düşünüyordu belli ki.
   “Scorpius,” dedi sonra Albus arkadaşına dönerek. “İstersen sen de gelebilirsin.” Scorpius bir Gryffindor’la arkadaş olduğundan beri kendi binasının masasında oturamıyordu artık. Özellikle Tychus ve grubunun kışkırtmaları buna yol açmıştı. Ortak salona da herkes uyuduktan sonra gidiyordu.
   “Pek sanmıyorum,” dedi Scorpius. “Babamın dönmesini bekleyeceğim ben. Başına bir şey gelmiş olursa, hiç değilse ona yardım edebilirim…” Düşünceli düşünceli sustu. Aklına gelen yeni fikirle, “Bu arada!” dedi, “Bugün Profesör McGonagall’la konuşacağım. Eğer uygun olursa binamı değiştirmek istediğimi söyleyeceğim!”
   “Bu süper bir haber!” dedi James. “Tabii yaşlı bunağın izin vereceğini sanmıyorum-“
   “James!”
   “Bu arada…” dedi Scorpius. “Babam bana gitmeden bir not bırakmış… Tychus’un yardakçıları çantalarımı karıştırdığından başta görememiştim. Yatağımın altına düşmüş…”
   “Ne diyor ki?” dedi Rose.
   “’Özür dilerim Scorp, bir ay ortalıkta görünmeyeceğim. Gringotts’taki parayı istediğin gibi kullanabilirsin ama pek aşırıya kaçma. Bana verilen görevi yerine getirmek zorundayım. Tekrar özür dilerim…’”. Scorpius, babasının ağzından bu şekilde tekrar etmişti notu.
   “Ne görevi acaba?” diye sesli düşündü Albus. Kızarmış patatesinden ağzına attı birkaç tane. “Nena, sen geliyorsun ama-“
   “Evet,” dedi Nena. “Büyükannem de sizinle kalmamın daha iyi olacağını söyledi. Daha güvende olurmuşum. Ben de seve seve kabul ettim tabii ki!”
   “Yaşasın!” dedi Rose. “Ben de erkekler arasında sıkılırım diyordum. Bütün gün Quidditch oynayamayız ya-“
   “Aslında çalışmamız gerekiyor,” dedi James, kendisinden beklenmeyecek bir akıllılıkla. “Astus, bizi sen çalıştırırsın, değil mi?”
   “Bilmiyorum,” dedi Astus. “Bu pek etik olmaz gibi… Sonuçta diğer öğrenciler-“
   “Ah, saçmalama!” dedi James. “Hepsi tatilde anne ve babalarından bir ton büyü öğrenecek.”
   “Aslında reşit olmayan büyücü ve cadıların sihir kullanmaları yasak,” dedi Rose. “Baban Seherbaz ve Kingsley’in arkadaşı olduğu için izin veriyor bize.”
   James sustu. Astus’a soran bakışlarla döndü.
   “Düşünmem lazım…”


*

   “Önce Mr. Malfoy, sonra Profesör Whit- Grabble Punkbilmemne…” dedi James. Yoğun bir günün ardından, her zaman olduğu gibi, yine ortak salonda şöminenin başına oturmuşlardı.
  “Grubbly,” diye düzeltti onu Rose. “Profesör Grubbly Punkbuster… Cidden, ders verecek profesör kalmadı. Acaba Noel sonrasında Mr. Malfoy okula döner mi?”
   “Dönecek,” dedi Albus. “Dönmeli.” Onunla işimiz henüz bitmedi dercesine kafasını salladı. “Geri döneceğine inanıyorum. Sağ salim.” Derslerde buz kesmiş elini şimdi şömine ateşinde ısıtıyordu.
   “Eh, sen öyle diyorsan öyledir,” dedi James. “Rüyanda görmüşsündür eminim.”
   “Çok matrak…” dedi Albus. Her ne kadar başta sinirlense de istemeden gülümsedi.
   “Bugün McGonagall’la konuştum,” dedi Astus. Tüm bakışlar ona yöneldi. “Noel’in ertesinde Turnuvaya katılacak büyücü ve cadılar seçilecekmiş…” Soran bakışlara yanıt olarak da, “Hayır, tabii ki de!” dedi. “Sizin seçilip seçilmediğinizi bilmiyorum ama çoğunuzun kalifiye olacağını düşünüyorum şimdiden. O yüzden sıkı çalışmalısınız.”
   “Sen seçilmeyeceksin, değil mi?” diye sordu Nena. “Sonuçta öğrenci değilsin.”
   Astus cevap vermedi. Onun yerine konuyu değiştirerek, “Eh, hava da epey soğudu,” dedi. “İnsan, acaba Ruh Emiciler mi, diye düşünmeden edemiyor.”
   Nena ve Rose korktuklarını belirten nidalarda bulundular. Albus’un nefesi kesilmişti. James sakindi.
   “Bence Ruh Emiciler fazla abartılıyor,” dedi.
   Astus güldü. “Emin ol, en cesaretlilerimiz bile ondan korkuyor,” dedi. Gözleri Albus’unkilerle buluştu.


*


   Ertesi sabah uyuşuk bir başlangıç oldu. O gün Noel arifesinden önceki gündü. Ve tatili okulda geçirmeyecek olan tüm öğrencilerin öğle vaktinde okul bahçesinde olması gerekiyordu. İki saat sonra Hogwarts arazisi irili ufaklı birçok öğrenciyle dolup taşacaktı.
   Albus çatlak penceresinden dışarı bakmaya çalıştı. Elleriyle soğuğun getirdiği buğuyu silip, karlı okul arazisine bakındı. Hagrid’in kulübesinde olmadığını düşünüyordu. Zira perdeler kapalıydı ve kulübenin bacası tütmüyordu… Gerçi Hagrid sorununu hâlâ çözememiş de olabilirdi… Albus da havada helezonlar çizerek bir oraya bir buraya uçuşan karı izlemeye koyuldu. O sırada çatlak pencerenin köşesinden küçük bir sinek odaya girdi. Havada şöyle bir salındıktan sonra tam Albus’un önüne kondu. Çocuk elini hızla sallayınca böcek geldiği yerden geri uçtu.
   “Günaydın,” dedi James miskin bir sesle. “Kahvaltıya inelim, hadi.”
   Yaklaşık bir buçuk saat içerisinde tüm grup kahvaltılarını bitirip Giriş Salonu’nun kapısında Profesör McGonagall’ı beklemeye koyulmuştu. Birazdan da yaşlı profesör tatile gidecek tüm öğrencilerin ismini tek tek saymış –ki bu da yaklaşık yarım saat kadar sürmüştü-, ardından Hagrid’in de içeri gelip, öğrencilere peşlerine takılmalarını söyledikten sonra da, Albus, Scorpius, Rose, Nena, James ve Astus Hogsmeade’e doğru yola çıkmışlardı.
   “Seneye Hogsmeade’e gezi yapabileceğiz,” dedi James. “Acaba Winky’nin Şakacı Dükkânı’nda neler vardır? Bir sene de beklenmez ki…”
   “Ben evcil bir hayvan almayı düşünüyorum,” dedi Nena. “Bir kurbağa olabilir.”
   Albus’la James birbirlerine baktılar. Evet, Nena annesinin özelliklerini almıştı. Hayvan sevgisi biraz tuhaftı.
    Kısa yolculuğun ardından Hogwarts Ekspresine vardılar. Öğrencilerin çoğu ite kaka trene bindikten sonra Albus ve arkadaşları da son olarak ekspreste yerlerini aldılar. Hepsi birden bir kompartımana sığamayacaklarına karar verince Scorpius ve Astus’un, iki Ravenclaw’ın olduğu kompartımana girmesi kaçınılmaz oldu. Zira şu anda tek boş kompartıman o gibi görünüyordu.
   “Hey, sen bir Slytherin’sin!” demişti siyahî bir kız olan Ashley.
   “Ve ben de eski bir Ravenclaw’ım,” demişti Astus. “Küçük arkadaşım ve ben başka yer bulamadık. Özür dileriz. Eğer ters bir harekette bulunursak da-“
   Albus ve geriye kalanlar Astus’la Scorpius’u geride bırakmışlardı. Birkaç kompartıman sonra boş bir kompartıman bulmuşlardı.
   “Hayret, burası niye boş acaba?” dedi James bavulunu koltuklarının üstündeki tel örgülü çanta bölmesine atarken. Fakat birkaç saniye içinde sebebi belli olmuştu. Yere küçük bir iksir şişesi dökülmüştü ve içeri keskin ve pis bir koku doluyordu.
   “Camı aç!” dedi James kardeşine.
   “Ikesha!”
   “Ne?” James, içine ifrit kaçmış gibi ayakta duran Albus’un yanından geçip kompartımanın camını açtı. İçerisi her ne kadar buz gibi olsa da koku yavaş yavaş kayboluyordu.
   “Ikesha’yı davet etmeyi unuttum!”
   “Hay bin Patlar-Uçlu Keleker! Cidden bizimle geleceğini mi sanıyorsun?”
   “Niye gelmesin ki?” dedi Albus. Düzelmişti.
   “Öncelikle, bizi daha yeni tanımaya başladı. Üstelik bizle takılınca başına sürekli bir şeyler geliyor-“
   “Astus’un girdiği kompartımandaydı!” Albus ağabeyine kulak vermiyordu hiç de.
   Birazdan arkasını dönüp, odadan çıktıktan sonra kapı arkasında yavaşça kapanırken iki kompartıman geri göndü…  İşte orada; Astus, Scorpius’un karşısında, bir arkadaşının yanında, oturuyordu.
   Albus içeriye bir anda dalmanın kendisini Bertie Bott’un kusmuk tatlı şekerinden yemiş gibi göstereceğinden korktu. Sonra yemek masasını iten cadının önünden çekilmek zorunda kalıp, içeri girdi.
   “Şeyy, Ikesha… Diyordum da, merhaba-“
   “Selam, Al.” Ikesha gülümsüyordu. “Nasılsın?”
   “İyidir…” dedi Albus. “Sen?”
   “Eh… Ashley’nin dırdırlarına katlanıyoruz.”
   “Iky!” Ashley arkadaşına bozulmuştu.
   “Her neyse…” dedi Albus. “Diyordum ki, bizimle… yani ailene henüz haber vermemişsen,” –Tabii ki de ailesine haber vermişti! Aksi takdirde nereye gidebilirdi ki zaten?- “Hmm, bizimle Kovuk’a gelmek ister miydin? Tatil için…”
   Ikesha gülümsedi. “Kusura bakma, Al,” dedi. “Ama arkadaşım Ashley’e senden önce söz vermiştim bile.”
   “Peki…” Albus odadan çıkmadan önce Astus’un yüzünde hınzır bir gülüş yakalamamış değildi. Belli ki içeride eli ayağına dolanmıştı.
   Albus üzgün bir şekilde tekrar kendi kompartımanlarına döndü. İçeri girdiğinde pencere çoktan kapatılmıştı. İksir şişesi ortalıkta görünmüyordu. Dışarı atmış olmalıydılar.
   “Kendimi o kadar çok çalışmaya kaptırdım ki…” dedi Rose, Albus’u görünce. “Koku giderici büyü aklımdan çıkmış.”
   Albus yerine oturdu.
   “Ee, Ikesha geliyor muymuş?” diye sordu Nena.
   “Hayır.”
   “Demiştim.” James bilmiş bir şekilde kafasını salladı.


*


   Akşama doğru Hogwarts Ekspresi’ndeki öğrenci sayısı azalmıştı. Herkes King’s Cross’ta inmiyordu. Hatta yıllar öncesine kıyasla daha az öğrenci King’s Cross’u kullanıyordu. Aradan geçen yirmi yılda birçok durak daha inşa edilmişti. Haliyle Scorpius ve Ikesha çoktan trenden inmişlerdi. Astus da birazdan Albus ve arkadaşlarının bulunduğu kompartımana gelmişti.
   Bir on beş dakika sonra tren durdu. Öğrencilerin geri kalanları da King’s Cross’ta indiler. Diğer duraklar Kovuk’a daha uzak kaldığından, Albus ve diğerleri her zamanki gibi aynı durakta inmek zorunda kalmışlardı.
   İstasyon dışına çıktıklarında onları bekleyen siyah bir sedan gördüler. İçeri doluştuklarında arabanın içi büyüyle biraz daha genişledi. Dıştan normal bir araba gibi görünse de, şu anda en az bir kompartıman kadar genişti içerisi.
   “Bu kadar mısınız?”
   Şoför belli ki Bakanlık’tandı. Üzerindeki siyah smokini altındaki siyah kotla pek uymuyordu. Yine de büyücüler Muggle’ların arasına karışmada biraz daha gelişmiş denilebilirdi.
   “Evet, gidebiliriz,” dedi Albus.
   Yarım saat kadar süren yolculuğun ardından Kovuk’a vardılar. Albus sürücüye teşekkür ettikten sonra arabadan indiler. İki dakika kadar yürüdükten sonra çitle çevrili bahçeyi gördüler. Bahçenin için sürüsüne bereket çalı çırpıyla doluydu. Aynı zamanda Kovuk da ortada yoktu.
   “Bir çeşit koruma büyüsü,” dedi Rose. “Sanırım parola söylememiz gerekiyor.”
   “Parola mı? İyi de bize paroladan bahsetmediler ki!”
   “Çekilin,” dedi Astus. Asasını çıkardı.
   “Duxen-“
   “ŞŞT ÇOCUK! DUR!”
   “Kim var orada?” diye bağırdı James.
   “Buradayım, aşağıda!”
   Tüm grup Albus’un ayaklarının dibine baktı. “Adım Ernest. Size parolayı söylemem gerekiyordu, kusura bakmayın.” Konuşan bir tür yer cücesiydi.
   “Yer cücelerinin konuşabildiğini bilmiyordum.”
   “Konuşuruz, fakat insanların duyabileceği frekansta değil. Büyük büyücü Harry Potter sizinle konuşmam için ses frekansımı yükselten bir büyü yaptı.
   “Peki ya başkasına söyleseydin parolayı?” diye azarladı James. “Babam bunu düşünemedi mi?”
  “Evet-“ Ernest şaşkın bakışları görünce ekledi. “Mrs. Weasley düşündü ama. Hermione Weasley… Eğer parolayı başkasına söylersem her yerimde sivilce çıkarmış.”
   “Çok komik,” dedi James. “Rose, sanırım annen eskisi kadar zeki biri-“
   “Sivilce bizi öldürür Mr. Potter.”
   Rose’un sinirli bakışları ve Ernest’in cevabı karşısında James’in yüzü kızardı.
   “Parolayı söyle bakalım,” dedi Rose. Eğildi, yer cücesini avuçları arasına aldı. “Üşümüyor musun?”
   “Biz yer cüceleri aşırı soğuğa ve sıcağa dayanabiliriz… Ehm… parola, Sümüklü Voldemort.”
   Tüm grup kahkahalara boğuldu. Bunun anlamını biliyorlardı. Voldemort, Harry’e Öldüren Lanet’i yapınca, Harry’nin kendisini bulduğu King’s Cross’a benzeyen yerdeki, Voldemort’un bir tür vıcık vıcık yaratığa dönüşmüş haliydi bu.
   “Sümüklü Voldemort!” dedi Rose. Hâlâ gülüyordu.
   Ve saydam kapı kenara açıldı. Çürük ahşaptan çit kapı göründü. Grup gerçek bahçeye girdi. Bu sırada yer cücesi Rose’un elinden atladı. Beyaz karın içinde hızla kayboldu. Albus ve arkadaşları gerçek Kovuk’a bakıyorlardı şimdi… Derme çatma evin pencerelerinden yansıyan loş sarı ışık karın üzerine vuruyordu. Bahçedeki yemek masasının üzeri küçük bir çadırla kapanmıştı. Kimi ağaç dalının üzerine asılmış kavanozlarda ateş böcekleri ışıl ışıl sağa sola uçuşuyorlardı.
   Kovuk’un kapısı açıldı. Mrs. Weasley grubu ilk karşılayan olmuştu. Ev Cücesi Kreacher da yaşlı kadının ayaklarının dibinde bir eliyle tuttuğu bulaşığın üzerini ovalıyordu. Birazdan da Hermione ve Ginny yaşlı kadının arkasında belirdiler.
   “Hoş geldiniz!” Deterjan kokulu Mrs. Weasley hepsini sıkı sıkı kucakladı. Astus’la el sıkıştı. “Kusuruma bakmayın çocuklar, Bakanlık sizin bir yarım saat sonra geleceğini söyledi. Sizi dışarıda karşılayamadık.”
   “Ah, anne! O kadar da önemli değil.” Ginny Potter. Gözleri Albus ve James’le buluştu.
   “Sizi ne kadar özledim, bilemezsiniz.” Albus’la James’e annesi gibi sıkı sıkı sarıldı.
   “Utandırıyorsun bizi,” diyen James’i dinlemiyordu bile.
   Birazdan da kapıda Rose annesini görünce, ona doğru koşuverdi. Hermione de kızını o kadar özlemişti ki, Rose’un saçındaki değişikliği fark etmemişti.
   “Evcil hayvanımı getiremedim,” dedi Rose. “Hagrid’e bıraktım, ayakaltında dolaşmaktansa Yasak Orman’da, doğal ortamında daha rahat olur dedim.”
   “Tabii ki kızım. Hiç sorun değil…”
   “Hadi, hadi, içeri geçin çocuklar. Üşütmeyin.”
   Grup içeri girdi. Kalabalık olduklarından zemindeki ahşap bir hayli ses çıkardı.
   Albus mutfağa bakınca babasıyla Ron’un hızlı hızlı tabaklarındaki çorbayı içtiklerini gördü.
   “Baba? Ne yapıyorsunuz?”
   “Şşt, araya girme,” dedi Lily. “Bu arada hoş geldiniz.” Albus’la James’e sarıldı. Sonra Nena ile Rose kızı yanaklarından öptü. Bir anda tüm ilgi Lily’e döndüğü için ir hayli heyecanlı olan kız geri çekildikten sonra, “H-hızlı yemek yeme yarışması yapıyorlar,” dedi.
   Harry de, Ron da o kadar hızlı içiyorlardı ki çorbayı yemeğin yarısı masaya dökülüyordu.
   “Ne ben, ne de Kreacher temizleyecek burayı,” dedi sitemle Mrs. Weasley. “Masayı ne hale getirdiniz…”
   Albus karmaşanın içinde oturma odasına baktı. Yaşlı Mr. Weasley çekyatın üzerine uzanmış, horluyordu.
   “Büyücü radyosunu dinlerken uyuyakaldı,” dedi Hugo.
   “EVVET!” Ron kaşığını sertçe tabağına vurarak ayağa kalktı. “YİNE KRAL KAZANDI! Krala bulaşırsan, hak ettiğini alırsın!”
   “’Kral’mış…” dedi Hermione. “Hâlâ çocuksunuz.”
   Ron’un yüzü kızardı. Harry peçeteyle ağzını silip çocuklarının yanına geldi. Eğildi, önce Albus’u, sonra James’i kucakladı.
   “Hepiniz hoş geldiniz.”
   Rose babasına koştu. Sıkı sıkı sarıldı ona.
   “Saçımdaki büyü kalktı baba,” dedi. “Artık her şeyi hatırlıyorum!”
   Ron’un şaşkınlık dolu yüzünde bir damla yaş belirdi. Derin bir soluk koyuverdi. Rahatlamış görünüyordu. Hermione’ye gülümsedi.


*


   Çocuklar akşam yemeklerini yedikten sonra, Rose bir çırpıda tüm hikâyeyi anlattı. Okul bahçesindeki kovalamacayı, Astus’u, saçındaki büyünün kalkışını… Neville Longbottom’u gördüklerini…
   “Lanetlenmişti!” dedi Rose. “Yüzü bembeyazdı!”
   Hermione şaşkınlıkla Rose’a baktı. “N-Nasıl?! Ne zaman?!”
   Ron’un yüzündeki sırıtış bir anda kaybolmuştu. “Onu kurtarmalıyız!”
   “Evet!” dedi Harry.
   “Sorun şu ki…” Astus içeri girdiğinden beri ilk defa konuşuyordu, “Onun nerde olduğunu bilmiyoruz. Hatta bize saldıranların Ölüm Yiyen olduğu da kesin değil. Birisini öldürdüm ve kolunda testral izi yoktu.”
   “Bundan bize bahsetmemiştin,” dedi Albus.
   Astus, Albus’u dinlemedi. “Bu arada oğlunuzun yeteneğinden bahsetmenin tam zamanı olduğuna inanıyorum.”
   Harry, Hermione ve Ginny’nin bakışları Astus’la Albus arasında gidip geliyordu.
   “Sanırım size Mrs. McGonagall bahsetmedi.” Astus, Albus’a baktı. “Size mektup yollamamış.
   “Nerden-“
   “Albus… Uçabiliyor.”
   Ron güldü. Harry gözlerini kırpmadan Albus’a bakıyordu. Hermione endişeyle elini ağzına götürdü. Ginny’nin ne diyeceğini bilemeyen bir hali vardı.
   “Bu adama, Mr. Astus’a güvendin mi?” dedi Harry.
   “Evet,” dedi Albus. “Ve onun asıl adı Greg-“
   “Gregory Mills, efendim,” dedi Astus. “Ama bana Astus demenizi isterim. Greg ismini oldum olası sevmemişimdir… Ayrıca Mr. şeklinde hitap etmenize gerek yoktur.”
   “Peki. Oğluma uçmayı öğrettiğini söylüyorsun-“
   “Hayır. Onun zaten uçmayı bildiğini, sadece bu yeteneğini nasıl kullanması gerektiğini bilmediğini söylüyorum. Artık, biliyor.”
   “Size yine de güvenmekte zorlanacağım Astus. Kusuruma bakmazsınız, öyle değil mi? Neticede-“
   “Oğlunuz… Tabii ki, bunu saygıyla karşılarım. Sizin yerinizde ben de olsam, bir anda çıkıvermiş bu yabancı adama güvenmezdim. Hele ki son yaşananları da düşünürsek… Rowen nasıl da sizi kandırmıştı…”
   Ortamdaki hava bir anda soğudu. Herkesin yüzünden gerginlik okunuyordu.
   “Evet! Yatma vaktiniz geldi çocuklar!” Mrs. Weasley araya girmese büyük bir tartışma kopabilirdi.
   “Sanırım benim de yatmam gerekiyor, öyle değil mi?” dedi Astus. “Nerede kalacağım?”
   “Kusurumuza bakma,” dedi Mrs. Weasley. Kocamı kaldırabilirsem, oraya bir yatak açabilirim sanırım.”
   “Size minnettarım,” dedi Astus kibarlıkla. “Eh, ben kalkayım artık.” Ayağa kalktı. Oturma odasındaki çürük bir sandalyeye oturmadan önce Harry’e baktı.
   “Emin olun, oğlunuz benim yanımda olduğu sürece güvene olacaktır. Ona en ufak bir zarar gelmesine izin vermem. Hayatım pahasına.”
   Harry kızsa mı, teşekkür etse mi bilemedi. Sessizce başını salladı.
   “İstediğiniz zaman, sizinle Neville’i aramaya başlayabiliriz.”


*


   Albus, James’i yanına alıp üst kata çıktılar. Birazdan da onları Lily ve Hugo izledi. Rose’la Nena da kendilerine ayrılan, eskiden Percie Weasley’nin kaldığı odaya geçtiler.
   Odalarına kurulduktan sonra, yatağına oturan Albus, Lily ve Hugo’ya baktı.
   “Söyleyin bakalım, mektubu hanginiz yazdı?”
   “Hugo,” dedi Lily. “Ona parolayı yazmayı unuttuğunu söyledim ama beni dinlemedi.” Hugo kızgınlıkla Lily’e baktı.
   “Öyle ama!” Lily devam etti. “Babama anlattım ben de durumu. Ernest’i kapıya koyma fikri aslında bana ait.” Gururla kollarını göğsünde birleştirdi.
   Albus kardeşine sarıldı.
   “Eh, yorucu bir gün oldu çocuklar,” dedi. Lily ve Hugo’nun yüzlerindeki hayal kırıklığı dolu ifadeyi görünce de ekledi, “Yarın size tüm maceramızı anlatacağım, söz.”
   Lily’le Hugo kapıyı kapatıp çıktılar. Albus da ışığı söndürüp yattı. Dışarıdan rüzgârın uğultusu hafifçe duyulurken, Neville Longbottom’un aklından bu kadar kolay çıktığına şaşırdı.


*


   Ertesi gün kahvaltıda hararetli bir tartışma dönüyordu.
   “Rowen her seferinde bizi kandırmanın bir yolunu buluyor,” dedi Harry.
   “Ben hâlâ şu yeni çocuktan şüpheleniyorum,” dedi Ron.
   “Üç kez kontrol ettim. Herhangi bir kılık değiştirme büyüsü kullanmıyor-“
   “Evet, ama Imperious lanetinin etkisinde olabilir.”
   “Hayır, öyle olsa bakışlarından anlaşılırdı.”
   “Her seferinde haklı olmanın bir yolunu buluyorsun.” Ron sıkıntıyla asasını yumurtasına vurdu. Yumurta hafifçe patladı, bir parçası odanın uçtaki duvarına yapıştı.
   “Gülme!” dedi Ron. Harry bir yandan eliyle ağzını kapatmaya çalışıyor, bir yandan da Ron’un hareketini taklit ediyordu.
   Albus da gülerek masaya oturdu.
   “James’i uyandıramadım.”
   Ginny merdivenlere doğru yürüdü. Üst kata “James! Kalk artık!” diye bağırdı.
   Birazdan yemeklerini yiyip oturma odasına geçtiler. Mr. Weasley yine büyücü radyosunu kurcalıyordu. Arada öksürüp banyoya koşturuyordu.
   “Çok yaşlandı,” dedi Mrs. Weasley üzüntüyle. “Bazen ne yaptığını unuttuğu oluyor.” Kreacher’a baktı. Kreacher ne yapılacağını anlayıp banyoya gitti. Lavaboyu her ne kadar büyüyle temizliyor olsa da, yaptığı işten bir hayli iğreniyordu.


*


   Öğle vaktinde bahçeye çıktılar. Astus çocukları düelloya çalıştırmak istemişti.
   “Gruplar halinde olacak düello. O yüzden ilk önce hanginiz atak, hanginiz savunma ve hanginiz destek görevini üstlenecek, bunu öğrenmemiz lazım… Rose, önce seni atak olarak kullanmak istiyorum. Albus, sen destek olacaksın. James, sana da savunma görevini veriyorum.”
    “Alt tarafı basit bir büyü düellosu.” demişti kızmıştı James. “Üç Büyücü Turnuvası değil.”
   “Rakibiniz öyle düşünmeyecek,” dedi Astus. “Kazanmak istemiyorsanız, sadece eğlenmek istiyorsanız, kendi halinizde çalışabilirsiniz de…”
   “Özür dileriz,” dedi Albus. “James öyle demek istemedi-”
   “Sen de Albus, ağabeyinin üzerine fazla gidiyorsun. Konuşmak istediği zaman James konuşabilir.”
   “Teşekkür ederim!” dedi James. Sinirle Albus’a baktı.
   Tüm gün, yarımşar saat molalarla düello hazırlıklarında geçti. Nena turnuvaya katılmak istemediğini söyleyerek, Lily ve Hugo’yla grubu izlemeye koyulmuştu. Çocuklar ise daha çok Albus’un uçacağı anı bekliyorlardı.
   Astus’un asasından kırmızı bir ışın çıktı. Işın büyüdü bir metre boyunda koca bir dalga olarak Rose’un üzerine gitti. Rose daha karşılık veremeden James kendini Rose’un önüne attı ve koruma büyüsüyle laneti geri çevirdi. Fakat Rose’un üzerine giden lanet bir tür şaşırtmacaydı.
   Rose, “Çekil önümden!” derken, asıl lanet Albus’un üzerine yöneldi.
   “Koruma onu!” Astus bağırmıştı.
   Lanet her ne kadar hızlı gelmese de Albus olduğu yere çivilenmişti. Astus’un bu laneti bir sebepten attığını biliyordu: Albus’un uçmasını istiyordu.
   Albus tüm isteğiyle yükselmek istedi. Sıçradı ve yere düşmemek için kendini sıktı. Rüzgar her ne kadar kendisini engellese de kendisini biraz daha yükseltmeyi başardı.
   “Lanet seni öldürebilir.”
   “NE?!” Albus istemsizce yukarı doğru fırladı. Lanet altından geçerken, sinirle, şu anda gülmekten olan Astus’a bakıyordu.
   “Korktuğun zaman ne kadar da iyi odaklanıyorsun,” dedi Astus. “Lanet seni öldürmeyecekti, sadece gıdıklayacaktı.”
   Albus yere inerken Lily’le Hugo onu alkışladı. “Çok komik…” dedi Albus.
   “Şimdi, bir kez da-“
   Sert bir gümbürtü duyuldu. Nena, Lily ve Hugo, Albus ve arkadaşlarının yanına koştu.
   GÜM!
   “NE OLUYOR?!” Ron sinirle bahçeye çıktı. “DORA, KES ŞUNU!”
   Dora, geçen sene Albus’un, savaştan sonra gördüğü Seherbaz’lardan birisiydi.
   Ron sert adımlarla kapıya doğru gitti. Parolayı söyledi ve kapı açıldı.
   “Özür dilerim Mr. Weasley,” dedi kız. “Parolayı unuttum.”
   “Bu kapıya sertçe vurman gerektiği anlamına gelmez,” dedi Ron.
   “Ses yükseltici büyüyü koyduğunuzu da…”
   “Unutmuşsun… Neyse, önemli değil. Ne için gelmiştin?”
   “Kötü bir haberim var,” dedi Dora. “Belki bunu içeride söylemem daha yerinde olur.”
   Ron bunu kabul edip, çocukları da içeri çağırdı. Albus kapıyı arkasından kapatırken, “Söyle bakalım, neymiş bu kötü haber?” dedi Ron.
   Harry, Hermione ve Ginny de Ron’un yanına gelmişlerdi.
   “Dün gece saldırıya uğradık!” dedi kız nefes nefese. “Saldırı çok ani oldu, sizleri çağırmaya v-vakit y-yoktu!”
   Harry kıza bir bardak su uzattı. Dora tek dikişte suyu içtikten sonra devam etti.
   “Kardeşim… K-kardeşim öldü!” Dora bunu saatlerce içinde tutuyormuş, soğukkanlılığını kaybetmemeye çalışıyormuş gibi görünüyordu. Ama işte sonunda, buraya kadar dayanabilmişti. Çığlık çığlığa ağlıyordu.
   Mrs. Weasley, “Çocuklar, sizin burada durmanıza gerek yok,” dedi. Lily ve Hugo’yu üst kata çıkardı. “Albus, siz de isterseniz gidebilirsiniz.”
   “Gitmesinler,” dedi Dora. “L-lütfen…”
   Mrs. Weasley şaşkınlıkla başını salladı.
   “Nena… Adı Nena olan hanginizdi?”
   Sarı saçlı kız bir adım öne çıktı. “Yanıma gel,” dedi Dora. Sandalyeden kalkıp kıza doğru eğildi. “D-dünkü saldırıda… dünkü saldırıda baban da vardı.”
   Nena durumu anlamamıştı. “Nasıl yani? Sizin yanınızda mı savaştı? Onu düzelttiniz mi?”
  James de bir adım öne çıkıp Nena’nın yanına geldi. Kızın elini tuttu.
   “Nena,” dedi Dora, “Dünkü saldırıda… babanı kaybettik…”

On Dördüncü Bölüm


ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM




Godric’in Mirası


   Aralık ayı yağmurla gelmişti. Hava artık eskisinden de kapalıydı. Kara bulutlar birbirlerinin üzerinde yorgun argın dönerken güneş ise arkalarda bir yere saklanmış istirahat ediyordu belli ki. Yasak Ormanın üzerinden birkaç Testral geçiyordu. Ormanın sık ağaçlıklarının altı görünmüyordu. Hagrid’in kulübesinin üzerinden duman daha yoğun çıkar olmuştu. Hogwarts pencerelerinin birine dikkatlice bakınca orada ders işleyen bir sınıf görebilirdiniz. İşte o sınıfta, Albus, Karanlık Sanatlar dersinde defterine bir şeyler karalıyordu. Malfoy’un yerine gelen profesörün sözlerini dinlemeyeli epey olmuştu. Baykuş tüyüyle bir şeyler çiziyordu. Onu düşüncelerinden uyandıran Ikesha’nın sesi oldu.
   “Elbette bir Patronus büyüsü henüz bizim sınıftakiler için uygun olmasa da bazı kimselerce, özellikle aşırı duygusal olanlar için, diğerlerine göre daha kolay yapılabilir.”
   “Aynen öyle!” dedi profesör. “Bunun bir örneği olan Harry Potter’ın oğlu ise ne şanslı ki şu an sınıfımızda… Eh, aklı başka yerde denebilir de.”
   “Sizi dinliyordum, efendim,” dedi Albus biraz ukalaca bir ses tonuyla. Ama sessizlik öyle ayinsel bir hava almıştı ki sınıfta, profesör sesini çıkarmamıştı.
   “Belki babanız size iyi bir Patronus’u nasıl ortaya çıkarabileceğinizi öğretmiştir. Eminim buna sizi çalıştırmıştır da-“
   “Evet,” dedi Albus. “Ama fazla küçüğüm, öyle değil mi? Babam bunu üçüncü sınıfta başarabilmişti. Hayatı tehlikedeyken-” Söylemişti işte… Baykuş tüyünü mürekkebine batırıp kafasını kaldırmadan defterine bir şeyler çizmeye devam etti. “Bırakın alelade bir Patronus’u, basit bir Lumos büyüsü yaparken bile oldukça zorlanıyorum.”
   “Anlıyorum,” dedi Profesör Whitfield. “Bunu ailenizle konuştunuz mu?”
   “Hayır,” diye kestirip attı Albus.
   “Ama-“
   Baykuş tüyünün ucunu sert bastırarak kâğıdın üzerinde koca bir leke bıraktı. “Efendim, amacım size işinizi öğretmek değil ama konumuza dönsek?”
   “Hay hay!” dedi profesör. “Lakin sizi dersten sonra odama bekliyor olacağım.”
   Albus içinden James’in hayranlık duyacağı bir küfür savurdu… O gün neden böyle yatağın tersinden kalkmış bir ruh hali içinde olduğunu bilmiyordu. İçinde bir sıkıntı vardı
   Ders bittikten sonra Profesör Whitfield’ın odasına girdi. Kapı aralıktı.
   İçerideki adam oldukça enerjikti. Bir sağa, bir sola dönüyor, yarım dakikada bir pencereden dışarı bakıyordu. Sanki birinden bir haber bekliyor gibiydi. Bir iki dakika sonra içeri giren Albus’u fark etti.
   “Lütfen, şöyle geçin Mr. Potter.” Yanındaki ahşap sandalyeyi çocuğun yanına itti.
   Albus biraz sıkıntı, biraz da merakla kendisine söyleneni yaptı. İçeri girene kadar Profesör Whitfield, Albus’un bugünkü davranışı hakkında konuşacakmış gibi hissediyordu ama şimdi aklı daha bir karışmıştı. Her şeyden önce Whitfield öfkeli, insanı azarlayacakmış gibi durmuyordu. Albus’la cidden bir konuda konuşmak istiyordu.
   Profesör odada bir sağa bir sola voltalar atmaya başladı. “Bunu kelimelere nasıl dökeceğimi bilmiyorum. Hatta bundan bahsetmem oldukça saçma kaçacaktır. Nasıl yapmalı…” Konuşmasını keserek odada biraz daha dönmeye başladı. Arada yine pencereden dışarı bakıyordu.
   “Sanırım gelmeyecek,” dedi.
   “Gelmeyecek olan nedir, efendim?”
   “Sonra, sonra… Mr. Potter, biliyorsunuz ki- nasıl desem…”
   Albus sinirlenmeye başlıyordu. Pencereye sürten fırtına camda çizikler açıyordu. Daha öğle saatinde olmalarına rağmen, akşam olmuş gibi hava iyice kararmıştı. Profesör kolunu ovuştururken Albus ister istemez kaygılandı.
   “Efendim, bir sorun mu var?” dedi içindeki sabırsız öfkeyi birkaç saniye daha tutabilmişti.
   “Var ya… Hiç gecikmezdi, ne oldu acaba?”
   Albus konuşmadı. Orada öylece gelecek olan şeyi –artık her neyse- beklemeye başladı profesör gibi. Sandalye de oldukça sertti hani. Belinin ağrıdığını hissetti. Ayağa kalktı. Odada dolanmaya başladı… Bu oda ne profesörlere ev sahipliği yapmıştı. ‘Lanetli oda’ olarak anılmıştı bir zamanlar. Her sene bir profesörün başına bir şeyler geliyordu. Babasının anlattıklarından aklında Gilderoy Lockhart isimli profesör kalmıştı. Sonunda adam St. Mungo’yu boylamıştı. Oldukça trajikomik bir olaydı aslında yaşadığı. Albus’un babası ve Ron’a bir Unutturma büyüsü yapmaya çalışırken, lanetten kendisi nasibini almıştı… Babası ona odanın içindeki Lockhart portrelerinden bahsetmişti. O odada Basilisk’in sesini duyduğu günü anlatmıştı ona…
   Bu oda başka profesörler de görmüştü elbette. İçlerinden açık ara en iyisi şu anda hayatta olmayan Remus Lupin’di. Keşke onu görebilseydi Albus. Onunla tanışmayı o kadar çok isterdi ki… Harry’e Patronus büyüsünü yapmayı bile o öğretmişti… Belki şu anda yaşasa, Albus’a da birkaç ipucu verirdi…
   Remus’u düşünen Albus’un aklına ister istemez Sirius geldi sonra. Çapulcular diye mırıldandı. Whitfield odada voltalar atmayı durdurmuştu, o bunları düşünürken. Albus’un da düşünceleri bir an için susmuştu.
   “Geldi işte,” dedi profesör. “Buna inanamıyorum! Gerçekten!
   Albus odaya biraz olsun ışık vurduğunu fark etti. Pencerenin ardındaki yağmur ve fırtına dinmişti. Güneş kara bulutların arasında hafiften sırıtmış, Hogwarts arazisinin üzerine sarı sarı ışıltılar düşürmeye başlamıştı.
   “Albus,” dedi Whitfield, “Buna gerçekten inanamıyorum!”
   Albus içinin hafiften kıpır kıpır ettiğini hissetti.
   “Üzgünüm profesör, bir arkadaşımın yüzünden geç kaldım.”
   Albus sese dönerken heyecanı biraz daha arttı.
   “İstediğiniz bitkileri getirdim.” Ikesha, Albus’a gülümsedi. Odaya vuran ışıltı iyiden iyiye artmıştı. “Hava açmış,” dedi kız.
   “Öyle ya,” dedi Whitfield. Kızın elindeki bitkileri aldı, döndü, yüzündeki sırıtmayı düşüremeyen Albus’un eline koydu.
   Albus elinden tüm vücuduna yayılan tuhaf bir sıcaklık hissetti. Parmak uçlarının yandığını hissediyordu ki, bitkileri yere düşürdü.
   Whitfield yerdeki bitkileri eline aldı. “Ms. Figg, siz de isterseniz bu gösteriyi izleyebilirsiniz. Şöyle geçmez misiniz?” Asasıyla bir sandalye de Ikesha’nın önüne uzattı. Albus kaşıyla ‘sakın’ der gibi bir işaret verdi kıza. Ikesha gülümseyerek oturmayı reddetti.
   “Mr. Potter, ben sıradan bir profesör değilim. Mr. Malfoy beni bir sebeple buraya çağırdı.”
   “Siz onun yerini doldurması gereken geçici bir profesör-“
   “Hayır, hayır… Draco Malfoy beni, size bunları göstermem için okula yolladı. Kendisi şu anda buradan epey uzakta,” dedi Albus’un soran bakışlarına yanıt olarak. “Konumuza dönersek… Görüyorsun ya Albus, ben sıradan biri değilim. Bir yeteneği gördüğümde tanırım… Hatta bu benim uzmanlık alanım bile diyebilirim… Bitkiyi elinizde tuttuğunuzda tam olarak ne hissettiniz?”
   “Sıcaklık,” dedi Albus.
   “Evet, deneyim başarılı olmuş!” Gülümsedi. Albus ve Ikesha anlamaz suratlarla profesöre bakıyorlardı hâlâ.
   “Deneyiniz nedir?” dedi Albus.
   “Bu bitkiler sadece belli bölgelerde yetişir. Oldukça nadirdir  ve diğerlerine kıyasla oldukça zor ayırt edilir. En bilge Bitkibilimci bile tam olarak emin olamaz.” Ikesha’ya döndü. “Müthiş bir iş çıkardınız Ms. Figg”
   Ikesha gülümsedi.
   “Sizde birden çok yetenek var, Mr. Potter,” dedi Whitfield. “Hatta babanızın bile imreneceği yetenekler bunlar… Birincisi uçabiliyorsunuz!”
   Albus şoka uğramıştı. Ikesha’yla birkaç saniye bakıştılar. Profesör bunu nasıl, nerden- Albus bundan arkadaşları dışında kimseye bahsetmemişti ki- Yoksa Ikesha-
   “Şaşkınlığınızı gayet anlayabiliyorum… Diğer yeteneğe gelirsek…” dedi hiç bozmadan devam eden profesör, “…hava durumuna doğrudan etki edebiliyorsunuz… Sanırım Mrs. Figg ile oldukça yakın bir arkadaşınız?”
   Albus’un kulakları kıpkırmızı kesildi. Ikesha’ya bakamıyordu.
   “Gördünüz, değil mi Mr. Potter? Az önce ne kadar kapalıydı hava, ama tam da Mrs. Figg geldiği anda güneş çıktı. Böyle tesadüflere çok ender rastlanılır. İsterseniz bunu kanıtlamak için sizi tekrar üzerek havayı yeniden değiştirebilirim-“
  “Buna gerek olduğunu sanmıyorum,” dedi Albus. Tuhaf hissediyordu. Ve şu Ikesha meselesini artık kapatsaydı…
   “Ve en önemli yeteneğinize gelirsek, Godric’in mirası olan bir yeteneğe sahipsiniz.”
   “Ne yeteneği?!” dedi Albus.
   “Bu bitkiye dokunduğunuzda vücudunuza bir sıcaklık geçmişti, öyle değil mİ?”
   Albus başını salladı.
   “Daha fazla söze gerek olduğunu sanmıyorum,” dedi Whitfield. “Sanırım işim burada bitti.”
   “Nasıl yani-“
   Albus daha cümlesini tamamlayamadan Whitfield’ın boyu küçülmeye başladı birden. Yüzü koyu bir renk alırken çirkin uzun burnu ortaya çıktı. Kolu eskisinden daha uzun olmuştu. Biraz daha küçülen adam şimdi Albus’un yarısı boya gelmişti. Çarşaf gibi dalgalanan kulakları, pütürlü burnu, nerdeyse yere değen kollarıyla tam bir cincüce olmuştu.
   “Yeteneğinizi bulmanız için bir arayışa gireceksiniz, Mr. Potter,” dedi adam şekil değiştirdikten sonra.
   “Siz bir cincücesiniz!”
   “Evvet!” dedi Whitfield. “Asıl adım Grubbly Punkbuster, Mr. Potter.”
   “Nasıl yani?” dedi Ikesha. “Dersimize bir cincüce mi giriyordu?”
   “Oldukça iyi eğitilmiş bir cincüce elbette!” dedi. “Şimdi- izninizle!”
   PUF!
   Cincüce buharlaşmıştı.


*


   “Ee, nasıl bir arayış olduğundan bahsetti mi bari?” diye sordu James.
   Albus, James, Ikesha, Rose, Nena, Scorpius, Cal ve Astus bir ağacın gölgeliğinde çimenlerin üzerine gelişi güzel oturmuşlardı. Dersler bitmiş, güneş ufukta batıyordu. Hogwarts arazisine turuncu-kızılımsı bir görüntü hâkimdi. Havada tuhaf bir yorgunluk vardı.
   “Hayır,” dedi Albus, Ikesha’ya bir saniyeliğine göz göze geldikten sonra.
   “Hmm… Bitkilerin adı ne demiştin, Iky?” diye sordu Rose.
   “Griff Otu.”
   “Adını daha önce duymamıştım.”
   “Bu imkânsız!” dedi hafif melodrama kaçan bir ses tonuyla Scorpius.
   Güldüler.
   “Peki, bu onun daha fazla derse girmeyeceğini mi gösteriyor şimdi?” diye sordu Astus.
   “Evet,” dedi Cal. Grupta pek sesi çıkan birisi değildi. “Profesör McGonagall’la Hagrid konuşurken duydum. Profesör Malfoy birkaç güne geri dönüyormuş.”
   “Acaba neden gitmişti?” dedi Nena. “Onunla ilgili bir şeyler duyabildin mi?”
   “Hayır,” dedi biraz düşündükten sonra Cal.
   “Ee, düello turnuvası ne durumda?” diye sordu neden sonra Astus. “Seçilecek kadar iyi çalıştınız mı?” Konuyu değiştirmişti.
   “Ben çalışmaya baktıklarına inanmıyorum,” dedi Scorpius. “Aileden gelen kana bakıyorlardır öncelikli olarak.”
   “Saçma,” diye kestirip attı James. “Artık bu işleri geride bırakmış olmaları lazım! Hâlâ kan muhabbeti…”
   “Evet, sıktı artık,” dedi Albus.
   Biraz sessizlik oldu. Grup, Siyah Göl’e bakıyor, düşünüyordu.
   “Hey!” James, bu bağırtısıyla dikkatleri kendine çekti.  Ayağa kalkıp, elini kolunu havada savurmaya başladı. “Snitch! Gel buraya!”
    Lakin altın top yakalanmak bilmiyordu.
   “Petrificus Totalus! Petrificus Totalus! Petrificus Totalus!” Rose’un büyüleri ardı ardına Snitch’i sıyırıyordu.
   “Gel buraya!”
   Altın Snitch son hızla Yasak Orman’a doğru yol almaya başladı. Nedendir bilinmez, sanki en önemli mesele buymuş gibi grup da James’in peşinden onu kovalamaya başladı. Biraz olsun heyecan iyi gelmiş gibiydi.
   “Reducto!”
   “HEY! ONU YAKALAMAYA ÇALIŞIYORUZ, PARÇALAMAYA DEĞİL!” James koşarken ağzından tükürükler saçıyordu.
   “Engorgio!” Büyütme büyüsü Altın Snitch’i sıyırmıştı.
   Astus etrafta gruptan başka kimse olmadığından emin olunca ayaklarını yerden kesti.
   “Onun üstüne binmek istiyorum!” diye bağıran Scorpius’un sesini kahkahalar takip etti.
   Uçan Astus’la birlikte grup yönünü batıya verdi, gölden uzaklaşıyorlardı. Hafif bir bayır tırmanıyorlardı şimdi.
   “Nasıl yakalayamıyorsun onu!” diye bağırdı James.
   “Uçabildiğim, iyi reflekslerim olduğu anlamına gelmez!”
   Koşunun gazıyla Albus da ayaklarını yerden kesmeyi başardı. Astus’un biraz daha yukarısına yükselmişti şimdi. “Babamdan biraz olsun Arayıcılık genleri bana geçmiş olsa bari…”
   O da yakalayamadı. İşin kötüsü ağaçlıklar sıklaştığından bir dal parçasına çarpıp kafayı gözü kırmamak için Astus’la beraber yeniden koşmak zorunda kaldılar. Snitch tekrar doğuya döndü.
   “Yasak Orman’ın bu kadar büyük olduğunu bilmiyordum!” diye bağırdı Nena. Herkes nefes nefeseydi.
   Derken büyük bir gümleme duyuldu. Grup durdu. Snitch de durdu. James bu sefer başarıyla Snitch’i yakaladı.
   GÜM!
   Bir ağacın önce çatırdama ardından yere düşme sesi duyuldu.
   GÜM!
   Bu gürültünün ardından bir kükreme sesi ve rüzgârı adeta fırlatan bir çift kanat sesi duyuldu.
   “Ne bu-“
   “Şşt!” Astus herkesi susturdu. “Galiba bu sesin neye ait olduğunu biliyorum… Ama çok tuhaf… Onlardan hâlâ bir tanesinin yaşıyor olması… Nesilleri tükendi sanıyordum…”
   Yasak Orman tekin olmayan bir yerdi. En ufak bir çıtırtı dahi insanın irkilmesini sağlardı. Lakin giderek yaklaşan bu ses, diğer tüm kısık sesleri bastırmıştı. Bir testral öterek havalandı.
   “Aa, bakın, Griffin otu,” dedi Ikesha fısıltılı sesiyle bağırmaya çalışarak.
   GÜM!
   “Griffin?” Scorpius şaşkındı. “Astus, yoksa-“
   GÜM!
   Ve devasa bir şekil grubun önüne indi. James, cebindeki Altın Snitch’in titremesini hissedebiliyordu.
   Yaratık turuncu bir renkteydi. Aslan yelesinin önünde bir tür kartal kafası vardı. Dört ayak üzerinde, bir ağacın çeyreği boyunda duruyordu. Kuyruğunda da aslan tüyü vardı. Pençelerinin en ufak hareketinde büyük gürültülü çatırdamalar duyuluyordu.
   “Bizim amblemdeki hayvana ne kadar benziyor!” dedi Cal. Şimdi tüm bakışlar çocuğa çevrilmişti.
   “O bir Griffin de ondan, moron,” dedi Astus. Grup koca Griffin’i bir kenara bırakmış, Astus’a bakıyordu şimdi.
   “Özür dilerim,” dedi Astus. “Bunu-“
   “Önemli değil.”
   “Bir dakika, Griffin diyorduk!” dedi James.
   Tüm gözler tekrar Griffin’e dönünce yaratık da onlara muazzam bir sesle öttü.
   “Sanırım, bu tam da kaçmamız gereken zaman!”
   James arkasına bakmadan koşmaya başlıyordu ki başka devasa bir vücuda çarpıp geri sekti. Sırtüstü yere düştü.
   “Hagrid?”
   Yaratık tekrar öterken, grup kulaklarını kapamak zorunda kaldı. Ama Hagrid buna alışık görünüyordu.
   “Sakin ol evlat, sakin ol!” Elindeki koca beyaz ölü bir geyiği tutarken, çocukların arasından geçip hayvanın yanına geldi. Hayvanı Griffin’in önüne fırlattı.
   Gruba döndü.
   “Sizin burada ne işiniz var?!”
   “Şeyy-“
   “Neyse, önemli değil,” dedi Hagrid. Yaratıktan bir homurtu duyuldu. “Şimdi geri çekilmemiz gerekiyor. Yemek yerken yanına beş metreden fazla yaklaşmak genelde ölüm demektir.”
   “Ne bu?” diye sordu Albus.
   “Bir Griffin!” dedi Hagrid heyecanla. “Onu burada birkaç hafta önce şansa buldum.” Zağar Fang kuyruğunu sallayarak Hagrid’in arkasından çıktı. Başını patilerinin arasına alıp yere yüzükoyun uzandı. Acılı iniltiler çıkarıyor, titriyordu.
   “Gelin,” dedi Hagrid. “Benim kulübeye gidelim, orada her şeyi anlatırım.”
   Bu habere sevinen Fang de doğrulup grubu takip etmeye başladı.
   “Eh, yol uzun biraz. Gidene kadar siz buraya nasıl geldiniz, onu anlatın bakayım,” dedi Hagrid.
   “Snitch,” dedi James.
   “Hepsi bu kadar mı?”
   “Öyle gibi. Arada cebimden çıkıp kovalamaca oynamayı sever. Bugün yine aynısını yaptı. Ama kendisine artık her ne olduysa, yakalayamadım. Hiçbirimiz yakalayamadık. O da bizi buraya kadar sürükledi.”
   Yasak Orman’ın üzerine karanlık iyice çökerken James bütün olayı anlattı. Astus’un nasıl uçtuğundan, Albus’un nasıl Astus’u geçtiğinden bahsetti. Rose’la dalga geçme şansını da yakalamıştı. Kızın tek bir büyüsü bile Snitch’e isabet etmemişti.
   “Turnuvada karşılaşırsak, görüşürüz,” dedi Rose. Nihayet açıklığa ulaşmışlardı. Birkaç adım ötede kulübenin bacasından tüten duman görünüyordu.
   “Bir dakika, kendimize karşı mı?”
   Rose gülümseyerek cevap vermedi. Anlaşılan James’i bu kadar korkutmak yetmişti ona.
   “Yeni bir çorba tarifi aldım Tom’dan. Onu yapıyordum,” dedi Hagrid. “Ama şeyy… sanırım hepiniz içeri sığmazsınız. Eh, ne yapalım, dışarıda yeriz, dimi?”
   Soğuk kendini gitgide belli etse de, Hagrid’i kırmak istemedi Albus. “Tabii ki, burada yeriz. Doğayla iç içe.”
   James gülmemek için kendini zor tuttu. Hagrid içeri girince de, “Doğayla iç içe, hah!” diyerek bir kahkaha koyuverdi.
   “Dışarıda eğleniyorsunuz, ha?” Hagrid iyi ki James’i duymamıştı.
   Birazdan küçük kâselerde, içi kahverengi bir sıvıyla kaplı çorbaları getirdi. Çorba suyunun üzerinde küçük küçük parçalar yüzüyordu.
   James kusmamaya çalışarak, “Enfes görünüyor!” dedi. Yüzü ise tam tersini söylüyordu elbette.
   “Eh, içelim o zaman!”
   Astus büyük bir iştahla yemeğe koyulurken onu şaşkınlıkla izledi Albus. O, bu kadar sevdiyse çorbayı, kötü değildi herhalde.
   Bir kaşık aldı. Boğazından gelen yanma hissiyle sert bir şekilde öksürdü. “Müthiş olmuş!”
   Hagrid de dâhil tüm grup kahkahalara boğulurken, Fang de ortada, biraz önce Hagrid’in yaktığı odunların etrafında kuyruğunu sallaya sallaya dönmeye başladı. Herkesin kendisine güldüğünü sanıyordu belli ki.
   “Ee, anlat bakalım, Griffin’i nasıl buldun?” dedi Astus. “Onlardan bir tane görmeyeli o kadar çok oldu ki… Hatırlıyorum, Godric Gryffindor’un da bir Griffin’i vardı. Hatta onunla bir savaşa çıktığını anlatmıştı bana annem. Evet, evet! O savaş sonunda da meşhur kılıcı kazanmıştı!”
   “Griffin’lerin yüzyıllarca yaşayabildiğini okumuştum,” dedi Rose. “Ah, evet! Şimdi hatırladım! Griffin Otu!”
   Albus tüm dikkatini Rose’a verdi.
   “Nasıl unuttum, anlamıyorum… Griffin Otu…”
   Tüm grup da Albus’la birlikte dikkatini Rose’a verdikten sonra, kız anlatmaya başladı.
   “Bir Griffin kullanıcısı olabilmek için türlü testlerden geçilirmiş zamanında,” dedi. “İlk test “arayış” olarak adlandırılır. Her kullanıcı bir çeşit arayışla bu hayvanı bulmuştur… İkinci aşama ona bakabildiğini kanıtlamak; bu da bir ay gibi bir süreye denk geliyor genelde. O bir ay boyunca yaratığı hayatta tutabilirsen –çünkü beslemesi çok zordur- üçüncü aşamaya geçebilirsin. Üçüncü test Griffin Otu testidir. Gerçek sahipler sadece ve sadece bitkiyi hissedebilenlerden seçilmiştir. Her kullanıcı farklı bir şey hissedermiş… Kimisi havada uçtuğunu hissederken, kimisi günlerce ağlarmış… Evet, baya farklı şekilde hissederlermiş.” Albus’a döndü. “Sen nasıl hissettin?”
   “Yanma duygusu… Çok sıcaktı bitki.”
   “Ve bu da bizi son aşamaya getiriyor… Sürücülük-” Rose birden sustu. “Sanırım bu kadar anlatmam yeter.”
   “Bu kadar mı?” dedi Albus. “Onu nasıl sürmem gerekiyor-“
   “Henüz buna karar vermedik,” dedi Ikesha. “Yaratığın ne kadar büyük olduğunu gördün. Bir yerini yaralayabilirsin.”
   “Bana bir şey olmaz-“
   “Olur!”
   Ikesha’nın kızgın ses tonuna karşılık olarak Rose, “Daha kötüsü var,” dedi. “Sürücülük… Griffin sürücülerinden sadece birkaç tanesi hayatını devam ettirebilmiştir. Son testi gerçekleştirebilen sadece birkaç sürücü vardır… Eh, onlardan biri de Godric Gryffindor’du.”
   “Bu bana anlattığın Griffin mi?” dedi Albus. “Hani Godric Gryffindor’un Mısır gezisinde karşılaştığı aslan?”
   “Galiba,” dedi Astus.
   “Sürücülüğe dönersek,” dedi Rose. Grup tekrar pür dikkat kızı dinlemeye koyuldu… “Bir Griffin sürücüsü olmak, Griffin gibi hissetmek demektir. Onun vücut sıcaklığı, onun kalp atışı, onun kan dolaşımı, sen onu sürerken sana geçer. Gerçekten vücudunu Griffin’e adapte edebilen kişiler sadece sürücü olabilir. Aksi takdirde bir kalp patlaması –muggle’ların kalp krizi dedikleri şey- ya da damarların kanı taşıyamayıp çatlaması sebebiyle… sürücüler yaşamlarını kaybederler.”
   “Of!” dedi sıkıntıyla Albus. “Bir Griffin kullanmayı o kadar çok isterdim ki-“
   “Haha, daha hayatında ilk defa görüyorsun,” dedi Scorpius.
   “Nasıl desem… Kendimi sanki yıllardır bunu hayal edermiş gibi hissediyorum, tuhaf değil mi?”
   “Cidden öyle,” dedi James.
   Daha Rose anlatmaya devam edecekti belli ki, ama onu durduran Astus olmuştu.
   “Can sıkıcı kişi olmak istemem ama artık ortak salona dönmemiz gerekiyor. McGonagall ya da başka bir profesör burada belirmeden önce ortak salona dönsek iyi ederiz…”
   Grup sıkıntıyla ayağa kalktı. Hagrid ortadaki ateşi söndürdü. Ardından grup Hagrid’e teşekkür ederken okul binasına doğru yürümeye koyuldu. Yalnız tam kapıdan geçmişlerken Albus unuttuğu bir şeyi hatırladı.
   “Bir dakika, Hagrid’in onu nasıl bulduğunu dinlemedik… Adama konuşma fırsatı vermemişiz.” Güldü.
   Ikesha kendi binası olan Ravenclaw’a gitmek için gruptan ayrıldı. Scorpius da aynı şekilde Slytherin zindanlarına doğru yola koyuldu. Geriye kalan Albus, James, Rose ve Astus da Gryffindor ortak salonuna çıktılar. O kadar koşturmacanın üzerine dinlendirici bir duş alan Albus kendi yatağına uzandı. Gözlerini kapadığı anda da rüyaya daldı. O şimdi bu kadar sakinken, bilmiyordu ki, başına neler gelecekti.
   Ama Astus biliyordu.