BİRİNCİ BÖLÜM
Sürpriz
Ve işte oradaydı…
Yeniden, onu bıraktığı en son –belki de onun sonsuza kadar orada kalacağı- yerdi burası. Etrafında düşen damlaların dışında başka bir ses yoktu. Yazın sonlandığı, sonbaharın başladığını gösteren yağmur damlalarıydı bunlar. Orada, seyahat pelerinin altında, ıslanmış toprağın üzerine eğilmiş çocuk sadece ağlıyordu. Buraya gelene kadar bir şey olmaz, demişti kendi kendine; ağlamayacağını düşünmüştü ama olmuştu işte. Oradaydı… Ve ağlıyordu… Yağmur gri beton ve kestane rengi toprağın üzerine düşüyor da düşüyordu. Tıpkı birer gözyaşı gibi, diye düşündü çocuk. Tuzlu ve hüzünlü…
Savaş gerçekleşeli ne kadar olmuştu? Bir yıl? Bir insan ömrü? Bir asır?
Ve işte oradaydı… Acılarıyla, geçmişiyle birlikte oradaydı… Bunu gerisinde bırakır sanıyordu çocuk. Unutabileceğini… Yanılacağından habersizdi. Yenik düşmüştü işte duygularına. Toprak ıslanıyor da ıslanıyordu. Pantolonu ve pelerini çoktan çamura bulanmıştı bile. Umursamıyordu çocuk… Ciğerindeki nefes bitinceye kadar ağlıyor, zorlukla nefes alıyor, tekrar ve tekrar ağlıyordu.
Bugünkü yolculuğunun omzuna dokunan bir elle sonuçlanacağını düşünmüştü. Babası… James… Scorpius… Ama işte tüm bunlar ancak muggle yapımı filmlerde oluyordu. O gün onu teselli edecek kimsesi yoktu. Aslında yalnız da sayılmazdı. Daha yanı başında, cebinde duruyordu asası. Ona güven veriyordu hiç değilse bu… Başını mezarın mermerine yanaştırdı…
Bir süre daha ağlamaya devam etti. Onu buraya kadar getiren isteği düşündü. Onu buraya getiren yolculuğu… Tuhaftı ama hatırlayamıyordu. Nasıl gelmişti buraya? Cisimlen-
Tabii ya, cisimlenmişti. Bunu düşünür düşünmez cisimlenmeyi nasıl yaptığını hatırladı. Kendi etrafında dönmüş, mide bulandırıcı bir yolculuktan sonra buraya gelmişti. Ama bu işte bir tuhaflık da vardı… Albus cisimlenme bilmiyordu ki… Belki de anıları karıştırmıştı. Trenle gelmiş olabilir mi-?
Evet, evet; tren! Hem daha mantıklı bir seçenek oldu Albus için, hem de trenle buraya nasıl geldiğini de hatırladı. Yine tuhaftı, çünkü bu anı da en az cisimlenme kadar berrak belirdi gözünün önünde. Sanki bu anı daha şimdi yaşamıştı.
Saçmaladığını düşündü. Burada arkadaşı için üzülmesi gerekirken neyle uğraşıyordu? Başını göğe kaldırdı. Lenny’nin onu mutlu ettiği anlara daldı birden. Gülümsedi. Gülümsemesiyle birlikte bulut da çekilmiş oldu. Güneş ortaya çıktı, soluk sarı ışıltı mezarlığı doldurdu. Güneş ışınları o kadar hızlı nüfuz etti ki Godric’s Hollow’a, mezarlığın ilerisindeki yolun üzerindeki sular aniden çekildi. Damlalar kurudu. Albus’un giysileri kurudu. Sadece… Lenny’nin mezarı ıslak kaldı.
“Biliyorsun, onu geri getirebilirsin.”
Albus bir hışımla arkasına döndü. Mezarlığın başında genç bir çocuk duruyordu. Saçları sarıydı. Hoş, neşeli bir yüzü vardı çocuğun. Boyu kısaydı, hemen hemen Albus’la aynıydı. Üzerinde tuhaf, Albus’a tanıdık gelen bir yağmurluk vardı. Saçları dağınık ve ıslaktı. Anlaşılan o da henüz kurumamıştı.
Albus şaşkınlıkla sordu. “Sen? Ama nasıl olabilir ki? Ve bana, onu geri getirebileceğimi mi söylüyorsun?”
“ Sonuçta onu öldüren adam da annesini geri getirmedi mi?”
“Ama bu- bu ölüye saygısızlık-“
“Ah, bırak şu klişe lafları Albus! İkimiz de onu geri getirmeyi deli gibi istediğini biliyoruz.” Şen, neşeli yüzlü çocuğun ifadesi birden sertleşti. Elini cebine sokup, huzursuzca kıpırdandı.
Albus farkında olmadan mezarın üstüne çöktü ve içine düşen ani korkuyla irkilip, ayağa kalktı. Hayır, mezarlığın üstüne oturmamıştı. Yüzü aniden buruştu. Gözyaşları coşkun pınarlar gibi fışkırdı yerlerinden. Etraf bulandı, burnu doldu, göğsünün sıkıştığını hissetti.
“Bir kere, bir kere olsun ona veda edebilseydim… Bu-bunu o kadar çok isterdim ki… Bunun için hayatımı bile verebilirdim.”
“Sence ona karşı gereğinden fazla sevgi beslemiyor musun? Sadece bir arkadaştı işte. Veda edebilmek için kendi hayatını feda etmek-“
“AMA JACK!”
“Buna inanmam. Yalan söylüyorsun. Eğer doğruyu söyleseydin sana yardım ederdim ama-“ Arkasını döndü. Uzaklaştı.
“NE DİYORSUN SEN?! JACK, GERİ DÖN!”
Uzaktaki çocuğun sesi sanki yakındaymış gibi net duyuldu: “Beni ikinci kez kaybettin.” Ve cisimlendi.
Albus’un, olanları aklı almıyordu. Öfke ve şaşkınlık son mertebeye ulaşmıştı. Yüzünün sinirle kıpkırmızı kesildiğine yemin edebilirdi. Arkasına döndü ve nefretle asasını salladı. Mezar taşı parçalandı ve cam sesi çıkararak yere düştü. Çimlerin üzerine…
Etraf karardı. Her şey daha gerçek görünmeye başladı. Önce çimenin koyu yeşil berraklığı göze çarptı, ardından rüzgârı yüzünde hissetti. Yüksek bir yerden eğildiğini fark eden Albus, ani bir hareketle kendini geri çekti. Asasını hâlâ kırdığı pencereden dışarı doğru tutuyordu. Karanlık gökyüzü ışıl ışıl yıldızlarla doluydu. Albus, Kovuk’ta uyurgezerlik yapmıştı.
*
GÜM!
“N’oluyor?!” Kapıyı kırar gibi açarak içeri giren kardeşini tanıdı James. Yanına, kardeşinin kırış kırış yatağına baktı. Su içmek ya da başka herhangi bir ihtiyacını gidermek için çıkmış olmalıydı.
“Yok bir şey,” dedi Albus. Asasını cebine sokup, diğer elini başına götürdü. Kendisini yatağına attı. Midesinin hafif hafif bulandığını hissediyordu. Elinin titrediğini fark etti. “Uyurgezerlik yapmışım, o?”
Tabii Albus, kardeşinin yüzünde az sonra belirecek olan ifadeyi biliyordu: “NE-“
“Şşştt… Uyandıracaksın milleti şimdi.”
“Uyansınlar, banane,” dedi James, ama yine de sesini aşırı derecede kısmış, fısıltıyla söylemişti bunları.
GÜM!
“N’oluyor?!” Bu sefer içeri giren Scorpius’tu. Saçı başı dağınık haldeydi. Belli ki uykusundan henüz uyanabilmişti. Asası elinde hazırdı.
“Al, ‘Bir şey yok,’ diyor ama… Rüya görmüş-“
“NE?!”
“Scorp, lütfen ya!” Albus durma gülse mi, ağlasa mı bilemedi ama artık yerinden söküldü sökülecek olan kapı bir kez daha çarpıldı.
GÜM!
“Albus? İyi misin, canım?” Kızıl, alev alev bakışlarla odaya dalan bu sefer Ginny’di. O da diğerleri gibi sıkı sıkı asasını tutuyordu.
“İyiyim anne de, ya bari cisimlenme kullansaydınız olmaz mı?” dedi hafiften gülerek. “Kapıya yazık oldu.” Herhangi kötü bir şey olmadığını anlayan annesi gülümsedi. Yine de gözlerinin altındaki morluklar çilli yüzünde epey belli oluyordu. Bu gece tek uyuyamayan o gibi görünüyordu.
Odadaki gerginlik gitmeye başlıyordu. Albus, arkadaşları odadaki iki yatağın üzerine çökerken ayağa kalkıp, kırdığı camı düzeltmek için pencereye döndü. Ellerini pencere pervazına bastırdı, cam kırıklarını fark edince kendi aptallığına içinden küfredip, onları geri çekti. Avuç içlerine baktı. Çok önemli yaralar değil gibiydi. Pijamasına sürüp dışarı bakmaya devam etti.
Son kovalamaca ile geçen geceden bu yana sadece bir buçuk ay kadar geçmişti. Yine de olanları hatırlamakta zorlanıyor gibiydi. Gerçi bu iyiydi. Zihnini boşaltabiliyordu bu sayede. Sakin kalabiliyordu.
Scorpius’un babasından başka bir ailesi kalmamıştı. Çocuk da Mr. Malfoy iyileşene kadar Kovuk’ta kalmaya devam edecekti. Kalacak başka yeri yoktu. Geriye kalan tüm yakın akrabaları ya ölü, ya da Rowen’ın müritlerindendi. Aradan geçen sürede Potter ailesi, Kovuk’ta Weasley’lerin yanında kalmak istedi.
Mrs. Weasley iki oğlunu daha kaybetmişti. Bunun acısını üzerinden atamıyordu. Hatta bazen ne yaptığını unuttuğu bile oluyordu. Albus üzüldüğünü hissetti. Acaba zavallı büyükannesinin yerinde olsaydı nasıl hissederdi? Muhtemelen keçileri kaçırırdı.
Kovuk bahçesini kaplayan muhteşem saf oksijeni çekti ciğerlerine. Bu onu biraz olsun rahatlatmıştı. Sonra geriye çekildi ve şimdi de asasını üzerinde cam bulunmayan pencereye doğrultmuştu. “Reparo!”
Büyüyle birlikte midesine ikinci kez ağrı girdi. Bu seferki sertti. Gözlerinin karardığını hissetti. Ahşap döşemeyi bulmadan önce iki çiçek kokulu kol, çocuğun vücudunu sardı.
“Halsizsin,” dediğini duydu annesinin, Albus hayal meyal. “Gece de hiçbir şey yemedin…”
Albus hatırladığı kadarıyla, o gece masadaki hiç kimse yemeğine dokunmamıştı. Sonra ani bir hareketle, Mrs. Weasley, yemeği asasıyla çöpe tıkmıştı. Lily hıçkıra hıçkıra üst kata koşturmuştu. Albus da kardeşinin yanına gitmek için tam hareketlenecekti ama Scorpius onu tutarken, Hugo’nun çoktan kuzeninin peşi sıra çıktığını görmüştü. Hermione masanın diğer bir köşesinde ağlamaya başlamış, başını eşinin Ron Weasley’nin omzuna atmıştı. Ginny de Hermione’yi teselli etmeye çalışırken sonunda babasıyla bir saniyeliğine göz göze gelmişti Albus. Tek bir saniye… Ardından ikisi de ters yönlere dönmüş, bir şey olmamış gibi etrafa bakınmaya devam etmişlerdi. İkisi de birbiriyle konuşmaktan kaçınıyorlardı uzun bir süredir.
Annesine baktı tekrar. Gözünden uyku akıyordu. “İyiyim ben,” dedi Albus sakince. Arkadaşlarına dönüp, “Siz de yatın artık, rahatsızlık için özür dilerim-“
“Saçmalama, Al!” James’in sesindeki öfke rahatça belli oluyordu. “Rowen seni hâlâ kontrol ediyor ama-“
“Hayır, bu seferki sadece kâbus-“
“Ha, tamam o zaman. Bir dahaki sefere gerçekten temasa geçerse endişeleniriz. Tabii ya! Sorun yokmuş…” Sinirle gülerek arkasına döndü. “Anne, Albus’un derhal Zihnefend öğrenmesi gerekiyor.”
“Ama bizim yaştakiler için bu çok ileri bir seviye!” Scorpius, James’e çıkışmıştı. “Babası bile doğru düzgün öğrenememişken!”
Scorpius, Harry’nin Zihnefend derslerini babasından dinlemiş olmalıydı. Muhtemelen Severus Snape dedikleri profesör anlatmıştı. Albus’un ikinci adını aldığı adam. Babası onun için, hayatında gördüğü en cesur adam olduğunu söylemişti.
“Yapabilirim,” dedi Albus annesine bakarak. “En azından, denerim…”
Mrs. Potter düşünceli düşünceli yarım dakika boyunca düşündü bunu. Sonunda yorgun kelimeler döküldü ağzından: “Peki…”
*
Ertesi sabah kahvaltıda tüm gözler Albus’taydı. Birkaç haftalığına da olsa Kovuk biraz sakin kalmıştı –iki gece önceki olay sayılmazsa. Şimdi ise, daha çok kısa bir süre önce gerçekleşen savaşın izleri yeniden görünür olmuştu. Kovuk temizliğini iyiden iyiye boşlayan Mrs. Weasley artık sadece üç öğün yemek hazırlıyor, geri kalan vakitte de pespaye kanepesine uzanıp, büyücü radyosunu dinliyordu. Mr. Weasley ise kendini yeniden muggle eşyalarına vermişti. Onları topladığı, küçük sığınak benzeri kulübede geçiriyordu tüm gününü. Bazen Albus oraya uğruyor, beraber güneşin batışını seyredene kadar havadan sudan konuşuyorlar, sonra akşam yemeğine geçip ardından yatıyorlardı. Zaman eskisinden daha hızlı geçer olmuştu artık. Yazın o durgun havası bile bu hızı engelleyemiyordu.
Rose’u düşündü Albus. Kuzeni şimdi kim bilir, nasıldı? Astus lakaplı büyücünün gönderdiği mektup dışında başka hiçbir bilgileri yoktu. Albus’un babası Seherbazlık Departmanı’nda etraflıca bir araştırma yapmış, hatta bir zamanlar Ölüm Yiyenler’le takılan birkaç büyücü ve cadı bulmuş, soruşturma yapmış ama en ufak bir bilgiye bile ulaşamamıştı. Rose’un nerde olduğu bilinmiyordu. Rowen’ın şu anda neler planladığı bilinmiyordu. Havada fırtına önceki sessizlik vardı.
Albus sıklıkla dinlediği radyoda –gününün çoğu yaşlı büyükannesi ve büyükbabası ile geçiyordu- yıllar sonra yeniden güvenlik önlemlerinin artırıldığını duymuştu. Yirmi yıl kadar önce gerçekleşen olaylar tekrar gündeme geliyordu muhabirin söylediğine göre. Diagon Yolu’ndaki çoğu dükkân güvenlik sebepleriyle kapatılmıştı. Yaşlı Ollivander’dan sonra açılan yeni asa dükkânı ve birkaç okul araç gereçlerini satan dükkânlar açık kalmıştı sadece. Haberi sunan cadı radyonun da kısa bir süre sonra geçici olarak kapanabileceğini söylemişti. Her yer yavaş yavaş hayalet kasabaya dönüşüyordu.
Günler hızla geçmeye devam etti. Kovuk bahçesinde geriye kalan ot ve diğer bitkiler sonbaharın yaklaşmasıyla hafiften solmaya başlamışlardı. Gökyüzünde artık tek tük bulutlar beliriveriyordu. Yaz yağmurları gitgide daha uzun sürüyor, havadaki sıcaklık yavaş yavaş düşüyordu.
*
O gün, okul için gerekli kitap ve diğer araç gereçleri alacakları gün diğerlerinden biraz farklıydı. Sanki tüm ailenin neşelenmesi için, güneş o gün daha ir neşeyle caddelere, sokaklara vuruyordu. Havada nerdeyse hiç olmadığı kadar bir canlılık, bir heyecan vardı. Albus tuhaf bir şekilde içi içine sığmadığını hissetti. Yüzünde sanki yıllardır alışık olmadığı bir gülümseme vardı. O gün Albus… mutluydu…
İlk olarak Eeylops Baykuş Mağazası’na uğradılar. Albus kendisine, babası gibi, bir baykuş almak istiyordu. Dükkânın kapısında girmeleriyle, kötü bir koku onları karşıladı; hayvan satılan dükkânlara özgün o kokuydu bu.
Albus içeri girer girmez gözleriyle tüm baykuşları taradı. James koşarak kahverengi bir baykuşla uğraşmaya başladı.
“Hayvanları fazla rahatsız etme, James!” Annesi belli ki kızmıştı.
“Doğru, James. Sadece almak istediğinle uğraşabilirsin. Eh, ne de olsa yıllarca sana katlanacak hayvancağız. İlk intibah baykuşlar için önemlidir,” dedi Ron ve Harry’le Albus gülerken Hermione’nin tehditkâr bakışlarına maruz kaldı.
“Zaten baykuş almayı düşünmüyorum,” dedi James. “Baykuşları sevmiyorum.”
Çocuk annesiyle bir kez daha kavgaya tutuşurken Albus biraz daha ilerleyip dükkânın uç köşesine kadar geldi. O ana kadar yanında yürüdüğünü fark etmediği Scorpius da onunla birlikteydi. Tam arkadaşına bir şey söylemek üzereyken metalik bir tıkırtı duyuldu. Baykuşun biri acıyla öterken araya başka bir adamın sesi karıştı.
“Ye şunu Rowling! Açlıktan ölmek istemiyorsan, ye şunu! Ve siz-” dedi yandaki diğer iki kafese dönerek, “-Joanne ve Kathleen, bir kez daha kavga ettiğinizi duyarsam, üç gün boyunca kafesten çıkamazsınız, ona göre!” Deminden beri birbirini didikleyen iki kuş da sırtlarını birbirlerine dönerek sessizleştiler.
“Merhaba, bayım.”
Orada olduğunu anca fark eden adam, iki çocuğun olduğu yere döndü. “Ah, merhaba evlat, seni fark etmemiştim. Buyurun, buyurun…” Ayağa kalkıp, önlerine geçip, ikisinin de peşinden gelmesini işaret etti eliyle.
Biraz sonra kapıda duran iki aileyi görünce de ellerini birbirine kavuşturarak, “Merhaba Potter ve Weasley ailesi!” dedi. Kollarını iki yana açtı. “Hoş geldiniz efendim, hoş geldiniz!”
“Ee, biz buraya baykuş almak için gelmiştik de…” dedi Ron ilk atılan olarak.
“Hadi canım, yok artık,” dedi fısıltıyla Ginny. Fısıltıyı dönen Ron kırmızı bir yüzle kardeşine baktı.
“Sizler için yüzlerce baykuşum var efendim,” dedi adam. “Ama önce kendimi takdim etmeme izin verin: Ben 1861’den beri tüm ayaklanma ve savaşlara rağmen dimdik durmayı başaran Eeylops Baykuş Mağazası sahibi Gilliam Eeylops!”
“İyi,” dedi James.
Bir an için duraklayan Mr. Eeylops öksürdü ve konuşmasına devam etti. “Sizler için sürüsüne bereket baykuşlarımız var, efendim. Nasıl bir baykuş isterdiniz? Hızlı, çok avlanan, az avlanan, geveze, suskun, kavgacı, barışçıl, beyaz, siyah, kahverengi, güçlü, zayıf, mutlu, mutsuz-“
“Fark etmez,” dedi sonunda adamın konuşmasını susturmayı başaran Albus, biraz da sert bir sesle. Adam konuşmaya biraz daha devam etseydi, şuradaki kafeslerden birini açıp Mr. Eeylops’a saldırtacaktı. Belli ki yıllardır hayvanlar buradaydı. Kafeslerine tıkılmış, arada bir gün ışığı gören hayvanlar… “Sadece… Siz seçin,” dedi Albus.
Buraya geldiğinden beri ilk kez fırsat bulan Albus, dükkân sahibini inceledi. Eeylops oldukça yaşlı bir adamdı ve yüzünün tamamını kırışıklıklar kaplamıştı. Bağa çerçeveli gözlüğün altındaki göz kapakları kıpkırmızı, göz bebeği koyu kahverengiydi. Boyu da uzun sayılmaz, hatta Harry ve Ron’dan oldukça küçüktü. Yine de hareketleri, yaşına göre oldukça dinç sayılırdı. Dişleri de hayatında görmediği kadar beyazdı.
“Sizin için güzel bir baykuşum var öyleyse.” Biraz telaşlı ve sinirli fakat müşterisini kaybetmekten korktuğu için de bir şey söyleyemediği her halinden belli olan adam etrafına bakınarak, içlerinden en olağan görünümlü baykuşu seçti. Asasıyla üçüncü katta duran kafeslerden birini indirdi. Kafesi elinde şöyle bir tartıp, biçip Albus’a uzattı. “30 Galleon-“
“ÇÜŞ!” dedi Ron.
“Hah!” dedi Ginny. “Klasik, odun Ron.”
“Kes sesini, Ginny!” diye karşılık verdi Ron.
“Neyse,” dedi kavgayı bitirmek için Harry. “Alıyoruz.” Adama parasını uzatıp, teşekkür ettiler ve kapıdan çıktılar.
Albus elinde baykuş kafesiyle, tekrar temiz havaya da çıkmanın rahatlığıyla derin bir nefes aldı. Caddeye şöyle bir göz gezdirdi. İnsanlar büyük bir aceleyle hareket ediyor, dükkânlara hemen bir girip, işlerini hallettikten sonra da aniden çıkıyorlardı. Yanlarındaki kahverengi saçlı, oldukça uzun ve zayıf bir kadın, sağ eliyle sıkı sıkı tuttuğu kızına bir şeyler söylüyordu. İlerde bir adam, o da bir elini oğlunun bileğini, etrafını kızartacak kadar sarmış, vitrinleri inceliyordu. Sahipsiz, kahverengi dalgalı saçlı bir kız bir elinde kafes, kafesin içinde de dağ gelinciğine benzer bir hayvanla oraya buraya bakıyordu. Sonra kızıl saçlı başka bir kadın telaşla ilerliyor, oraya bura-
Albus’un gözleri aniden tekrar kıza döndü. Ama ya az önce bir yanılsama yaşamış ya da kızı yanlışlıkla onunla, Rose’la karıştırmıştı. Zira çocuğun Rose’dan hiçbir farkı yoktu. Son iki aydır, kuzeninden başkasını düşünemiyordu Albus. Yanılsama bundan kaynaklanmış olmalıydı.
O gün diğer dükkânlara da girdiler. Albus, James ve Scorpius’a, geçen seneye göre az biraz daha boy attıkları için yeni okul cüppeleri aldılar –özellikle yeni cüppesini deneyen Scorpius çok mahcup görünmüştü. Sonra Flourish & Blotts’tan kitaplarını almışlar, tüm işlerini hallettikten sonra da bir kafede öğle yemeği için hızlıca atıştırmışlar, güneşin batmasına yakın da tekrar eve yol almışlardı.
Kovuk’un girişinde arabalarını bıraktılar. Sonra dar çit girişten geçerek bahçeye girdiler. Güneş artık iyiden iyiye batmıştı ve sonbaharın habercisi rüzgâr yeniden etkisini göstermeye başlamıştı. İki aile de evin kapısının önüne geldiğinde havadaki tuhaflığı daha da hissetmeye başladı Albus. Fakat ani, ufak bir hışırtıyla arkasına döndü. Bir an için heyecanlanan Albus, orada onları izleyen birisinin ya da birilerini, bir an için orada gördüğünü sandı. Bu, bugün ikinci kez oluyordu, ikinci kez bir yanılsama yaşıyordu.
Nihayet kapı açıldığında endişeli yüzlü bir Mrs. Weasley onları karşıladı. “Geçin çocuklar içeri,” dedi. “Misafirimiz var.” Yüzündeki endişe her saniye biraz daha artan yaşlı büyükanne mutfağa kadar onlara eşlik etti. Eşyalarını köşelere bırakan iki aile de yemek masasına geçtiğinde orada onları bekleyen misafiri gördü Albus. Ve işte tam o sırada da sabahki yanılsamayı, günlerdir çektiği acıyı, her gece gördüğü kâbusu düşündü Albus. Nitekim şok olmuştu. Dizlerinin bağları çözülmüştü. Sesi titrek titrek çıkıyordu. Tam karşısında, masada oturan dalgalı kahverengi saçlı kız...
“Rose?”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder