8 Aralık 2010 Çarşamba

On Birinci Bölüm



ON BİRİNCİ BÖLÜM


Eden Vadisi



   “YÜKSEL!”
   Albus tüm hücreleriyle sadece tek bir şey üzerine odaklandı. Uçmak. Yere çakılmamak.
   Yine de yer ile arasındaki mesafe azalıyordu. Artık iyiden iyiye sirk alanındakilerin de ilgisini çekmişti. Orada kendisini inanılmaz bir şekilde sıkarak uçmaya çalışır ama yer ile arasındaki bir metrelik yükseklikten fazlasını sağlayamazken, herkesin bakışları onun üzerindeydi… Neyse ki bulunduğu yerde yaptığı şey tuhaf karşılanmamıştı. Hatta birkaç kişinin alkış tutmaya başladığını bile duyuyordu.
   “Henüz yeterince iyi kullanamıyorsun.”
   Bu sesle birlikte, yüzüne vuran sert rüzgârı hissettiğinde ani bir şekilde yerden yükseldiğini fark etti. Hemen ardından Astus’un onu tekrar kavradığını anladı.
   “İşlerini bitirdim.”
   Albus arkasına baktı. Hiçbir Ölüm Yiyen onları izlemiyordu.
   “Evime gidiyoruz,” dedi Astus. Şimdi daha rahat taşıyordu Albus’u. Belli ki az önce yaralı kolunu iyileştirmişti.


*


   Ertesi gün serin esintilerle kalktı yatağından Albus. Bir önceki gece Astus’un yaşadığı yere gelmişlerdi apar topar. Ev yüksek bir vadide –oraya Eden Vadisi deniyordu- konumlandırılmıştı. Etrafında başka bir bina yoktu ve herhangi bir insan izine rastlanmıyordu.
   Kaldıkları yer iki katlı bir binaydı. O gece pek incelemeye fırsat bulamadığı odaya şimdi göz gezdiriyordu… Bir kere, etraf kesinlikle temizdi ve dört duvarın içi oldukça minimalist bir yapıya sahipti, odaya en az eşyayla en iyi görünüm kazandırılmıştı ve duvarlara beyaz renkler hâkimdi… Astus belli ki bakımlı biriydi. Hele bir önceki akşam kaldıkları yerle buranın arasında İfritler kadar fark vardı.
   Albus, Astus’un yatağında kalıyordu. Diğer genç büyücünün ise aslında yatağa pek de ihtiyacı yokmuş gibi görünüyordu, zira havada sırt üstü uyuyordu. Ama yine de arada bir dengesini kaybedip yere düşebiliyordu. Bu yüzden de kendisine yumuşak bir yer yatağı yapmıştı.
   Odanın içinde kulağa oldukça hoş ve dinlendirici gelen bir melodi dağılıyordu. Astus, yatmadan önce her akşam bu melodiyi dinlediğini söylemişti Albus’a. Demişti ki, şarkı kendiliğinden ortaya çıkıyordu. Adamın etrafında hiçbir müzik aleti olmamasına ve kendisi de herhangi bir büyü yapmamasına rağmen bu melodiyi duyuyordu. Gerçi bundan şikâyetçi de değildi. Kendisine zarar vermediği sürece istediği kadar şarkı çalınabilirdi… Ayrıca bu müzik kendisi uyandıktan yaklaşık bir beş dakika sonra susuyordu Astus’un dediğine göre… Belki bu da, ona annesinden geçen bir tür koruma büyüsüydü. En azından Albus böyle düşünüyordu. Belki de bu müzik başkalarının ona zarar vermesini engelliyordu… Aslında Albus bunu deneyebilirdi de. Genç adama basit bir etkisiz bırakma büyüsünün ne zararı olabilirdi ki?
   Cebinden asasını çıkarıp onu Astus’a doğrulttu.
   Expelliarmus!”
   Ne yazık ki asadan hiçbir büyü çıkmadı. Albus’un sonradan hatırladığı üzere, Astus onun asasını geçici bir süre etkisiz hale getirmişti. Büyünün etkisi kalkmamış olmalıydı.
   Birazdan uyanan Astus dengesini kaybedip yer yatağına düştü, gece birkaç kez olduğu gibi -Albus son yaşananlardan dolayı pek düzgün uyuyamamıştı ve en azından birkaç kez adamın uykusunda yatağına düştüğünü görmüştü.
   “Günaydın,” dedi Albus.
   “Sana da,” dedi Astus. Esnedi. Gülümsedi. Ayağa kalkıp odanın yatağa bakan ucundaki pencereyi açtı. İçeriye hafiften dolan esinti şimdi birazcık daha güçlenmişti. Albus’un demin hissettiği serinlik de, odanın diğer küçük açık penceresinden geliyordu.
   “Antrenman için güzel bir gün,” dedi Astus. Tekrar esnedi. “Ama önce kahvaltı yapmamız gerek.”
   “Ne için antrenman?” dedi Albus. Odadaki melodinin sesi giderek azalıyordu.
   “Uçmak için.” Astus bunu kollarını iki yana birden açarak söylemişti. Başını odanın tavanına doğru kaldırdı. Ciğerlerini temiz havayla doldurdu. “Dedim ya, çok güzel bir gün.”
   Albus gülümsedi. İster istemez Jack’i son gördüğü günü hatırladı. Ölmeden önce o da Astus gibi kolları iki yanda durmuştu. Ardından düşen yıldırım… Albus’un dudakları asıldı.
   “Hadi, mutfağa inelim.”
   Astus, Albus’un bir anlığına da olsa mutsuz olduğunu sezmiş olmalıydı.
   “Önce enerji kazanmalıyız ama, değil mi?” Koşa koşa merdivenlerden indi. “Eh, hadi ama!”
   Albus da yatağından kalkıp, merdivenleri aşıp bir alt kata indi.
   Cebinden asasını çıkarıp incelemeye başladı. Astus buzdolabından yemeklikleri bir bir çıkarırken, Albus da önceki gece yaşadığı koşuşturmayı düşündü. Rose ve Ikesha’nın asaları Ölüm Yiyen’i yaktıktan sonra kullanılmaz hale gelmiş olmalıydılar. Öyle olmasa bile şu an iki kızın da asası hiç bilmediği bir yerdeydi. Rose’un da, Ikesha’nın da yeni asa almaları gerekiyordu.
   “Üzülme,” dedi Astus yemek masasının üzerine meyve suyu dolu bir şişeyi koyarken. “En azından Rose’un asası gerçek değildi.
   Gerçek değil miydi? Nasıl olabilirdi ki?
   “Siz okuldan çıkarken fark etmediniz. Sahte bir asası daha vardı. Kalkan Büyüsü’nü yaptıktan sonra işe yaramayanı sana geri vermişti.”
   “Sen bunu nereden biliyorsun?!” diye şaşkınlıkla sordu Albus.
   “Bütün gece peşinizdeydim de, ondan,” diye yanıtladı Astus. “Ve bu arada, Rose’un üzerinden böcekleri attığım için bana bir teşekkür etsen hiç fena olmazdı.”
   “Sen!” dedi Albus. Gözleri baykuş gözleri gibi açılmıştı şimdi. Şaşkınlıkla büyücüye bakıyordu.
   “Evet,” dedi Astus. “Tıpkı Quidditch maçında olduğu gibi, o gece Hagrid’in kulübesine giderken de sizin peşinizdeydim.”
   “Peki,” dedi Albus, “Neden bunu yaptın ki?”
   “Sizi okuldan ve size saldıran Ölüm Yiyenler’i de saklandıkları yerlerden çıkarmak için… Bir şekilde okulu terk ederseniz diye her zaman okulun etrafında bulunuyorlardı. Eh, siz de dışarı çıktığınızda yerlerini belli edeceklerdi. Bu sayede onları etkisiz hale getirebilirdim… Ki getirdim de…”
   “Peki, kaç kişiydiler?” diye sordu Albus.
   “Tam olarak üç kişi saydım ben. Tabii gözlerim yanılmadıysa… Hani fiziksel olarak yaşlanmıyorum belki ama bu kadar yıl yaşadıktan sonra insan ister istemez kendinin bunadığını düşünüyor… Bazı konularda tam olarak emin olamıyorum,” dedi. “Seninle bir şekilde buluşup yaşadıklarını –rüyalarını- sana anlatmalı ve yeteneğini ortaya çıkarmalıydım.”
   “Yani… Dün gece beni kollarından bırakman?”
   “Hayır,” dedi Astus. “Uçabileceğini –en azından şimdilik havada durabileceğini- biliyordum fakat yüzme bilmeyen bir çocuğu sırtından havuza iten bir eğitimci değilim ben… Orada öyle yapmak zorundaydım… Üzgünüm.”
   “Neyse ki son anda durdum,” dedi Albus. Sirkteki alkış tutan seyircileri düşünürken güldü. “Hepsi de benim gösteri yaptığımı sandı,” dedi.
   Astus da güldü.
   “Eh, hadi artık kahvaltımızı edelim. Otur şöyle.” Astus ahşap bir sandalyeyi büyüyle çocuğun yanına itti.
   “Teşekkür ederim.”


*


   Kahvaltının ardından bahçeye çıktılar. Güneş bulutlarla kapanmış, ortam biraz daha serinlemişti. Rüzgâr yaprakları döndürerek esintisini sürdürüyor, birkaç kuş ise kovuğuna çekiliyordu. Havadaki nem parlak su damlacıkları gibiydi. Müthiş bir hanımeli kokusu tüm bahçeye yayılıyordu.
   Önce havada durma çalışmaları yapacaklardı. Astus, Albus’un yerden ne kadar yükselebileceğini ve o şekilde ne kadar uzun süre duracağını öğrenmek istiyordu. Albus’a yoğunlaşmasını söyledi.
   “Tam bir felaketim,” dedi Albus ilk denemelerinin ardından. İster istemez geçen sene Lenny’le yaptıkları uçuş derslerini düşündü. Süpürgeyi kontrol etmek daha kolaydı.
   “Dediğim gibi, yoğunlaşman lazım… Hem bu daha ilk deneme. Kimse ilk seferde başarılı olmazdı.”
   “Ama bunun bir güç, bir yetenek olduğunu söylüyorsun. Başarılı olmam gerekmez mi?”
   “Kendini bir ağaç gibi düşün,” dedi Astus. “Yontulmadığın sürece de oksijen verir, karbondioksit alırsın. Ve kesilirsen de bir balta sapı olarak kullanılabilirsin; lakin epey büyük bir sap olurdun… Eğer üzerinden iyi bir işçilik geçerse, daha kullanışlı olabilirsin… Sen de bir ağaçsın, Albus. Sadece yontulmaya ihtiyacın var.” Güldü.
   “Bana odun diyorsun yani?”
   “Aynen öyle,” dedi Astus, iyiden iyiye gülmekten yüzü kızarıyordu şimdi.
   “Benimle dalga geçiyorsun, değil mi?”
   Birazcık.”
   Uçuş dersi kaldığı yerden devam etti. Albus ilerleyen dakikalarda, hiç olmazsa, iki santim daha yükselmeyi başardı ve havada nerdeyse beş saniye durabildi.
   “O gece sen beni kurtarana kadar epey havada durmuştum aslında,” dedi Albus antrenmanın üzerinden bir saat kadar geçtiğinde.
   “Çünkü o sırada ölmekten korkuyordun ve ölüm korkusu en büyük içgüdüyü tetikler: hayatta kalma içgüdüsü. Vücudun hiç olmadığı kadar güçlüydü, sen uçmaya çalıştıkça havada asılı kaldın.”
   “Yani güçlü olmam için ölümle yüzleşmem gerekiyor…”
   “Seni istersen hemen şu uçurumdan aşağı atabilirim.”

*

   Akşam oluyordu. Güneş ufukta batmaya yakın, ortama kızıl bir uyuşukluk hâkim oldu. Bulutlar gökyüzünde yassı ve hareketsiz dururken, artık iyice yorulduğunu düşünüyordu Albus. İlk gün için aslında oldukça ilerleme kaydetmişti. Son denemesinde tam on santimetre yüksekte yaklaşık otuz saniye kadar durabilmişti… Astus ona yeteneğini çok çabuk kavradığını ve bu ilerlemeyle bir haftaya gerçek bir uçucu olabileceğini söylemişti.
   Uçmak cidden güzel bir duyguydu. Hiçbir organı, hiçbir destek almadan havanın kaldırma kuvvetine bırakıyordu vücut kendisini. Bu, Albus’un yaşadığı en özgür ve en rahat anlarından biriydi. Uçabildiği anlar kendisini Astus’a daha yakın hissediyordu.
   Astus, Albus’a bu gücü neden verdiğini söylememişti. Büyük bir planı olduğundan bahsetmişti biraz da olsa… fakat bunun ne olduğunu, Albus’un kendisinin bulması gerekiyordu. Tıpkı birkaç ay önce McGonagall’ın, kendisinden anıları çekip aldıktan sonra söylediği gibi… Bir şeyleri kendi başına çözmesi gerekiyordu ve bu, düşünüldüğünden de sıkıcıydı.
   Akşam yemeğinde biftek yediler. Albus, genç büyücünün bu kadar parayı nereden bulduğunu merak etmiyor da değildi doğrusu. Bu konuyu Astus’a açtığında, o da ailesinden kendisine oldukça para kaldığını söylemişti. Sonuçta annesi gelmiş geçmiş en büyük cadılardan biriydi… Ravenlcaw’ın ta kendisiydi işte. Daha ne olabilirdi ki…

*

   Aradan geçen günlerde hava biraz daha kapandı. Kimi zaman yağmur orayı hiç terk etmedi. Hatta bir gece evsiz bir kedi evlerine misafir olmak zorunda kaldı… Astus hayvanları oldukça seven biriydi anlaşılan. Hiç tereddütsüz, bir ayağı sakat kediyi içeri almıştı.
   Bir gün hava oldukça açıktı ve yine çalıştılar. O gün Albus kendisini biraz daha geliştirdi ve havada bir dakikaya yakın bir süre durabildi. Yine de yerden sadece beş santim daha yükselebilmişti.
   “Güçsüzsün,” demişti o gün Astus. “Gücünün dengesini sağlayabiliyorsun, bu oldukça iyi bir gelişme fakat yine de sihirsel gücün yetersiz. Hâlbuki o gece-“
   Albus hemen araya girmişti. “Evet, o hortum… Bilmiyorum. Kendimi o an inanılmaz güçlü hissetmiştim; istemediğim bir öfkeye sahiptim o an. Ve doğrusunu söylemek gerekirse, istemediğim bir güce… Arkadaşlarımın oradan nasıl kurtulduğunu merak ediyorum.”
   “Çok yakın bir arkadaşım onları oradan kurtardı.”
   “Peki nasıl?”
   “Aslına bakarsan, onları kurtardığına dair bir bilgim yok… Sadece eminim demek istemiştim. Helena oldukça yetenekli bir cadıdır.”
   “Kim peki bu Helena?”
   Astus, Helena için “bu”  şeklinde hitap edilmesinden rahatsız görünüyordu. Yine de bir şey dememişti. Sadece, “Yakın bir arkadaşım,” diye mırıldanmıştı.
   Albus’un yüzüne biraz olsun gülümseme gelmişti. “Yoksa sevdiğin birisi mi?”
   Astus yine aynı mırıltıyla, “Evet,” demişti. “Ama bu konuyu daha fazla uzatmak istemem.”
   Albus bunu anlayışla karşılamıştı. Astus kaç yıl yaşamış olsa da, yüreği genç bir adamın heyecanına sahipti. O da sevebilirdi.

*

   Oradan ayrılmadan önceki son günde, yani Astus’un, Albus’un uçmayı tam olarak öğrenebilmesi için verdiği bir haftanın son gününde, Albus işi kapmıştı. Günlerdir süren alıştırmalar ve pratikler sonuç vermişti. Albus artık ne kadar yükselmek istediğini ayarlayabiliyor ve havada yön değiştirebiliyordu. Gücünü dengeli kullanabilmesi sayesinde de ayakları yerden kesilmiş vaziyette, oldukça uzun süre durabiliyordu. Yine de bu bir kuş gibi oldukça yükseğe çıkabildiğini gösteremiyordu. Havada manevra yapabilmesine karşın gücünün bir sınırı vardı. O bir haftanın sonunda Astus’un evinin çatısına kadar yükselebilmişti ve binanın etrafında bir tur atabilmişti. Tabii bu sürenin sonunda hareket edemeyecek kadar yorgun bitmişti…
   Ertesi gün oradan ayrılacak ve yeniden Hogwarts’a dönecekti. Akşam yatmadan önce hem ne kadar heyecanlandığını ve arkadaşlarının ne durumda olduğunu düşündü, hem de Astus’un daha cevaplamadığı sürüsüne bereket soruyu. Bu fikirlerle iki saat daha durdu, ardından uykuya daldı.

*

   O gün oldukça erken uyandılar. Hızlıca kahvaltı edip binanın bahçesine çıktılar. Kediyi de evin içinde bırakmışlardı (artık evcil bir hayvan olmuştu ve onun adını da Kitty koymuşlardı). Sonra, onlar binadan çıktıktan hemen sonra evin etrafını bir dolu sarmaşık kapladı ve koca yapı bir anda sanki elli yıllık, terk edilmiş bir yermiş gibi göründü.
   “Biliyorsun, hırsızlar.”
   Albus’un burnuna sabah ayazına ait o yorgun koku doluyordu. Nefesi bile bitkindi çocuğun… Uçmak gerçekten yorucu bir işti. En azından Quidditch maçlarında bunun faydasını görebilirdi Albus bir şekilde.
   “Ee, nasıl gideceğiz? Cisimlenerek mi?” dedi Astus’a.
   “Hayır,” diye yanıtladı onu genç adam. “Uçarak.”
   Ve müthiş bir hızla havalandılar. Albus o esnada, Astus’un yanında ne kadar da güçsüz olduğunu görünce ister istemez yine bir hayal kırıklığı yaşadı. Lakin Albus’un durumunu sezen Astus, onu yatıştırdı.
   “Bu denli uçmak benim bile yıllarımı aldı. Senin gelişme hızınla, bir yıl sonunda bu kadar iyi uçabileceğini, hatta bundan daha iyisini başarabileceğine inanıyorum.”
   “Teşekkür ederim.” Albus’un bir saniyeliğine kaybettiği özgüveni, bir an sonra geri gelmişti.
   Oldukça yüksekten uçuyorlardı. Hani Albus uzansa bulutlara dokunabilir gibi geliyordu ona. Bu birtakım önlemdi. İnsanların kendilerini görmelerini istemiyordu Astus. Nitekim biraz sonra da Albus’un Görünmezlik Pelerini’ni istemişti.
   “Bunu bu kadar geç hatırladığıma inanamıyorum,” diye hayıflanmıştı. “Şu ana kadar bir hayli insanın dikkatini çekmiş olmalıyız… Gerçi bizi olsa olsa dev bir kartala ya da tanınmadık bir kuş türüne benzetmişlerdir… Yine de bir dahaki sefere daha dikkatli olmalıyız.”
   Uçmaya devam ettiler. Astus, Albus’u taşıdığı bir saat boyunca sesini bile çıkarmadı. Bu sayede çocuk, onun sadece sihirsel olarak değil, fiziksel olarak da oldukça güçlü biri olduğunu anlamıştı… Aradan geçen o bir saatin ardından da Hogsmade’e iniş yapmışlar ve yolun geri kalanını da yürüyerek bitirmişlerdi… Nihayet Hogwarts’ın dev astronomi kulesini gördüklerinde yolun yarısından çoğunu kat etmişlerdi bile. Ve en sonunda da demir kapıların karşısına gelmişlerdi.
   “Buraya kadar Cisimlenebilirdik,” dedi Albus, uzun süren yolun getirdiği yorgunluğun ardından.
   “Cisimlenmede pek de iyi sayılmam,” dedi Astus nefes nefese. “Uçmak daha güvenli bir yoldu, emin ol.”
   Kısa bir süre düşünmenin ardından yine Albus konuştu. “Peki, okula nasıl gireceğiz?”
   Albus elini tereddütle demir parmaklıklara götürüp, eliyle hafif güç vererek onu ittirdikten sonra, “Tabii ki centilmenler gibi kapıyı açarak,” dedi.
   “Bir centilmen önce kapıyı çalar!” Albus’un bakışları önce yerdeki gölgeyi yakaladı. Sonra gözleri yukarı doğru kaydı. Yaldızlı pelerin, karşılarındakinin kim olduğunu söylüyordu aslında… Burun delikleri sinirden bir hayli genişlemiş bir Minevra McGonagall, sert ifadesiyle tam da orada duruyordu.
   “İçeri geçin. Ah, seni ne kadar merak ettiğimizi bilsen, Potter…”
   Albus ve Astus ikilisi sanki yaramazlık yapmışlar da, anneleri onları azarlamış gibi, boyunları bükük, okul arazisine girdiler.
   “Ve bu genç adamın kim olduğunu söylersen…”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder