ON YEDİNCİ BÖLÜM
Parçalanmış Bir Yüz ve Kara Pelerinliler
Güne kar yağışıyla başladı Kovuk. Lakin yerler ıslak olduğundan kar taneleri suyla buluşur buluşmaz eriyiveriyorlardı. Kovuk bitkilerinin çoğu solmuş, ölmek üzereydi. Tüm bu zorluğa rağmen Weasley’ler ve Seherbazlar kovuk’u taşımak için var gücüyle çalışıyordu.
Seherbazların zorlandığını gören James şaşkındı. “Koca bir binayı taşımak bir hayli zor olsa gerek,” dedi. Sıkı sıkı kabanına sarılmıştı diğer çocuklar gibi.
O sırada ayağıyla ıslak toprağı eşeleyen Albus, Helena’yı düşünüyordu. Şu anda ona işkence ediliyor olabilirdi. Hatta öldürülmüş bile olabilirdi. Albus’un aklına gelen tek fikir Helena-Astus bağını kullanan Bellatrix’in genç adamı üzerine savunmasız çekeceği fikriydi.
“Birkaç güne sağ salim döneceklerdir,” diye onu teselli etti annesi Ginny. Dikkati bir an dağıldığı için bina sallanır gibi oldu.
“Dikkat edin bayan!”
Albus annesinin o sırada yaptığı büyüye yoğunlaşmakta epey zorlandığını biliyordu. O da Harry, Ron ve Hermione’yi düşünüyor olmalıydı. Her ne kadar oğlunu teselli etmeye çalışsa da kendisi de onların başlarına bir şeyler geleceğinden şüpheleniyordu.
“Annem nerde acaba?” dedi Nena. Elini yüzüne götürdü. Gözyaşını sildi.
Kimse bir açıklama yapamıyordu. Artık birbirlerine “Her şey iyi olacak,” bile diyemiyorlardı. Hepsi endişeliydi, hepsi korkuyordu.
Rüzgar biraz daha hiddetlendi. Albus’un içinde hafiften bu bilinmezliğe karşı öfke doğarken bulutlar daha da kümelendi. Kapkara bir gökyüzü öğle vaktinin ortasında Kovuk’un tam tepesine bardaktan boşanırcasına yağmur yağdırıyordu.
“Bu şartlar altında çalışmaları çok zor,” dedi Rose. Bir eliyle kapüşonuna sıkı sıkı tutunuyordu rüzgarda uçmasın diye.
Albus’un dikkati Rose’un sesiyle dağıldı. Bulutlar da öyle…
“Kendini iyi hissetmelisin,” diye fısıldadı kardeşinin kulağına James. Kuşkusuz o da çok etkilenmişti bu son olaylardan dolayı. Nena’yı seviyordu çünkü. Ve Albus, James’in sevgisinin iki dosttan daha öte olduğunu biliyordu.
James gökyüzüne baktı. “Bize yardım etmelisin.”
Zordu, cidden zordu. Biraz kendini bırakmaya, olanları düşünmemeye çalıştı. Hava durumuna böylesine etki edebilmesi olağanüstüydü ama şu anda ailesine yardım etmeliydi. Belki de asalarını eski binaya doğrultan büyücü ve cadılardan daha çok…
*
Öğle saatine doğru bina taşınma işlemi bitmişti. Aileler hızlıca hazırlanıp, çocukları okula göndermek için evden çıkmışlardı. Albus evden çıkmadan önce bir şeyler atıştıramadığı için karnı gurulduyordu. Bakanlıktan gelen araç herkesi aldıktan sonra, yola çıktı.
“Bunu senin için Mrs. Weasley hazırladı,” dedi annesi. Elindeki sandviçi gösterdi.
Albus, Mrs. Weasley’e ne kadar teşekkür etse azdı.
İstasyona tam vaktinde gelmişlerdi. Sabahki hava biraz daha yumuşamıştı şimdi. Kırmızı trenin bembeyaz bulutu vagonlarca uzanıyor, gidiyordu. İstasyonun tepesi kapalıydı ama dış perondan yağmur damlalarının sesi hala duyulabiliyordu.
Çocuklar sırayla trene binmeye başlamıştı. Herkes onları olabildiğince çabuk okula göndermeye çalışıyor gibiydi. Annesi onu sıkı sıkı sararken ister istemez biraz çekindi Albus. Orada herkes sakin bir şekilde yola koyulurken, Albus anne kuzusu bir çocuk gibi görünüyordu.
“Seni çok seviyorum,” dedi Ginny. Gözlerinin altı küçük torbalar gibi büzülmüştü. Kaşları olabildiğince yayık, endişeyle Albus’a bakıyordu. Albus trene binmeden önce, annesinin yüzündeki telaşlı ifadeyi görebilmişti. Ginny sanki oğluna bir şey söylemeye çalışıyor da, söyleyemiyormuş gibiydi.
Albus kapıdan girmek üzereydi ki, onun elini Venus tuttu. Ginny’nin yanında duruyor, ağzından çıkan beyaz buhar, trenin isli dumanına karışıyordu. Bir anlığına Ginny ve diğerlerine baktı.
“Bunu sana söylememem gerek biliyorum ama kendine dikkat etmelisin.” Derin bir nefes aldı. “Kimseden duymuş olma ama ben senin sırrını biliyorum. Ayrıca Helena’nın güvende olduğuna emin olabilirsin.” Gülümsedi.
“Fakat- Bunu nerden biliyorsunuz? Nasıl bu kadar emin olabilirsiniz?” dedi Albus. Venus, “Ben biliyorum,” dese bile yeterliydi.
“Çünkü Helena’yı tanırım.” Gözlerinden birkaç yaş damla döküldü. Ginny’e tekrar baktı. Onun duyamayacağı bir ses tonuyla “Helena benim kızım,” dedi.
Albus şaşkına dönmüştü. “Ve bunu başka kimse bilmiyor mu?” dedi.
“Evet.”
“Peki ya-“ Albus nefessiz kalmıştı. Göğsünün sıkıştığını hissediyordu. Astus, Venus ve Helena arasında nasıl bir ilişki vardı? Astus geri döner dönmez, Albus’un ona soracağı bir ton soru vardı. “Astus’la arasındaki bağ nedir, biliyor musunuz? Onu nereden-“
Venus’ün yüzü asılırken, hızla cevap verdi. Kendinden emin olmayan bir ses tonuyla, “Bilmiyorum,” dedi. Ayaklarını hızla siyah betona vuruyordu. “Ekspres kalkıyor. Çabucak içeri girmezsen, bütün sömestri bizimle beraber geçirmek zorunda kalacaksın.” Burnunu çekerek gülmeye zorladı kendini.
“Teşekkür ederim,” dedi Albus. “Girmeden son bir şey daha, benim sırrımı bildiğinizi söylediniz. Hangi sırdan bahsettiğinizi anlayamadım,” diye yalan söyledi.
“Yakında öğreneceksin,” diyerek göz kırptı Venus. Zorlu gülümsemesi titriyordu.
Albus kafasında yüzlerce soruyla Venus’e veda etti ve trene bindi. Venus’le ilgili hiçbir gerçeği bilmemek onu deli ediyordu. Onun sırrını bildiğini söylemişti. Ama nasıl bilebilirdi ki? Helena ve arkadaşları dahil kimseye anlatmamıştı bu sırrını Albus.
Bunu kimseye söylememeliydi.
*
Kompartımanda hava iyice karardı, akşam oldu. Yeşil çimler kayboldu. Ekspresin camı yağmur damlalarıyla dolmuştu. Dışarısı oldukça zor görünüyordu. Derken bir gümbürtü koptu. Tren sarsıldı.
“Ne oluyor?!” Rose endişeyle kalkıp, kafasını kompartıman kapısından çıkardı. “Hogwarts Ekspresi asla durmaz,” dedi. Diğer kompartımanlardaki meraklı sesler içeri doluyordu.
“Aslına bakarsan bir kez durmuş,” dedi Albus. “Ailelerimizin üçüncü senelerinde-“
“Ruh Emiciler!”
Ve sessizlik çöktü.
“Korkuyorum,” dedi Nena.
İlk patlama ön kompartımanda oldu. Gecenin içine dolan gürültü ve çığlıklar Albus’u da korkutuyordu. Cama baktı. Dışarısı görünmüyordu.
İkinci patlama daha yakın bir kompartımanda oldu. Belirsiz şekiller Albus ve diğerlerinin oturduğu kompartımana yaklaşıyordu. Albus kalbinin sıkıştığını hissetti. Hiç olmadığı kadar korkuyordu şimdi.
“ALBUS!”
Kimin bağırdığını göremedi. Her yer karardıkça kararıyordu. Lakin iki siluet, arkasında parlak sarı bir ışıkla yaklaşıyordu.
“ALBUS UYAN!”
Bu bir rüya olamazdı. Az önce kompartımana girmişti. Bütün gün boyunca uyumamıştı.
“AL!”
Astus’un parçalanmış kanlı yüzü, paramparça seyahat cübbesiyle içeri girdi. Arkasında Jack vardı. Asasının ucu kıvılcımla parlıyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse kıvılcımdan çok bir yıldırımı andırıyordu. Asanın ucunda garip bir elektrik akımı vardı.
Yoktan var oldu Venus.
“EXPECTO PATRONUM!”
“ALBUS UYAN NOLUR!”
*
Gecenin kör karanlığında Albus, Gryffindor erkekler yatakhanesinde uyandı. Derin soluklar alıyor, inanmayan gözlerle öğrencilere bakıyordu.
“Çok kötü görünüyor,” dedi bir ses.
Görüntü buğuluydu.
“Biri ışığı açabilir mi?”
“Lumos!”
Parlak ışık gözlerine vurunca orada, tüm öğrencileri gördü.
“Bizi çok korkuttun,” dedi Cal.
Albus beyninin patlayacağını hissediyordu adeta. Orada, James, Cal ve diğerleri başında dikilirken okula nasıl olup da bu kadar çabuk geldiğini kestiremiyordu. Kesinlikle okula girdiğini hatırlamıyordu. Ve bu bir rüya olamayacak kadar gerçekti de. Gryffindor odasının o kendine has rutubetli kokusu burnuna doluyordu.
“Ne oldu?” dedi korkuyla Albus. “Niye korktunuz?”
“Deli gibi sayıklıyordun kardeşim,” dedi James. “Kendi kendine konuşuyordun.”
“B-b-ben buraya nasıl geldiğimizi hatırlamıyorum.”
“Yani Seçmen Şapka’nın şarkısını, Profesör McGonagall’ın duyurusunu, testralleri… hiçbirini hatırlamadığına emin misin?”
“Öyle,” dedi Albus.
“Bu çok kötü,” dedi James.
Albus’un kulağına eğildi.
“Ben de hatırlamıyorum…”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder