ALTINCI BÖLÜM
Astus
O geceyi tam olarak hatırlayamıyordu…
Alevler içinde yanan binaya bakıyordu. Biri orta yaşlarında, diğeri küçük olan büyücüyü izlediğini hatırlıyordu.
Birisi donuk bakışlarla şimdiden kömür olmuş yapıya, diğeri de boş ifadeli adama bakıyordu…
“O” ise gülümsüyordu… Siyah saçları omuzlarından sarkıyor, aynı renkteki gözleri ise ifadesiz bakıyordu.
Birisi “İsteğimi yerine getirdiğiniz için ödüllendireceksiniz,” demişti. Sesin sahibini hatırlayamıyordu. Sadece o sesi, sanki kendisi söylemiş gibi kulaklarında duyuyordu… Birisinin sesini hatırlamadığında ve sadece o kişinin dediklerini hatırladığında olduğu gibi… Bir kitabı içinden okuduğunda olduğu gibi…
Bir yılan…
Bir testral…
Ağlayan bir çocuk…
Alevler içindeki kulübe…
Gökyüzünde özgüce uçmak…
*
“LANET OLSUN!”
Çimlerin üzerinde sırtüstü uzanan Albus, elini güneş ışınlarını engellemek için yüzünün önüne getirdi. Yattığı yerden doğruldu. Bir arkadaşı onun koluna girerek, çocuğu ayağa kaldırdı.
“Albus? İyi misin?” Kendisine yardım eden çocuğa teşekkür edip, biraz önce gelmişe benzeyen James’in sesine döndü.
“Senin burada ne işin var?” dedi Albus. Güneş gözlerini kamaştırıyordu. Etrafı doğru düzgün görebilmek için biraz beklemesi gerekti.
“Rose yardıma ihtiyacı olduğunu söyledi.” Albus’un kulağına doğru eğildi. “Yine rüya görmüşsün…”
Nihayet ışık biraz olsun çekildiğinde etrafındaki yüzleri görebildi. James endişeyle ona bakıyordu. Rose hemen yanındaydı. Etrafları küçük bir kalabalıkla çevrilmişti. Olayı merak eden öğrenciler başına üşüşmüş olmalıydı. Gözleriyle Cal’ı aradı. En son onunla konuşmuştu.
İşte, orada duruyordu. Yanına yürüdü. Ağabeyi ve kuzeninin şaşkın bakışları altında konuştu. “Demin ne oldu?”
“Ş-şey-“
“Albus? O kim?!“
“Şu saçma korumacı tavrını kes. Merlin aşkına!” James, kardeşinin beklenmeyen öfkeli sesiyle sustu.
“Doğrusunu istersen, ben de ne olduğunu anlamadım.” Cal’ın kahverengi, gür saçları vardı. Yüzü küçücüktü. Cılız bir vücut yapısı vardı. Teni açık beyazdı. Korkmuş ifadesi yüzünde açıkça belli oluyordu. “Şeyy…” dedi, “Bir anda bahçeye koşturmaya başladın-“
“Birisi kaçıyor muydu peki?”
“N-ne saçmalıyorsun, Albus? Sadece deli gibi… Koşmaya başladın işte…”
Albus doğru tahmin etmişti. Rüya artık gerçek yaşantısına da etki etmeye başlıyordu. Büyük bir ihtimalle bahçeye doğru koşturan kişiyi rüyasında görmüştü. Evet, o esnada uyanık olduğunu biliyordu ama bunun da başka bir açıklaması yok gibi görünüyordu… Artık gerçek hayatının içerisinde rüyadan parçalar görmeye başlıyor olmalıydı.
Ama emin olmalıydı. “Rose,” kuzenine döndü, “Beni burada nasıl buldun?”
“Derse girmemiz gerekiyordu, Al. Seni etrafta göremeyince endişelendim…” James gibi, Albus’un kulağına eğildi. “Şu rüya görme sorunundan dolayı… Bayılmış olabileceğini düşündüm.”
Albus gülümsedi. Kuzeni her ne kadar birkaç ay boyunca Ölüm Yiyen’lerle birlikte kalmış olsa da zekâsı yerinde duruyordu.
“Yani yardım isteyerek dışarı koşturmadın, değil mi?”
“Nasıl?!”
“Bir Slytherin… Bir Slytherin’den kaçmıyordun…”
“Hayır, Al!”
Bu sefer ileri doğru hafiften eğilen Albus oldu. Kuzeninin kulağına, “Senin birinden kaçtığını gördüm,” diye fısıldadı. “İri yapılı bir Slytherin’den… Carrick’ti sanırım…”
Rose korkmuş bir ifadeyle Albus’a baktı. Albus’un gözü bir saniye de olsa kuzeninin omzunun üzerine kaydı, sonra onunla tekrar göz göze geldi.
“Hava kararacak gibi…”
Albus etrafına bakındı tekrar. Endişeli bakışlara sahip çoğu ikinci sınıf seyredilecek bir şey olmadığını anlayıp, daha önce ne yapıyorlarsa onu yapmaya devam etmek için geri döndüler. Genç çocuk onları izlerken, kesin bir kanıya varmıştı: Gerçek hayatla rüya arasındaki çizgiyi yavaş yavaş kaybediyordu…
*
O gece ilk Zihnefend dersini yapacaklardı. Sonunda şu kâbuslardan kurtulmayı diliyordu. Artık ne zaman gerçekten yaşadığını, ne zaman düş gördüğünü fark edemiyordu… Öyle ki, yazın başından beri yaşadıklarının hepsi bir hayal bile olabilirdi. Şu an bile… Hatta ve hatta, aslında rüya sandığı görüntüler gerçek bile olabilirdi… Şu durumda her şeye inanmaya hazırdı doğrusu.
Malfoy’un isteğiyle, onun odasına gitmişti Albus. Güneş bir saat kadar önce batmış, Hogwarts koridorlarını karanlık bir sessizlik kaplamıştı… Yanında Rose, James ya da diğerlerini istemiyordu. Bununla kendisi başa çıkmalıydı çünkü…
Merak ediyordu; Zihinbend dersleri ne kadar işe yarayabilirdi? Sonuçta bunların dışarıdan bir saldırı olmadığını, her şeyin kendi beyninde gerçekleştiğine inanmıştı… Yine de Rowen geçene sene yaptıklarını tekrar edebilirdi. Hani, şu ders kâbuslarından kurtulmasını sağlamasa da, Rowen’a engel olmasını sağlayabilirdi.
Bu düşüncelerle, Malfoy’un bulunduğu odanın kapısına geldi. Profesör, kendisine kapıyı çalmamasını, o esnada herhangi bir iş üzerinde dikkatini harcayabileceğini söylemişti. Nitekim kapı da yarı açıktı. Ahşap yapıyı hafif iterek içeri girdiğinde ilk dikkatini çeken şey, yeşil oldu... Duvarlardan, koltuklardan parıltılı, pahalı görünümlü yeşil örtüler sarkıyordu. Odanın tam ortasına gelen noktasında, tepeden bir Slytherin bayrağı asılmıştı. Bayrağın üzerindeki yılan –sanki- tehditkâr bir bakışla- odadakileri izliyordu…
“Hoş geldin, Albus,” diyen Malfoy’un sesini duydu. Odanın kendisine göre en uzakta kalan köşesinde bir koltuğa geçmiş; bacaklarını geniş geniş açmış, asa tutan eli alnını kaşır halde çocuğa bakıyordu.
“Hoş bulduk, efendim,” dedi. “Ders için çağırmıştınız…”
“Evet, evet.”
Malfoy dalgın hareketlerle ayağa kalktı. Arkasında duran pencerenin üzerindeki perdeyi eliyle, odanın öteki köşelerine dağılmış diğer, odaya ışık girmesini sağlayan, tüm nesneleri de asasıyla kapadı. Birazdan odanın içini zifiri karanlık olmuştu. Malfoy asasını sert bir hareketle sallayıp küçük bir aydınlık oluşturdu. Aydınlık ikilinin tepelerinde asılı kaldı… Onun dışında, adamın az önce oturduğu koltuğun olması gereken yerden de gümüşi bir ışıltı yayılıyordu. Albus daha onun ne olduğunu soramadan, Malfoy’un bir asa hareketiyle, çocuğun girdiği kapı da sertçe kapandı. Bunun üzerine tam on çift klik şeklinde ses duydu… Kapı kilitlenmişti.
“Efendim, kapıyı kilitlediniz ama Cisimlenme ya da Buharlaşma-“
“Hogwarts’ta bunun gerçekleşemeyeceğini bilmediğine şaşırdım.” Karanlıktaki Malfoy sesi daha tedirgin ediciydi.
“Peki ya Ev Cinleri… Onların okulda Buharlaş’abildiğini öğrenmiştim. Babam, Dobby adında bir Cin’den bahsediyordu…” O bunu söylerken, ikilinin ortasında asılı kalan ışık biraz daha aydınlandı… Şimdi birbirlerinin yüzlerini görebiliyorlardı.
“Sanırım böyle bir şey olursa, bununla başa çıkabilirim… Şimdi, derse odaklanmalıyız.”
Albus yorgun bir sesle, “Peki…” dedi.
Malfoy, Albus’a önündeki tabureye oturmasını söyleyip, o da karşısındakine geçti. Daha ne olduğunu anlayamadan, asasını direkt olarak çocuğun yüzüne uzatan adam, kendisinden tüm düşüncelerinden arınmasını istedi… Ama bu onun için o kadar zordu ki o sırada… Beynini boşaltmaya çalıştıkça daha da dolduğunu fark etti… Malfoy kendisine korunma için zaman bile tanımamıştı ki… Uzun süredir aklından bile geçirmediği bir sürü anı şimdi gözünün önünde film gibi oynuyordu adeta. Fakat o kadar hızlı geçiyordu ki anılar, hangisinin ne zamana ait olduğunu kestiremedi… Daha Malfoy büyüye bile başlamamıştı ama orada, tam karşısında Jack’i gördüğünden tamamen emindi…
Sarışın çocuk merakla etrafını inceledi. Masadan bir Ateş Viskisi’ni eline alıp, şöyle bir çevirdi. Gülümsedi… Albus olanları şaşkınlık içersinde izlerken, çocuk yanına kadar ilerledi. Saniyenin onda biri gibi bir süre içinde bir parlama oldu ve Jack üzerinde saçı gibi sarı yağmurlukla karşısında belirdi…
“Olmaz…” dedi Albus… “Dışarıda deli gibi yağmur yağıyor… Bizimkiler kamp yapmamıza asla izin vermezler-“
“Sorun değil,” dedi çocuk. Arkasında ne zaman belirdiği belli olmayan koca bir meşe ağacı heyula gibi uzanıyordu.
“Hem- nasıl kaçacağız- beni görürler…”
“Görünmezlik Pelerini’ni al.”
“Ah, evet!”
Albus da üzerine bakındı. Sağ arka cebine sıkıştırdığı çarşafı çıkarıp üstünde salladı.
“Onu da babandan aşırdığını söyleme bana!” Albus ortadan yok olurken, Jack güldü.
“Aşırmadım… Aslında bunu benim yerime James yaptı… Babamı sinir etmek içinmiş…”
“Ee?”
“Ondan arakladığımın farkında değil.” Kıs kıs güldü. Sonra elini sol arka cebine götürüp uzun ince bir ağaç dalı çıkardı.
“Ne kadar eski şey o?”
“O bir şey değil… Babamın asası… James’ten önce buldum…”
“Nasıl yani? Baban asasını saklıyor muydu?”
“Hayır… Bu onun ikinci asası-“
“İKİNCİ Mİ?”
“Şşt! Bağırma, duyacaklar!” Başını arkasında kalan malikaneye çevirdi. Camda kimse görünmüyordu. “Evet,” diye sözünü sürdürdü, “Bunu nerden bulduğunu bir türlü söylemiyor… Annem de söylemeye yanaşmıyor.”
“Onu nasıl kullanacağını biliyor musun ki?”
“Dün oyuncak ejderhamı tam iki baykuş tüyü kaldırdım.”
“İnanmıyorum! Hem de nasıl büyü yapılacağını bilmeden! Peki ya senin reşit olmadığın için büyü yaptığını öğrenirlerse?”
“Oğlum, babam Seherbaz Başkanı. Kendi oğlunu tutuklatacak değil ya? Biraz kızar alt tarafı o.”
“Ne adamsın ya…” İkili uzun süre gülüştüler.
“Bu kadar yeter, Mr. Potter.”
Işığın geri gelmesiyle etraf tekrar aydınlandı. Albus’un farkındalığı tekrar yerine gelirken soru sorar bir ifadeyle Malfoy’a baktı.
“Efendim- Zihnefend…”
“Evet Albus… Çok iyi başladık…”
“Ama ben herhangi bir büyü yaptığınızı hatırl-“
“Yapmadım.”
“Yani?”
“Kendi isteğinle geçmişine gittin… Karanlığı niçin yaptığımı sanıyorsun?”
Nasıl yani?
Jack…
Odadaydı…
Eliyle bir Ateş Viskisi’ni kaldırmış, onun yerini değiştirmişti…
Bunu Malfoy’a göstermeliydi…
Elini hızla profesörün arkasında kalan masaya uzattı ama bunu yapmasıyla durması da bir oldu. Orada hiç içki yoktu ki…
“Bana göstermek istediğin nedir, Albus?”
Şaşırmıştı. “Hiç,” diyerek yalan söyledi. “Zihinbend’e ne zaman başlayacağız?”
“Ona daha var,” dedi Malfoy… Bu gece dinlenmeni istiyorum, zira bir hafta boyunca sadece bununla uğraşacağız.
*
“Ee, nasıl geçti?” Albus, Rose ve James, ortak salonda tozlanmış, pembe bir kanepede oturuyorlardı.
“Tuhaf…” dedi Albus. Gözleri odanın tavanına dikilmişti.
“Detaylı anlatsan?” Rose da endişeli bakışlarını kuzenine çevirmişti.
“Yine rüya gördüm,” dedi Albus sitemle. “Hem de Malfoy daha büyü bile yapmamışken…”
“Yani, karanlığı kullanarak, düşüncelerini ortaya çıkarmaya çalıştı; bu sayede de bilinçaltındakiler gözünün önünde belirdi… Hatta eminim o çocuğu da görmüşsündür…”
“Bütün bunları nerden-“ derken sustu. Rose elbette böyle bir yöntemi bir kitaptan okumuştu. Şimdi bunu sormak anlamsızdı. Aynı zamanda kızın Jack’ten bahsettiğini de anlamıştı. Yüzündeki ifadeden… Eğer Lenny’den bahsetseydi, kayıp daha çok taze olduğundan, bundan bahsetmezdi bile. Rose gerçekten de oldukça zeki bir kızdı.
“Aslında sizin –annen ve senin- nasıl olup da Ravenclaw’a seçilmediğinize şaşırıyorum,” dedi.
“Cesaretimiz daha ağır basıyor sanırım,” dedi Rose başını alçakgönüllülükle eğerken. Dudağında belli belirsiz bir gülümseme vardı.
“Siz neler çıtlatıyorsunuz bakayım?” Üzerinde pijamalarla Nena, kızlar yatakhanesine çıkan merdivende belirmişti.
Albus kızın gözlerine baktı. Gözaltları tıpkı, yazın ortasında rüya gördüğünde, annesinin yüzünde oluşan morluklara benzeyen keselerle kaplıydı. Henüz koyulaşmamış kısımlar ve burnunun tepesi ise kırmızıydı. Gözlerinden parlak bir ışıltı yayılıyordu. Sanki mutlu değil de, öyle göstermeye çalışıyor gibi bir ifadesi vardı… Ağlamış olabilirdi… Albus bunu ne Nena’ya ne de diğerlerine söyleyebilirdi. Kızın yalanına inanmış gibi gözükebilirdi… Onun üstüne gitmek istemiyordu… Hani Nena için kendi mutlu göstermek bile, içten içe kendini öyle hissettirebilirdi.
Albus gülümsedi. “Rüyamdan bahsediyorduk.” İlginçti ama tüm sıkıntısını unutmuştu bile. Arkadaşı için kendi mutlu hissediyor gibi göstermek… Gerçekten de işe yarıyor gibiydi.
“Bu arada,” dedi James bir saniyeliğine Nena’yla kurduğu göz temasının ardından, gülümseyerek, “yarın Quidditch antrenmanlarına başlıyoruz. Haftaya ilk maçımız Ravenclaw’la.”
Albus sevinmişti. Sonunda kafasını dağıtacak şeyi bulmuştu. Quidditch! Formdan düşmüş olmalıydı. Yarınki çalışmayı şimdiden iple çekmeye başlamıştı bile. Rose, James ve Nena’ya baktı. Bu kez gerçekten, içten gülümsedi.
“O zaman erken yatsak iyi olacak, kardeşim. Hem daha Nymphadora’yı besleyeceğim.”
“Ya Baykuşhane’ye çıkarsaydın… Eziyet ediyorsun hayvana,” dedi Rose.
“Haklısın,” dedi Albus. Kendi dertlerinden, kuşu unutmuştu. “Yarın ilk iş onu diğer baykuşların yanına götüreceğim. Biraz arkadaş da edinir kendisine… Hadi James.”
“Bazen hangimizin büyük olduğunu unutuyorum,” dedi tuhaf bir sesle James. “Seni erkenden yatalım diye üst kata çağırması gereken benim ama senden arada azar bile işitiyorum.”
İkili gülerek, kızlara iyi geceler diledikten sonra kendi yatakhanelerine çıktılar. Albus kendi yatağına uzanırken, cam kenarındaki küçük masanın üzerine gelişigüzel yerleştirilmiş kafese baktı. Yatağın altına elini uzatıp baykuş yemini çıkarıp, parmaklıkların arasından biraz hayvana uzattı. Nymphadora açlıktan önce Albus’un elinin üzerindeki derinin bir kısmını –kanatmıştı resmen- sonra da kafes yemliğine dökülen yiyeceğini yemeye koyuldu. İştahla guruldarken, Albus yatağında yana döndü. Lenny’nin boş yatağıyla karşı karşıya geldi önceki geceler de olduğu gibi.
“İyi geceler, dostum.”
Horultular arasında uyanan James hafif sinirle, “Ben senin ağabeyinim Al!” dedi. “Dostun değil.” Tuhaf sesler çıkararak uykusuna geri döndü.
Hogwarts’ın tepesindeki yıldızlar daha bir parladı. Birkaç saat önce ayın önünü kapamış olan bulutlar çekildi, lacivert bir gökyüzü ortaya çıktı. Yarımay tembel tembel dönüşünü gerçekleştirirken, Kara Göl’deki canavar da uykuya daldı… Albus da… Gryffindor yatakhanesi de… Binadaki tüm öğrenciler kendi tutkularını, isteklerini görecekleri rüyalarda kayboldular. Albus ilk kez bu gece hoş bir düş gördü; Ravenclaw maçını açık ara farkla alıyorlardı. Astus da onları tribünden izliyordu. James Altın Snitch’i yakaladığında bir alkış seline eşlik ediyordu…
Sadece Jack bundan memnun olmamıştı.
*
Orada daha ne kadar kalabilirdi bilmiyordu… Korkuyordu çünkü çocuk. Ağlıyordu da… Gözyaşları beraberinde yağmuru getiriyordu sanki… Kasırgayı hatta… Çocuk üzülüyor ve öfkeleniyordu…
İntikamımı almaya yemin ediyorum!
Hepinizden daha zekiyim!
Bir Ravenclaw’ım ben!
Ailemi katlettiniz! Hepiniz ölümü hak ediyorsunuz!
HEPİNİZ!
Çığlık atan bir bebek…
Bir testral…
Bir yılan…
Alev içinde bir bina…
“O”…
*
Sabahın ilk ışıkları yatakhaneye dolarken, esneyerek uyandı Albus. Son gördüğü rüyayı tam olarak hatırlayamadığını düşündü. Bazı parçalar görmüştü. Birisinin intikamının alınacağını hatırlıyordu. Tıpkı okulun ilk gecesi uçtuğunda olduğu gibi… Diğer bölümler daha tam olarak gözlerinin önünde belirmeden James’in onu dürtmesiyle kalktı.
“Önce Nymph’i Baykuşhane’ye çıkarıyoruz,” dedi James bir yandan kardeşini çekiştirirken. “Sonra da biraz senle deneme yaparız.”
Albus tam olarak uyanamadığından, James’in ne denemesinden bahsettiğini kestiremedi. “N-ne?” dedi dönen merdivenlere geldiklerinde. Boşta kalan eliyle gözlerini ovuşturdu. “Quidditch mi diyorsun?”
“Evet.” Son basamağı hızla atlayıp Giriş Salonu’na açılan uzun ince koridora geçtiler. Koyu kahverengi duvarlar boyunca meşaleler uzanıyordu. Sabahın körü olmasına rağmen hâlâ sönmemiş gibiydiler. Hatta alevlerin içinde ahşap bir kulübe görünüyordu… Küçük yapının geçen seneki rüyalarına mı yoksa yeni rüyalarına mı ait olduğunu kestiremeden, mini bir merdiveni daha geçtiler.
Dev kapıdan geçip açık havaya çıktılar. Düz patikaya girdiler, bir kez sağa saptılar ve hafif bir yokuş tırmandılar. Yolculuk boyunca sanki Albus körmüş de James de ona yolu bulmasında yardım ediyormuş gibi geliyordu. Hâlâ ayılamamıştı ki… Takip ettikleri sadece arada yaptıkları dönüşler ve ayaklarının seri hareketleriydi…
Bir kapıdan daha geçtiler ve yine şatoya girdiler, ama burası Albus’un seçebildiği kadarıyla Giriş Salonu değildi… Kestane rengi bir merdivenler sırası daha aşıp koca bir çark sesi eşliğinde ikinci kat balkonuna çıktılar.
“Niye bu kadar aceleciyiz yahu?” dedi Albus. “Antrenman dersten sonra değil mi?”
“Sana bir şey göstereceğim… Ama önce şu lanet kuleyi bulmalıyız… Sanki ortadan kaybolmuş gibi… Nerde olduğunu görebiliyor musun?”
Albus elini gözlerine siper edip uzaktaki Baykuşhane’yi seçmeye çalıştı…
Ama yoktu…
“Acaba arkada mı kaldı?” dedi ağabeyine.
“Dün buradayken mi?” James sanki asasını kaybetmiş gibi etrafa endişeyle bakmaya devam etti.
“Neyse ya. Kaybolduk herhalde,” dedi Albus mahmur mahmur… “Kahvaltıdan sonra bakarız… Hem- bir dakika- Nymph?”
“Yanımda.” Elindeki kafesi kardeşinin gözüne sokarcasına salladı.
Albus rahatlamaya çalışarak az önce söylediğini tekrarladı.
*
Kahvaltıda Albus biraz daha kendine gelebildi. Özellikle Fangorn kahvesi ona iyi gelmişti. Gözleri nihayet biraz daha açıldığında, karnını da doyurup ilk dersi olan İksir’e, zindanlara doğru yol aldı.
Slughorn oldukça yaşlıydı ama hâlâ neşeli bir görünümü vardı. Arada bazı şeyleri unuttuğu oluyordu ve kimi zaman ufak sakarlıklarda bulunabiliyordu ama yine de sınıfın neşesi ders boyunca üst düzeyde oluyordu.
O gün profesör onlara Hayvan Konuşturan yaptıracaktı. İksirin amacı ismi gibi basitti: Karışımı içecek olan hayvan –ki ikinci sınıfta oldukları düşünülünce, oldukça basit olan Böcek Konuşturan’la başlayacaklardı- geçici bir süre boyunca insan gibi konuşabilecekti. Ama Slughorn’un bahsettiğine göre bunu ergin hayvanlarda kullanmak riskliydi. Yanlış bir malzeme ya da hatayla iksiri bir tur daha karıştırmak yaratığı sonsuza dek susturabilirdi… Ayrıca karışımı alacak olan hayvan, en çok hangi kelimeleri duyduysa, onları söyleyebilirdi. Kendi düşüncelerini ve hissettiklerini, ancak ve ancak daha önce başkasından duyduğu ve hatırladığı kelimelerle gerçekleştirecekti… Profesör bu tehlikeye, bu riske büyücü ve cadıların yıllardır yanaşmadığını söylemişti. Tabii kayıtlara geçen haliyle… Çünkü bir Hayvan Konuşuran iksir, Sihir Bakanlık’ınca onay almadığı sürece kullanılamazdı ve bunu kullanan kişi, iksiri bulundurduğu her yerde iz bırakırdı. Tıpkı reşit olmayan büyücü ve cadıların büyü yaptıklarında olduğu gibi ama daha etkili bir şekilde.
İksir dersinden sonraki ders Tılsım’dı. Geçen seneden öğrendikleri Uçurma Büyüsü’nün biraz daha karmaşık ve gelişmiş yapıda olanını işleyeceklerdi.
Dersin öğretmeni Profesör Flitwick yine kendisini kat kat yerleştirdiği kalın kitapların üstüne atıp tiz sesiyle büyüyü anlatmaya başladı.
Sınıfın ortasına koca bir taş koyulmuştu profesör tarafından ve büyüyle sürekli ileri geri hareket halindeydi. Flitwick hepsinden, durmayan bu küp şeklindeki beton taşı kaldırmalarını istedi… İleriki derslerde ise hareket eden canlıları kaldıracaklardı, ki bu çok daha yorucu ve konsantrasyon isteyen bir iş olacaktı.
Günün ışıkları ufukta yavaş yavaş erirken, dersin de bitimiyle Hogwarts arazisine altın sarısı ışıltılar düştü. Soluk ve parlak renkteki renkler yorgun yeşil çimlerle buluştu. Rüzgar öğle vaktine nazaran biraz daha hızlandı ve beraberinde de daha bol oksijen getirdi… Albus baykuşunu ertesi gün kuleye bırakacağını kendi kendine söyleyerek ağabeyiyle birlikte Quidditch çalışması için sahaya indiler. Oval şekildeki stadyumu çevreleyen seyirci koltukları sert esen havayı biraz olsun engelleyebiliyordu. Bu da onlara –özellikle Albus gibi Kovalayıcı’lara- biraz daha avantaj kazandıracaktı.
Caroline Weasley’in düdüğüyle tüm Gryffindor takımı süpürgeleriyle havadaki yerlerini aldılar. Takım kaptanı da hemen yanlarına yükseldikten hemen sonra, antrenmanın ilk ayağı olan kısa maç için düdüğü bir kez daha çaldı… Sesle birlikte havada bir karmaşa koptu ve süpürgeyi kontrol edemeyen, nerdeyse takımın tamamı birbirleriyle çarpıştılar. Arada geçen üç ayda sınıf bir hayli hamlamış olmalıydı. Vuruculardan biri geçen seneye göre tam on kilo daha fazlaydı. James, Kovuk’ta sürekliği çalıştığı için çevikliğinden pek bir şey kaybetmemişti; sadece arada yaralı kolunu süpürgesinden çekip, havada biraz sallaması gerekiyordu. Kolu uyuşuyor gibiydi… Tutucu Teddy tam iki tane gereksiz sayı yedi. Aynı zamanda takım kaptanı Caroline bile yorgun görünüyor gibiydi.
Neyse ki yaklaşık bir yarım saat içinde Snitch’i yakalayan James’le ilk çalışmaları bitti. Sonraki çalışmalarına ise penaltı atışları ve bireye özel çalışmalarla devam etti. Bu sayede Williams diğer öğrencilere daha çok dikkat edebiliyor, onların eksiklerini daha rahat kavramalarında yardımcı olabiliyordu.
Son ayakta da “Tüm Takım Bir Kişiye Karşı” taktiğini uyguladılar. Albus’un geçen senede de en sevdiği çalışma buydu. Sırayla her oyuncu kendi görevini üstlenirken, takımın diğer tüm oyuncuları ona engel olmak için elinden geleni yapıyordu ve engel olan her oyuncu 10 puan, engelden kurtulan her birey oyuncu ise 25 puan kazanıyordu… Yani James Snitch’i yakalamaya çalışırken, çevik olan bir Kovalayıcı ona rakip oluyor, takımın Vurucular’ı Quaffle’ı Yakalayıcı’ya çarptırmak için elinden geleni yapıyor, Tutucu ve diğer öğrenciler de karşı takım savunması görevindeymiş gibi sürekli James’in önünden geçip, arada da çarpıp görüş mesafesini bozmaya çalışıyorlardı...
Nihayet tüm antrenman sona erdiğinde akşam olmuştu bile. Güneş yerini aya bırakalı bir saat kadar olmuş, çocukların dışarıda kalabilecekleri saatin son dakikalarına da az kalmıştı.
Tüm sınıf yatakhanelerine çıktıklarında hepsi yorgun argın yataklarına yattılar. Albus önceki geceki gibi baykuşu yine besledi. Yine elini Nymphadora’ya kaptırıp, ufak bir yara aldı. Ama bunu önemsemeyecek kadar uykusu gelmişti… Rüya görmemeyi umarak –en azından içinde Astus ya da Rowen geçmeyen- uykuya daldı… Bir hafta sonraki Malfoy’la olacak dersinin daha erkene alınmamasını umdu.
Hepsi de ölmüştü…
Kardeşi uykusunda boğulmuştu… Annesi ve babası saldıranlara engel olmaya çalışırken hayatlarını kaybetmişlerdi… Ablası eğer beş dakika daha geç gelse şu anda hâlâ yaşıyor olabilirdi…
Ve Astus ise…
Ona dokunmamışlardı bile…
Kendilerinin Dokuz Kardeş adlı bir tarikata üye olduklarını söyleyen kukuletalı adamlar çocuğa hiç dokunmadan gecenin içine karışmış, esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolmuşlardı…
O gün öcünü alacağı gündü…
Bir testral…
Bir yılan…
Ağlayan bir çocuk…
Kara Büyücü…
*
Albus uyandı. Gözyaşlarını sildi, yatağında doğruldu. Yeni gün doğmuş, hava hafif sıcaktı. Bulutlar sigara dumanını andırır bir tembellikle havada süzülüyordu. Ağaçlar da yorgundu, esen etkisiz rüzgârlara karşı direnç gösteremiyorlar, boyunları bükük, bir oraya bir buraya salınıyorlardı…
Çocuk yatağından kalkıp, pencereye yöneldi. Saatin henüz erken olduğunu bildiği için ses yapmamaya özen gösterdi. Havasız kalan yatakhaneyi serinletmek için camı açtı. Güneş tepelerin üzerinde ufaktan beliriyor gibiydi. Beyaz-sarı ışıltılar etrafı oldukça aydınlatıyordu… Albus pervazdan sarkıp aşağı bakındı… Üzgün hissediyordu kendisini. Biraz önce gördüğü rüyanın etkisinden kurtulamıyordu. Sanki Astus olmuştu rüyayı görürken, ağlayan çocuk oydu sanki… Üzüldü… Gözyaşları ağır ağır çenesine kadar süzüldü.
Esinti biraz daha şiddetlendi bununla birlikte. Daha demin gökyüzünde asılı duran beyaz dumandan yatakların yerini yağmur bulutları almaya başlıyordu… Yağmur çiselemeye başlamıştı bile…
Ertesi gün olacak Quidditch maçını düşünmeye çalıştı. Bugün bir antrenman daha yapacaklar, maça iyice hazır olacaklardı. Fakat bunu düşünürken, gözü ve aklı Baykuşhane’ye kaydı. Dün bir türlü bulamadıkları yüksek yapı, yine olması gereken yerde duruyordu… Rahatça görülebiliyordu -yatakhaneden bile… Sonra geri dönüp baykuşu bir kez daha yemledi. Bu sefer Nymph biraz daha uysal davranmıştı.
“Özür dilerim ya,” dedi kuşa. “Benim yüzümden çektiğin eziyetlere bak…”
Yatakhaneye döndü. Uykulu mırıltılar devam ediyordu… Üzerini değiştiren Albus, baykuş kafesini eline alıp, hazır vakit de daha erkenken Nymphadora’yı Baykuşhane’ye bırakmaya karar verdi. Kahvaltı başlamadan gelirdi herhalde.
Ortak salona inen merdivenleri aşıp, portre kapıyı iterek açtı, döner merdivenlere çıktı. Seri adımlarla indikten sonra Giriş Salonu’nu da ardında bırakarak serin Hogwarts arazisine çıktı. Sabah olduğu için, henüz güneş etkisini hissettirememişti. Soğuk soğuk vuran ayaza karşı direnmeye çalışarak, biraz da ısınmak için, hızlı hareketlerle yürümeye başladı… Dün James’le geçtikleri yolları izledi. Lakin bu sefer, saat kulesine girmek yerine yönünü biraz daha batıya verdi. Sonra sağına doğru dönüp hafif bir yamacı aştı. Baykuşhane’yi işte orada, görüyordu. İlerlemeye devam etti.
Yolu henüz yarılamışken, Albus Dumbledore mezarını geçti. Her ne kadar güvenlik sebebiyle oraya koyulsa da, taş yapı, çok gereksiz bir yerde bulunuyordu… Üşümeye başladığını hissedip, devam etti.
Uzun, silindir şeklinde göğe doğru uzanan Baykuşhane’ye sonunda gelip, döner merdivenleri çıkmaya başladı. En tepeye yaklaştığında havanın daha da soğuduğunu iliklerinde hissetti. Kafesi tutan elini, cübbesinin içine soktu…
En nihayetinde doruğa ulaştı… Elini kenardaki betona destek için koyup ileri doğru baktı. Belki de İngiltere’nin başka hiçbir yerde görülemeyecek manzarası, dağlar, ovalar, yeşil düzlükler sonsuza kadar uzanıyordu. O an oraya bakmak… Albus’a kendisini özgürmüş gibi hissediyordu… Sanki her an oraya gidebilirmiş, her şeyi arkasında bırakabilirmiş gibi. Uçabilirmiş gibi… O kadar hafifti ki o anda…
Sonra ardına dönüp, manzarayı izlemeye devam etti. Baykuş kafesinde hafiften hareketlenmeye başlamıştı. O da bir an önce şu tutsaklıktan kurtulmak istiyor gibiydi… Albus biraz önünde uzanan, Hogwarts’ın az dışına kalan bir tepe gördü. Oldukça yakındı aslında… Şatonun boyunu da geçiyordu… Zemine yakın yerde küçük bir yarık gördü; içeri doğru tekinsiz bir karanlık oluşuyordu… Burası, babasının sürekli anlattığı, beşinci senelerinde Sirius’u ziyaret ettikleri yer olabilirdi… Ona yemekten aşırdıkları tavuk kanatlarını getirmişlerdi…
Baykuşhane’ye çıkışın yorgunluğunu üzerinden atıp, içeri girdi. Diğer kuşlar da burada bulunuyordu haliyle… Yer samanla ve küçük, basıldığında çıtır çıtır kırılan kemiklerle kaplıydı. Dışarıya nazaran içeride daha ağır koku vardı. Nymphadora’yı daha önce aldığı dükkândaki koku kadar değildi tabii…
Baykuşu kafesinden çıkardı. Kuş da kemer gibi açılan oyukların altında tüneyen diğer hayvanların yanına geçti. Arkasını araziye dönüp, oraya doğru baktı. Sonra Albus’a döndü. Ani bir sıçramayla kendisini ileri atıp uçmaya başladı.
Çocuk sonunda kuşun özgür olduğuna sevinmişti… Fakat kokuya daha fazla katlanamayıp, birazdan başlayacak olan kahvaltının da aklına gelmesiyle, merdivenlere gelip, inmeye başladı.
*
Sihir Tarihi yine uyuşuk bir şekilde geçmiş ve Albus şans eser, uyuduğunda yine rüya görmemişti… Ardından Biçimlendirme’ye girmişti ve McGonagall’ın talimatlarıyla bir fareyi bir kupaya döndürmeye çalışmışlardı. Albus ikinci denemesinde başarılı olmuştu…
Bitkibilim’in profesörü ise değişmiş, geçen hafta ilk defa derslerine girmişti; kızıl saçları omzunun üzerine düşen, uzun boylu ve ağır Manchester aksanıyla konuşan biriydi. Yavru adamotları’nı nasıl dikeceklerini öğrenmişler ve tabii ki ders boyunca dış sesi izole eden kulaklıklarını takmışlardı.
Akşamın son dersi olan Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersinde ise Profesör Malfoy bir önceki derste öğrendikleri büyüleri teorik olarak uygulamışlardı. Hatta sınıfta küçük bir düello bile yapmışlardı… Sebebi ise ikinci sınıfların geleneksel Sihir Düello’sunun başlamasına çok az kalmasıydı.
Günün ışıkları sabah geldiği gibi giderken, Hogwarts’a akşam çöktü… Albus, James, Nena ve Rose o gün aldıkları ödevleri beraber yaparken (gerçi daha çok Rose ödev yapıyor, diğerleri de onu izliyor gibiydi), şöminenin karşısında, uzun zamandır konuşmadıkları basit konulardan sohbet etmişler, geceyi öyle geçirip, vakit gece yarısına az kala yataklarına dönmüşlerdi… Malfoy bu gece de çalışmayacaklarını söylediği için mutluydu, oldukça yorulmuştu… Bir dersi kaldırabileceğini düşünmüyordu…
Sanki o gün çok çabuk geçmiş gibiydi… Aslında önceki günlerden de pek farkı yoktu ama Albus’a öyle geliyordu işte… Boş kafesi, yatağın yanındaki masaya bırakıp, pijamalarını üstüne geçirdikten sonra yattı… Daha doğru düzgün bir şey düşünememeden uykuya daldı… Rüyasında uçtuğunu görüyordu…
*
Uçuyordu…
Son sekizin intikamını, hepsinin intikamını saat on ikiyi vurmadan alacaktı…
Geceye doğru süzülüyordu…
Yanan kulübeyi hatırladı…
Kalbi üzüntü ve kardeşlerin intikamıyla çarpıyordu…
*
“Kardeş, kalk! Bugün Quidditch var!”
Albus heyecanla ayağa kalktı. Heyecanın rüyadan mı yoksa o gün gerçekleşecek olan mücadeleden dolayı mı olacağını anlayamadan hızla Büyük Salon’a indiler… Kahvaltılarını ağızlarına tıkarak maçın oynanacağı araziye doğru koşturdular. Albus hayal meyal, salondan sarkan bina bayraklarını ve birbirleriyle atışan öğrencileri hatırlıyordu.
Sonra o hızla, Gryffindor takımının soyunma odasında üzerlerini değiştiler. Süpürgelerini hazırladılar. Caroline’in talimatlarını dinleyip maçın oynanacağı sahaya çıktılar.
Ve koşturmaca işte tam o anda sona erdi. Tüm sahanın bağrışmaları arasında, Albus yüzlerce seyircinin arasında onu gördü… Astus’u… O da alkışa ve Gryffindor şarkılarına katılıyordu… Bu- gerçek miydi? Bir- rüya mıydı?
Anlaması olanaksızdı…
Her şey o kadar gerçek geliyordu ki… Çimin kokusu, sesler, Eylül sonu rüzgârının serin havası…
James’in onu iteklemesiyle sahanın ortasına geldiler. Madam Hooch’un düdüğüyle ayaklarını yere vurarak yükselip, ikinci düdüğü ve Quaffle, Snitch, Bludger üçlüsünü beklemeye başladılar.
Sol’un sesi duyuluyordu: “İki takım da yerlerini alıp maçın başlamasını beklemeye başladılar! Umarız dostça ve kıran kırana geçen bir maç olur!”
Tuhaf yoruma sahada gülüşmeler eşlik etti.
Ve Quaffle tüm takımın ortasına atıldı, Snitch’le Bludger ise sahanın rastgele noktalarına uçmaya başladılar.
“Yılın ilk mücadelesi başlıyor!”
Ortaya atılan topu karşı takından Hillary denilen çocuk kaptı. Albus’u geçip diğer Kovalayıcı arkadaşına pasını attı.
“Harry Quaffle’ı çok sıkı tutuyor! Onu bırakmayacak gibi!”
Albus babasının aynı isminde çocuğu duyunca yüzünde ister istemez bir gülümseme oluştu ve sahanın şu anda nerde olduğunu hatırlamadığı yerindeki Astus’u düşünmemeye çalıştı.
“VE SAYI! AH! YAPMAYIN BÖYLE! ON-SIFIR!”
Gryffindor tarafından uğultular, Ravenclaw tarafından ise seviniş bağrışmaları koptu.
Albus, ağabeyi o sırada ne yapıyor diye James’e baktı.
James karşı takımın Arayıcısı’na nazaran oldukça çelimsiz kalıyordu. Yine de neyse ki, henüz ikisi de Altın Snitch’i görememişlerdi.
“ON-YİRMİ! İŞTE BÖYLE ÇOCUKLAR!”
Gryffindor takımı Ashley’nin sayılarıyla öne geçmişti
Ravenclaw maça tekrar başladı.
Sağ taraftan süzülerek inen mavi pelerinli beşinci sınıf Kovalayıcı’sı Albus’un yanından hızla geçti. Üzerine gelen Bludger’dan sola hafif kavisle sıyrıldı. Gryffindor savunmasını aştı. Tutucu’yla karşı karşıya gelmişti… Hiç düşünmeden Quaffle’ı yolladı.
“Yirmi-Yirmi…”
James sahayı turlamaya devam ediyordu. Dikkat ettiği kadarıyla Ravenclaw tutucusu da James’in hareketlerini kolluyor, onun biraz aşağısında uçuyordu. Sahanın herhangi bir köşesinde Snitch’i aramaya devam etti.
Albus pası alır almaz hızla hareketlendi. Bazı süpürgelerin belli yüksekliği aşamadıklarını duymuştu. Bunu denemek için iyi bir fırsattı, yönünü yukarı verdi…
Gülümsedi. Gerçekten de iki Ravenclaw’ı saf dışı bırakmıştı. Yine de peşinden son hız gelen Bludger’ı bu yöntemle atlatamazdı. Pas vereceği diğer Kovalayıcı’yı aradı… Gerisinde kalmıştı… Yönünü aşağı verdi.
Son hızla inişe geçerken Bludger’ın kendisine yetişemeyip başka bir yere döndüğünü gördü. Şimdi onun nereye gittiğine bakamazdı. İki eliyle birden süpürgesinin ön tarafına asılarak onu tekrar yukarı kaldırmayı başardı… İlerledi… Önü boşalmıştı… Sağ elinin parmak kıvrımlarını hafif sıktı ve Quaffle’ı elinden çıkarmadan önce kolunu hafif sağ tarafa doğru savurdu. Topu elinden sert bir şekilde bırakırken sıkı parmaklarını da yavaşça açtı. Serçe parmağıyla, fırlayan topa son anda hafifçe dokundu… Eğer rüzgârı doğru hesapladıysa, tam istediği şey olacaktı.
Quaffle seyircilerin bakışları arasında soldan sağa sert falso vererek ilerledi. İlk kale direğine doğru uçarken Tutucu dikkatli bir şekilde kendisine göre en sağdaki kaleye doğru yöneldi.
İşte orada, James, Altın Snitch’i gördü. Zavallı Ravenclaw Arayıcısı’nın arkasından, onunla dalga geçermiş gibi, onu takip ederek uçuyordu. James dudağında kurnaz bir gülümsemeyle inişe geçti… Bu hızla tam da Snitch son dönüşünü yaparken, altın top elinde olabilirdi.
Quaffle, Tutucu’yu şaşırtarak birden yükselişe geçti. Sanki sert bir esinti vurmuş da onu havaya kaldırmış gibiydi… Top tam ortadaki kale direğine yöneliyordu.
“İNANILMAZ BİR AN SEVGİLİ SEYİRCİLER!” Sol boğazı yırtılırcasına bağırıyordu. “BİR TARAFTA JAMES SNITCH’İ YAKALAMAYA ÇALIŞIYOR, ALBUS’UN QUAFFLE’I İSE TAM GAZ YOLUNA DEVAM EDİYOR! HADİ GRYFFINDOR!”
Seyircilerin sesi soluğu kesilmişti…
Eylül ayazında tek bir düdük sesi duyuldu…
Seyircilerin bir kısmından yuhalamalar, diğer kısmından ise sevinç çığlıkları kopuyordu. Maç çok erken bitmiş, galip belli olmuştu.
Madam Hooch şimdi bağırıyordu. “RAVENCLAW KAZANIYOR!”
Albus’un Quaffle’ı tam da istediği gibi en sağ kale direğinden girerek sayı olmuş, durum Yirmi-Otuz olmuştu… O sırada Snitch için inişe geçen James ise, biraz önce Albus’u hedefleyen ve kendisinin hesaba katmadığı Bludger tarafından son anda vurularak saha zeminine az kala süpürgesinden düşmüştü… Sol’un, James’in Snitch için inişe geçtiğini bağırdğını duyan Ravenclaw ise tam zamanında tam da doğru noktaya bakmış, James daha onu ele geçiremeden, avuçlarının arasına almıştı…
Gryffindor yenilmişti.
*
Ahmak James…
Ne kadar da dikkatsizdi…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder