ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Godric’in Mirası
Aralık ayı yağmurla gelmişti. Hava artık eskisinden de kapalıydı. Kara bulutlar birbirlerinin üzerinde yorgun argın dönerken güneş ise arkalarda bir yere saklanmış istirahat ediyordu belli ki. Yasak Ormanın üzerinden birkaç Testral geçiyordu. Ormanın sık ağaçlıklarının altı görünmüyordu. Hagrid’in kulübesinin üzerinden duman daha yoğun çıkar olmuştu. Hogwarts pencerelerinin birine dikkatlice bakınca orada ders işleyen bir sınıf görebilirdiniz. İşte o sınıfta, Albus, Karanlık Sanatlar dersinde defterine bir şeyler karalıyordu. Malfoy’un yerine gelen profesörün sözlerini dinlemeyeli epey olmuştu. Baykuş tüyüyle bir şeyler çiziyordu. Onu düşüncelerinden uyandıran Ikesha’nın sesi oldu.
“Elbette bir Patronus büyüsü henüz bizim sınıftakiler için uygun olmasa da bazı kimselerce, özellikle aşırı duygusal olanlar için, diğerlerine göre daha kolay yapılabilir.”
“Aynen öyle!” dedi profesör. “Bunun bir örneği olan Harry Potter’ın oğlu ise ne şanslı ki şu an sınıfımızda… Eh, aklı başka yerde denebilir de.”
“Sizi dinliyordum, efendim,” dedi Albus biraz ukalaca bir ses tonuyla. Ama sessizlik öyle ayinsel bir hava almıştı ki sınıfta, profesör sesini çıkarmamıştı.
“Belki babanız size iyi bir Patronus’u nasıl ortaya çıkarabileceğinizi öğretmiştir. Eminim buna sizi çalıştırmıştır da-“
“Evet,” dedi Albus. “Ama fazla küçüğüm, öyle değil mi? Babam bunu üçüncü sınıfta başarabilmişti. Hayatı tehlikedeyken-” Söylemişti işte… Baykuş tüyünü mürekkebine batırıp kafasını kaldırmadan defterine bir şeyler çizmeye devam etti. “Bırakın alelade bir Patronus’u, basit bir Lumos büyüsü yaparken bile oldukça zorlanıyorum.”
“Anlıyorum,” dedi Profesör Whitfield. “Bunu ailenizle konuştunuz mu?”
“Hayır,” diye kestirip attı Albus.
“Ama-“
Baykuş tüyünün ucunu sert bastırarak kâğıdın üzerinde koca bir leke bıraktı. “Efendim, amacım size işinizi öğretmek değil ama konumuza dönsek?”
“Hay hay!” dedi profesör. “Lakin sizi dersten sonra odama bekliyor olacağım.”
Albus içinden James’in hayranlık duyacağı bir küfür savurdu… O gün neden böyle yatağın tersinden kalkmış bir ruh hali içinde olduğunu bilmiyordu. İçinde bir sıkıntı vardı
Ders bittikten sonra Profesör Whitfield’ın odasına girdi. Kapı aralıktı.
İçerideki adam oldukça enerjikti. Bir sağa, bir sola dönüyor, yarım dakikada bir pencereden dışarı bakıyordu. Sanki birinden bir haber bekliyor gibiydi. Bir iki dakika sonra içeri giren Albus’u fark etti.
“Lütfen, şöyle geçin Mr. Potter.” Yanındaki ahşap sandalyeyi çocuğun yanına itti.
Albus biraz sıkıntı, biraz da merakla kendisine söyleneni yaptı. İçeri girene kadar Profesör Whitfield, Albus’un bugünkü davranışı hakkında konuşacakmış gibi hissediyordu ama şimdi aklı daha bir karışmıştı. Her şeyden önce Whitfield öfkeli, insanı azarlayacakmış gibi durmuyordu. Albus’la cidden bir konuda konuşmak istiyordu.
Profesör odada bir sağa bir sola voltalar atmaya başladı. “Bunu kelimelere nasıl dökeceğimi bilmiyorum. Hatta bundan bahsetmem oldukça saçma kaçacaktır. Nasıl yapmalı…” Konuşmasını keserek odada biraz daha dönmeye başladı. Arada yine pencereden dışarı bakıyordu.
“Sanırım gelmeyecek,” dedi.
“Gelmeyecek olan nedir, efendim?”
“Sonra, sonra… Mr. Potter, biliyorsunuz ki- nasıl desem…”
Albus sinirlenmeye başlıyordu. Pencereye sürten fırtına camda çizikler açıyordu. Daha öğle saatinde olmalarına rağmen, akşam olmuş gibi hava iyice kararmıştı. Profesör kolunu ovuştururken Albus ister istemez kaygılandı.
“Efendim, bir sorun mu var?” dedi içindeki sabırsız öfkeyi birkaç saniye daha tutabilmişti.
“Var ya… Hiç gecikmezdi, ne oldu acaba?”
Albus konuşmadı. Orada öylece gelecek olan şeyi –artık her neyse- beklemeye başladı profesör gibi. Sandalye de oldukça sertti hani. Belinin ağrıdığını hissetti. Ayağa kalktı. Odada dolanmaya başladı… Bu oda ne profesörlere ev sahipliği yapmıştı. ‘Lanetli oda’ olarak anılmıştı bir zamanlar. Her sene bir profesörün başına bir şeyler geliyordu. Babasının anlattıklarından aklında Gilderoy Lockhart isimli profesör kalmıştı. Sonunda adam St. Mungo’yu boylamıştı. Oldukça trajikomik bir olaydı aslında yaşadığı. Albus’un babası ve Ron’a bir Unutturma büyüsü yapmaya çalışırken, lanetten kendisi nasibini almıştı… Babası ona odanın içindeki Lockhart portrelerinden bahsetmişti. O odada Basilisk’in sesini duyduğu günü anlatmıştı ona…
Bu oda başka profesörler de görmüştü elbette. İçlerinden açık ara en iyisi şu anda hayatta olmayan Remus Lupin’di. Keşke onu görebilseydi Albus. Onunla tanışmayı o kadar çok isterdi ki… Harry’e Patronus büyüsünü yapmayı bile o öğretmişti… Belki şu anda yaşasa, Albus’a da birkaç ipucu verirdi…
Remus’u düşünen Albus’un aklına ister istemez Sirius geldi sonra. Çapulcular diye mırıldandı. Whitfield odada voltalar atmayı durdurmuştu, o bunları düşünürken. Albus’un da düşünceleri bir an için susmuştu.
“Geldi işte,” dedi profesör. “Buna inanamıyorum! Gerçekten!”
Albus odaya biraz olsun ışık vurduğunu fark etti. Pencerenin ardındaki yağmur ve fırtına dinmişti. Güneş kara bulutların arasında hafiften sırıtmış, Hogwarts arazisinin üzerine sarı sarı ışıltılar düşürmeye başlamıştı.
“Albus,” dedi Whitfield, “Buna gerçekten inanamıyorum!”
Albus içinin hafiften kıpır kıpır ettiğini hissetti.
“Üzgünüm profesör, bir arkadaşımın yüzünden geç kaldım.”
Albus sese dönerken heyecanı biraz daha arttı.
“İstediğiniz bitkileri getirdim.” Ikesha, Albus’a gülümsedi. Odaya vuran ışıltı iyiden iyiye artmıştı. “Hava açmış,” dedi kız.
“Öyle ya,” dedi Whitfield. Kızın elindeki bitkileri aldı, döndü, yüzündeki sırıtmayı düşüremeyen Albus’un eline koydu.
Albus elinden tüm vücuduna yayılan tuhaf bir sıcaklık hissetti. Parmak uçlarının yandığını hissediyordu ki, bitkileri yere düşürdü.
Whitfield yerdeki bitkileri eline aldı. “Ms. Figg, siz de isterseniz bu gösteriyi izleyebilirsiniz. Şöyle geçmez misiniz?” Asasıyla bir sandalye de Ikesha’nın önüne uzattı. Albus kaşıyla ‘sakın’ der gibi bir işaret verdi kıza. Ikesha gülümseyerek oturmayı reddetti.
“Mr. Potter, ben sıradan bir profesör değilim. Mr. Malfoy beni bir sebeple buraya çağırdı.”
“Siz onun yerini doldurması gereken geçici bir profesör-“
“Hayır, hayır… Draco Malfoy beni, size bunları göstermem için okula yolladı. Kendisi şu anda buradan epey uzakta,” dedi Albus’un soran bakışlarına yanıt olarak. “Konumuza dönersek… Görüyorsun ya Albus, ben sıradan biri değilim. Bir yeteneği gördüğümde tanırım… Hatta bu benim uzmanlık alanım bile diyebilirim… Bitkiyi elinizde tuttuğunuzda tam olarak ne hissettiniz?”
“Sıcaklık,” dedi Albus.
“Evet, deneyim başarılı olmuş!” Gülümsedi. Albus ve Ikesha anlamaz suratlarla profesöre bakıyorlardı hâlâ.
“Deneyiniz nedir?” dedi Albus.
“Bu bitkiler sadece belli bölgelerde yetişir. Oldukça nadirdir ve diğerlerine kıyasla oldukça zor ayırt edilir. En bilge Bitkibilimci bile tam olarak emin olamaz.” Ikesha’ya döndü. “Müthiş bir iş çıkardınız Ms. Figg”
Ikesha gülümsedi.
“Sizde birden çok yetenek var, Mr. Potter,” dedi Whitfield. “Hatta babanızın bile imreneceği yetenekler bunlar… Birincisi uçabiliyorsunuz!”
Albus şoka uğramıştı. Ikesha’yla birkaç saniye bakıştılar. Profesör bunu nasıl, nerden- Albus bundan arkadaşları dışında kimseye bahsetmemişti ki- Yoksa Ikesha-
“Şaşkınlığınızı gayet anlayabiliyorum… Diğer yeteneğe gelirsek…” dedi hiç bozmadan devam eden profesör, “…hava durumuna doğrudan etki edebiliyorsunuz… Sanırım Mrs. Figg ile oldukça yakın bir arkadaşınız?”
Albus’un kulakları kıpkırmızı kesildi. Ikesha’ya bakamıyordu.
“Gördünüz, değil mi Mr. Potter? Az önce ne kadar kapalıydı hava, ama tam da Mrs. Figg geldiği anda güneş çıktı. Böyle tesadüflere çok ender rastlanılır. İsterseniz bunu kanıtlamak için sizi tekrar üzerek havayı yeniden değiştirebilirim-“
“Buna gerek olduğunu sanmıyorum,” dedi Albus. Tuhaf hissediyordu. Ve şu Ikesha meselesini artık kapatsaydı…
“Ve en önemli yeteneğinize gelirsek, Godric’in mirası olan bir yeteneğe sahipsiniz.”
“Ne yeteneği?!” dedi Albus.
“Bu bitkiye dokunduğunuzda vücudunuza bir sıcaklık geçmişti, öyle değil mİ?”
Albus başını salladı.
“Daha fazla söze gerek olduğunu sanmıyorum,” dedi Whitfield. “Sanırım işim burada bitti.”
“Nasıl yani-“
Albus daha cümlesini tamamlayamadan Whitfield’ın boyu küçülmeye başladı birden. Yüzü koyu bir renk alırken çirkin uzun burnu ortaya çıktı. Kolu eskisinden daha uzun olmuştu. Biraz daha küçülen adam şimdi Albus’un yarısı boya gelmişti. Çarşaf gibi dalgalanan kulakları, pütürlü burnu, nerdeyse yere değen kollarıyla tam bir cincüce olmuştu.
“Yeteneğinizi bulmanız için bir arayışa gireceksiniz, Mr. Potter,” dedi adam şekil değiştirdikten sonra.
“Siz bir cincücesiniz!”
“Evvet!” dedi Whitfield. “Asıl adım Grubbly Punkbuster, Mr. Potter.”
“Nasıl yani?” dedi Ikesha. “Dersimize bir cincüce mi giriyordu?”
“Oldukça iyi eğitilmiş bir cincüce elbette!” dedi. “Şimdi- izninizle!”
PUF!
Cincüce buharlaşmıştı.
*
“Ee, nasıl bir arayış olduğundan bahsetti mi bari?” diye sordu James.
Albus, James, Ikesha, Rose, Nena, Scorpius, Cal ve Astus bir ağacın gölgeliğinde çimenlerin üzerine gelişi güzel oturmuşlardı. Dersler bitmiş, güneş ufukta batıyordu. Hogwarts arazisine turuncu-kızılımsı bir görüntü hâkimdi. Havada tuhaf bir yorgunluk vardı.
“Hayır,” dedi Albus, Ikesha’ya bir saniyeliğine göz göze geldikten sonra.
“Hmm… Bitkilerin adı ne demiştin, Iky?” diye sordu Rose.
“Griff Otu.”
“Adını daha önce duymamıştım.”
“Bu imkânsız!” dedi hafif melodrama kaçan bir ses tonuyla Scorpius.
Güldüler.
“Peki, bu onun daha fazla derse girmeyeceğini mi gösteriyor şimdi?” diye sordu Astus.
“Evet,” dedi Cal. Grupta pek sesi çıkan birisi değildi. “Profesör McGonagall’la Hagrid konuşurken duydum. Profesör Malfoy birkaç güne geri dönüyormuş.”
“Acaba neden gitmişti?” dedi Nena. “Onunla ilgili bir şeyler duyabildin mi?”
“Hayır,” dedi biraz düşündükten sonra Cal.
“Ee, düello turnuvası ne durumda?” diye sordu neden sonra Astus. “Seçilecek kadar iyi çalıştınız mı?” Konuyu değiştirmişti.
“Ben çalışmaya baktıklarına inanmıyorum,” dedi Scorpius. “Aileden gelen kana bakıyorlardır öncelikli olarak.”
“Saçma,” diye kestirip attı James. “Artık bu işleri geride bırakmış olmaları lazım! Hâlâ kan muhabbeti…”
“Evet, sıktı artık,” dedi Albus.
Biraz sessizlik oldu. Grup, Siyah Göl’e bakıyor, düşünüyordu.
“Hey!” James, bu bağırtısıyla dikkatleri kendine çekti. Ayağa kalkıp, elini kolunu havada savurmaya başladı. “Snitch! Gel buraya!”
Lakin altın top yakalanmak bilmiyordu.
“Petrificus Totalus! Petrificus Totalus! Petrificus Totalus!” Rose’un büyüleri ardı ardına Snitch’i sıyırıyordu.
“Gel buraya!”
Altın Snitch son hızla Yasak Orman’a doğru yol almaya başladı. Nedendir bilinmez, sanki en önemli mesele buymuş gibi grup da James’in peşinden onu kovalamaya başladı. Biraz olsun heyecan iyi gelmiş gibiydi.
“Reducto!”
“HEY! ONU YAKALAMAYA ÇALIŞIYORUZ, PARÇALAMAYA DEĞİL!” James koşarken ağzından tükürükler saçıyordu.
“Engorgio!” Büyütme büyüsü Altın Snitch’i sıyırmıştı.
Astus etrafta gruptan başka kimse olmadığından emin olunca ayaklarını yerden kesti.
“Onun üstüne binmek istiyorum!” diye bağıran Scorpius’un sesini kahkahalar takip etti.
Uçan Astus’la birlikte grup yönünü batıya verdi, gölden uzaklaşıyorlardı. Hafif bir bayır tırmanıyorlardı şimdi.
“Nasıl yakalayamıyorsun onu!” diye bağırdı James.
“Uçabildiğim, iyi reflekslerim olduğu anlamına gelmez!”
Koşunun gazıyla Albus da ayaklarını yerden kesmeyi başardı. Astus’un biraz daha yukarısına yükselmişti şimdi. “Babamdan biraz olsun Arayıcılık genleri bana geçmiş olsa bari…”
O da yakalayamadı. İşin kötüsü ağaçlıklar sıklaştığından bir dal parçasına çarpıp kafayı gözü kırmamak için Astus’la beraber yeniden koşmak zorunda kaldılar. Snitch tekrar doğuya döndü.
“Yasak Orman’ın bu kadar büyük olduğunu bilmiyordum!” diye bağırdı Nena. Herkes nefes nefeseydi.
Derken büyük bir gümleme duyuldu. Grup durdu. Snitch de durdu. James bu sefer başarıyla Snitch’i yakaladı.
GÜM!
Bir ağacın önce çatırdama ardından yere düşme sesi duyuldu.
GÜM!
Bu gürültünün ardından bir kükreme sesi ve rüzgârı adeta fırlatan bir çift kanat sesi duyuldu.
“Ne bu-“
“Şşt!” Astus herkesi susturdu. “Galiba bu sesin neye ait olduğunu biliyorum… Ama çok tuhaf… Onlardan hâlâ bir tanesinin yaşıyor olması… Nesilleri tükendi sanıyordum…”
Yasak Orman tekin olmayan bir yerdi. En ufak bir çıtırtı dahi insanın irkilmesini sağlardı. Lakin giderek yaklaşan bu ses, diğer tüm kısık sesleri bastırmıştı. Bir testral öterek havalandı.
“Aa, bakın, Griffin otu,” dedi Ikesha fısıltılı sesiyle bağırmaya çalışarak.
GÜM!
“Griffin?” Scorpius şaşkındı. “Astus, yoksa-“
GÜM!
Ve devasa bir şekil grubun önüne indi. James, cebindeki Altın Snitch’in titremesini hissedebiliyordu.
Yaratık turuncu bir renkteydi. Aslan yelesinin önünde bir tür kartal kafası vardı. Dört ayak üzerinde, bir ağacın çeyreği boyunda duruyordu. Kuyruğunda da aslan tüyü vardı. Pençelerinin en ufak hareketinde büyük gürültülü çatırdamalar duyuluyordu.
“Bizim amblemdeki hayvana ne kadar benziyor!” dedi Cal. Şimdi tüm bakışlar çocuğa çevrilmişti.
“O bir Griffin de ondan, moron,” dedi Astus. Grup koca Griffin’i bir kenara bırakmış, Astus’a bakıyordu şimdi.
“Özür dilerim,” dedi Astus. “Bunu-“
“Önemli değil.”
“Bir dakika, Griffin diyorduk!” dedi James.
Tüm gözler tekrar Griffin’e dönünce yaratık da onlara muazzam bir sesle öttü.
“Sanırım, bu tam da kaçmamız gereken zaman!”
James arkasına bakmadan koşmaya başlıyordu ki başka devasa bir vücuda çarpıp geri sekti. Sırtüstü yere düştü.
“Hagrid?”
Yaratık tekrar öterken, grup kulaklarını kapamak zorunda kaldı. Ama Hagrid buna alışık görünüyordu.
“Sakin ol evlat, sakin ol!” Elindeki koca beyaz ölü bir geyiği tutarken, çocukların arasından geçip hayvanın yanına geldi. Hayvanı Griffin’in önüne fırlattı.
Gruba döndü.
“Sizin burada ne işiniz var?!”
“Şeyy-“
“Neyse, önemli değil,” dedi Hagrid. Yaratıktan bir homurtu duyuldu. “Şimdi geri çekilmemiz gerekiyor. Yemek yerken yanına beş metreden fazla yaklaşmak genelde ölüm demektir.”
“Ne bu?” diye sordu Albus.
“Bir Griffin!” dedi Hagrid heyecanla. “Onu burada birkaç hafta önce şansa buldum.” Zağar Fang kuyruğunu sallayarak Hagrid’in arkasından çıktı. Başını patilerinin arasına alıp yere yüzükoyun uzandı. Acılı iniltiler çıkarıyor, titriyordu.
“Gelin,” dedi Hagrid. “Benim kulübeye gidelim, orada her şeyi anlatırım.”
Bu habere sevinen Fang de doğrulup grubu takip etmeye başladı.
“Eh, yol uzun biraz. Gidene kadar siz buraya nasıl geldiniz, onu anlatın bakayım,” dedi Hagrid.
“Snitch,” dedi James.
“Hepsi bu kadar mı?”
“Öyle gibi. Arada cebimden çıkıp kovalamaca oynamayı sever. Bugün yine aynısını yaptı. Ama kendisine artık her ne olduysa, yakalayamadım. Hiçbirimiz yakalayamadık. O da bizi buraya kadar sürükledi.”
Yasak Orman’ın üzerine karanlık iyice çökerken James bütün olayı anlattı. Astus’un nasıl uçtuğundan, Albus’un nasıl Astus’u geçtiğinden bahsetti. Rose’la dalga geçme şansını da yakalamıştı. Kızın tek bir büyüsü bile Snitch’e isabet etmemişti.
“Turnuvada karşılaşırsak, görüşürüz,” dedi Rose. Nihayet açıklığa ulaşmışlardı. Birkaç adım ötede kulübenin bacasından tüten duman görünüyordu.
“Bir dakika, kendimize karşı mı?”
Rose gülümseyerek cevap vermedi. Anlaşılan James’i bu kadar korkutmak yetmişti ona.
“Yeni bir çorba tarifi aldım Tom’dan. Onu yapıyordum,” dedi Hagrid. “Ama şeyy… sanırım hepiniz içeri sığmazsınız. Eh, ne yapalım, dışarıda yeriz, dimi?”
Soğuk kendini gitgide belli etse de, Hagrid’i kırmak istemedi Albus. “Tabii ki, burada yeriz. Doğayla iç içe.”
James gülmemek için kendini zor tuttu. Hagrid içeri girince de, “Doğayla iç içe, hah!” diyerek bir kahkaha koyuverdi.
“Dışarıda eğleniyorsunuz, ha?” Hagrid iyi ki James’i duymamıştı.
Birazdan küçük kâselerde, içi kahverengi bir sıvıyla kaplı çorbaları getirdi. Çorba suyunun üzerinde küçük küçük parçalar yüzüyordu.
James kusmamaya çalışarak, “Enfes görünüyor!” dedi. Yüzü ise tam tersini söylüyordu elbette.
“Eh, içelim o zaman!”
Astus büyük bir iştahla yemeğe koyulurken onu şaşkınlıkla izledi Albus. O, bu kadar sevdiyse çorbayı, kötü değildi herhalde.
Bir kaşık aldı. Boğazından gelen yanma hissiyle sert bir şekilde öksürdü. “Müthiş olmuş!”
Hagrid de dâhil tüm grup kahkahalara boğulurken, Fang de ortada, biraz önce Hagrid’in yaktığı odunların etrafında kuyruğunu sallaya sallaya dönmeye başladı. Herkesin kendisine güldüğünü sanıyordu belli ki.
“Ee, anlat bakalım, Griffin’i nasıl buldun?” dedi Astus. “Onlardan bir tane görmeyeli o kadar çok oldu ki… Hatırlıyorum, Godric Gryffindor’un da bir Griffin’i vardı. Hatta onunla bir savaşa çıktığını anlatmıştı bana annem. Evet, evet! O savaş sonunda da meşhur kılıcı kazanmıştı!”
“Griffin’lerin yüzyıllarca yaşayabildiğini okumuştum,” dedi Rose. “Ah, evet! Şimdi hatırladım! Griffin Otu!”
Albus tüm dikkatini Rose’a verdi.
“Nasıl unuttum, anlamıyorum… Griffin Otu…”
Tüm grup da Albus’la birlikte dikkatini Rose’a verdikten sonra, kız anlatmaya başladı.
“Bir Griffin kullanıcısı olabilmek için türlü testlerden geçilirmiş zamanında,” dedi. “İlk test “arayış” olarak adlandırılır. Her kullanıcı bir çeşit arayışla bu hayvanı bulmuştur… İkinci aşama ona bakabildiğini kanıtlamak; bu da bir ay gibi bir süreye denk geliyor genelde. O bir ay boyunca yaratığı hayatta tutabilirsen –çünkü beslemesi çok zordur- üçüncü aşamaya geçebilirsin. Üçüncü test Griffin Otu testidir. Gerçek sahipler sadece ve sadece bitkiyi hissedebilenlerden seçilmiştir. Her kullanıcı farklı bir şey hissedermiş… Kimisi havada uçtuğunu hissederken, kimisi günlerce ağlarmış… Evet, baya farklı şekilde hissederlermiş.” Albus’a döndü. “Sen nasıl hissettin?”
“Yanma duygusu… Çok sıcaktı bitki.”
“Ve bu da bizi son aşamaya getiriyor… Sürücülük-” Rose birden sustu. “Sanırım bu kadar anlatmam yeter.”
“Bu kadar mı?” dedi Albus. “Onu nasıl sürmem gerekiyor-“
“Henüz buna karar vermedik,” dedi Ikesha. “Yaratığın ne kadar büyük olduğunu gördün. Bir yerini yaralayabilirsin.”
“Bana bir şey olmaz-“
“Olur!”
Ikesha’nın kızgın ses tonuna karşılık olarak Rose, “Daha kötüsü var,” dedi. “Sürücülük… Griffin sürücülerinden sadece birkaç tanesi hayatını devam ettirebilmiştir. Son testi gerçekleştirebilen sadece birkaç sürücü vardır… Eh, onlardan biri de Godric Gryffindor’du.”
“Bu bana anlattığın Griffin mi?” dedi Albus. “Hani Godric Gryffindor’un Mısır gezisinde karşılaştığı aslan?”
“Galiba,” dedi Astus.
“Sürücülüğe dönersek,” dedi Rose. Grup tekrar pür dikkat kızı dinlemeye koyuldu… “Bir Griffin sürücüsü olmak, Griffin gibi hissetmek demektir. Onun vücut sıcaklığı, onun kalp atışı, onun kan dolaşımı, sen onu sürerken sana geçer. Gerçekten vücudunu Griffin’e adapte edebilen kişiler sadece sürücü olabilir. Aksi takdirde bir kalp patlaması –muggle’ların kalp krizi dedikleri şey- ya da damarların kanı taşıyamayıp çatlaması sebebiyle… sürücüler yaşamlarını kaybederler.”
“Of!” dedi sıkıntıyla Albus. “Bir Griffin kullanmayı o kadar çok isterdim ki-“
“Haha, daha hayatında ilk defa görüyorsun,” dedi Scorpius.
“Nasıl desem… Kendimi sanki yıllardır bunu hayal edermiş gibi hissediyorum, tuhaf değil mi?”
“Cidden öyle,” dedi James.
Daha Rose anlatmaya devam edecekti belli ki, ama onu durduran Astus olmuştu.
“Can sıkıcı kişi olmak istemem ama artık ortak salona dönmemiz gerekiyor. McGonagall ya da başka bir profesör burada belirmeden önce ortak salona dönsek iyi ederiz…”
Grup sıkıntıyla ayağa kalktı. Hagrid ortadaki ateşi söndürdü. Ardından grup Hagrid’e teşekkür ederken okul binasına doğru yürümeye koyuldu. Yalnız tam kapıdan geçmişlerken Albus unuttuğu bir şeyi hatırladı.
“Bir dakika, Hagrid’in onu nasıl bulduğunu dinlemedik… Adama konuşma fırsatı vermemişiz.” Güldü.
Ikesha kendi binası olan Ravenclaw’a gitmek için gruptan ayrıldı. Scorpius da aynı şekilde Slytherin zindanlarına doğru yola koyuldu. Geriye kalan Albus, James, Rose ve Astus da Gryffindor ortak salonuna çıktılar. O kadar koşturmacanın üzerine dinlendirici bir duş alan Albus kendi yatağına uzandı. Gözlerini kapadığı anda da rüyaya daldı. O şimdi bu kadar sakinken, bilmiyordu ki, başına neler gelecekti.
Ama Astus biliyordu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder