8 Aralık 2010 Çarşamba

Dördüncü Bölüm


DÖRDÜNCÜ BÖLÜM



Uçmak



   “Bir sorun mu var?” dedi James. Pencereyi kapadıktan sonra koltuğa çöktü.

   Burnunu çeken Nena başını iki yana sallayarak, “Yok,” dedi.

   “Yalan söyleme lütfen, biliyorum bir sorun var.” Ikesha arkadaşının elini tuttu. Gözleri onunkileri delip geçiyordu. “Babana bir şey olduğunu düşünüyorsun. Onun kaçırılmış olabileceği ihtimali...”

   Albus cama vuran sert damlaları dinledi. Kompartımanın içindeki hava gitgide daha boğucu geliyordu. Ayrıca bulutlar gökyüzünü daha da kapatmıştı. Yaklaşan fırtınayı görebiliyordu… Sabahki neşesi, coşkusu bir anda yok olmuştu.

   Nena başını kaldırıp arkadaşına baktı. Onun da gözleri Ikesha’nınkilerle kesişmişti. Soluğunu tutmuş, ona bakıyordu. “Nasıl-“

   “Son saldırı…” dedi Ikesha… “Kayıplar yaşanmaya başlayacaktır… Babanın burada olmaması, tek bir anlama geliyor-“

   “Hasta olamaz mı?“ dedi Scorpius.

   “O zaman Nena bilirdi, değil mi?” dedi Rose.

   “Olay… ne zaman oldu?” diye sordu Albus çekinerek. “Babanı- şeyy- ne zamandır görmüyorsun?”

   “Bir haftadır…” dedi Nena. “Profesör McGonagall onu okul başlamadan önce çağırmıştı. Fakat kaç gündür okula ulaştığıyla ilgili bir haber alamadık… Bana, ne olursa olsun,  trene binerken yanımda olacağına söz vermişti.”

   “Peki, annen?” dedi tekrar Ikesha. Eli arkadaşının elinin üzerindeydi, sıkı sıkı tutuyordu. Tuhaf geliyordu Albus'a. İkisi de farklı senelerde olmalarına rağmen, ne zaman tanışmışlar da bu denli içli dışlı olmuşlardı?

   “O da benim gibi üzgün. Belli etmemeye çalışıyor fakat içten içe endişelendiğini biliyorum.” Konuşmaya başladığından beri gözyaşları dinen kız, yeniden ağlamaya başladı. Burnu beyaz teninin üzerinde mat kırmızı bir şekilde belli oluyordu. Yanaklarında hafif çiller birikmişti. Gözyaşı damlasının her düşüşünde ışıl ışıl parıldıyordu. “Ona bir şey olmayacak, değil mi?” Ikesha’ya sıkı sıkı sarıldı. Göğüs kafesi kasılıyor, hıçkırıyor, titriyordu.

   “Korkuyorum…

*


   Tren yoluna devam ederken iyice geçe çöktü yeşil topraklara. Sonra gece karası çimler yerini çorak arazilere bıraktı. Üzerinde tek canlının yaşamadığı boş bölgelere yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor, her yeri sel içinde bırakıyordu. Belki bir iki kulübe görüyordu ama onların da terk edilmiş olduğundan emindi. Hatta bir tanesi döküldü dökülecek duruyordu. Her an rüzgâra kapılıp gidebilirdi.

   Nena yolculuk esnasında Ikesha’nın da yardımıyla biraz daha sakinleşebildi. Hatta Hogsmeade’e yaklaştıklarında birkaç saat önce yaşadıklarını unutmuştu bile. Tuhaf geliyordu Albus’a. Ikesha Gryffindor değildi; öyle olsa bilirdi, aynı şekilde Scorpius da bir Slytherin’di. Bu kadar çok binanın tek kompartımanda buluşması oldukça şaşırtıcı bir gerçekti. Hatta pelerinlerini giymelerini belli eden düdüğü duyduğunda, bu olayın –belki de- büyücülük ve cadılık tarihinde bir ilk olduğunu düşünmüştü. Acaba Ikesha hangi binadaydı? Zeki birine benziyordu.

   “Birinci sınıflar beni takip etsin!” Hagrid’in yaşlı, kısık sesinin peşi sıra birinci sınıflar, onları okula götüren kayıklara doğru hareketlendiler. İkinci sınıflar ise “Atsız arabalar” diye tabir edilen, Testraller tarafından çekilen araçlara bineceklerdi.

   Tüm ikinci sınıflar kendilerinden büyük olanları takip ederek araçlarının yanına geldi. Fırtına kesilmiş, yağmur ince ince çiseliyordu. Dördüncü ve üçüncü sınıfların ardından sıra ikinci sınıflara geldiğinde orada onu gördü. Bir kartal gagası ve kanatlarına sahip, dört ayağının üzerinde, nerdeyse tamamen iskeletten oluşmuş yaratık, Testral, çekeceği arabanın hemen önüne bağlanmıştı.

   “Korkutucu!” dedi James. Kardeşine baktı.

   Ağabeyinin aksine o korkmamıştı. İlginçti… İlk senesinde James’in kendisiyle dalga geçtiğini hatırladı. Ne kadar da korkmuştu o zaman. Fakat şimdiyse…

   “Çok mutsuz görünüyorlar…” Rose acıma dolu bir ifadeyle ona bakıyordu.

   “Bu bir Testral mi?” diyen Scorpius ise daha çok, şaşırmıştı.

   “Korkunç!” diyen Nena da James’e bakıyordu şimdi.

   “Ah, onları görememem ne kadar da kötü…” diyen Ikesha ise meraklı görünüyordu.

   “Eh, hadi ama!” Arkalarından uzun boylu –ve pelerininden anlaşıldığı üzere bir Slytherin olan- bir çocuğun sesiyle hepsi birden kendine geldi ve sırayla arabaya bindiler. Arabalar maksimum üç kişi aldığından Rose ve Ikesha ayrı arabalara geçtiler (Nena bir üçüncü sınıf arabasına binmişti bile). James, Scorpius ve Albus üçlüsü de kızların ardından gelen arabalara geçmişlerdi.

   James ortaya geçerek kollarını geniş geniş iki yana ayırarak, “Oh,” dedi, “Bu rahatlığı özlemişim. Şu arabalar gibisi yok gerçekten… Gerçi kayıklar da güzeldi ama bence arabalar müthiş! Çaktırma, bu arada küçük kardeş. Üçüncü sınıfım ama-”

   "İstediğin gibi olsun..." dedi Albus. James'in acaba hiç mi kendi sınıfından arkadaşı yoktu, sahi?

   “Abartma istersen,” dedi Scorpius, James’e takılarak. “Bence kayıklar daha iyiydi."

   “Bence de,” dedi Albus ve tekerlekler tıkırdayarak harekete geçerken,  "Kayıklar daha iyiydi." Hogwarts Şatosu’nda doğru yol almaya başladılar.

*


   Yetişkin olanlar en ağır hareket edenlerdi.

   Daha beşinci, altıncı ve yedinci sınıfların tamamı inmeden, diğer tüm sınıflar çoktan sıraya geçmişti bile. Fakat ilk önce büyük sınıflar alınıyordu içeri ve sıra kavgası yüzünden kısa süreli de olsa bir arbede yaşandı. Önden ve arkadan öğrenciler onları sıkıştırırken Albus’un gözü ister istemez Yasak Orman’a ve göle kaydı. Burayı gerçekten özlemişti. Burası onun bir yuvasıydı adeta. Bir sıralama yapsa Hogwarts’ı en başa, Kovuk’u ortaya ve kendi evlerini en sona koyardı herhalde. Godric’s Hollow’daki malikâne de güzeldi fakat Kovuk kadar sıcak bir yer değildi orası. Zaten babası Harry Seherbazlık Departmanı’nda yoğun çalışıyor, kimi zamanlar da eve geç geliyordu. Spor gazeteciliği yapan annesi Ginny ise gün boyunca araştırma yapmak için evden çıkıyor, malikâneye geldiğindeyse tüm gün haber yazmakla uğraşıyordu…

   İsimleri söylenerek kapıdan içeri alındıktan sonra yetkin bir Seherbaz kapıları efsunlarla donatıp kapattı ve tüm sınıfların önüne geçerek onlara şatonun girişine dek eşlik etti. Birinci sınıfların daha sonra geleceğini biliyordu Albus. Onlara Hagrid eşlik edecekti.

   Sırayla büyük giriş kapısından geçtiler. Tüm sınıflar Giriş Salonu’na doluşmuştu şimdi. Onları içeri kadar getiren Seherbaz geldiği yönde geri dönüp bahçeye çıkarak gözden kaybolduğunda Büyük Salon’un kapısını sertçe açıldı ve tüm gözler tekrar ileri döndü. Önden iki Seherbaz eşliğinde Profesör McGonagall çıktı ortaya. Peşlerinden gelmeleri gerektiğini söyleyip onları geldiği salona davet etti. Öğrenciler yürürken yanlarına altı Seherbaz daha gelerek onlarla birlikte yemeklerin yeneceği ve Bina seçimlerinin yapılacağı devasa büyüklükteki odaya geçtiler.

   Seherbazlar’ı gören Albus şaşırmıştı, çünkü bunu beklemiyordu. Hogwarts’ı daima en güvenilir yer olarak görmüştü. Aslında korumalar ona daha çok güven vermeliydi fakat bunun yerine, onu daha da kaygılandırdı. Bu ya Profesör McGonagall’ın Rowen’ı hafife almadığını ya da okulun sihirsel güvenliğinin bile yeterli olmayacağını düşündüğünü gösteriyordu. Büyücülerin hepsi kara pelerinler içinde duruyordu orada.

   “Evet,” dedi Profesör McGonagall çatallaşmış sesiyle. “Birazdan birinci sınıflar gelecek, o yüzden sözü fazla uzatmayacağım: Hepiniz binalarınız için ayrılar masalara geçebilirsiniz.” Peşinde sekiz Seherbaz'la tekrar Giriş Salonu’na geçtiler.

   “Yalnız, bunlar,” dedi James McGonagall’ın peşinden giden adamlara bakarak, “Testraller’den daha korkunçmuş.” Kendilerine yakın bir Slytherin’in yerinden sıçramasına aldırmadı -“Hey, Testral dedi, duydun mu Drake?”-.

   Profesörün salonu terk etmesiyle büyük bir uğultu oluştu. Kalabalık içinde herkes kendi masasına geçmek için mücadele verirken, McGonagall’ın neden bir düzen oluşturmadığını düşündü Albus. Seherbazlar’dan birine de bu görevi verebilirdi sonuçta –birisi ayağına basarak geçti. Zorlukla önde giden Scorpius’u takip ederek kendi sırasını buldu. Sonra Scorpius Slytherin’e ait olan masaya gideceğini söyleyip gözden kayboldu. Albus arkasında James’le sonunda bir sıraya oturduğunda kızların da masanın diğer ucunda olduğunu gördü.

   Bu kadar güvenlik ne içindi acaba? Profesör niçin Seherbaz’ların hepsini birden yanında taşıyordu sürekli? Ne arıyordu?

   Kalabalık hâlâ yerlerine geçmemişti. Köşede bir yedinci sınıf Slytherin grubu masalara geçmek yerine, orada, kendi aralarında bir Tüküren Bilye turnuvasına geçmiş görünüyordu. Başka bir yerde bir ikinci sınıf –pelerinin yanındaki mavi şeritlere bakılırsa bir Ravenclaw- zorlukla kendisinden boyca büyük büyücü ve cadıları aşmaya çalışıyordu. Bir Hufflepuff kız öğrencisi, yalnız başına, gözleri ayakkabılarına eğilmiş bir şekilde duvara yaslanmış, duruyordu. O da ikinci sınıf olmalıydı boyuna bakılırsa… ya da üçüncü sınıf… Albus’un bu kadar dikkatini çekmesinin bir sebebi de saçlarının bembeyaz olmasıydı. Uçları diken diken yüzünden aşağı sarkıyor, koca göz bebekleri düşünceli düşünceli –ayakkabılarına bakmayı geçmiş- yerdeki fayansları inceliyordu. Zayıf bir yapısı vardı kızın… Sonra büyük görünümlü bir öğrenci grubu Baş Yönetici kürsüsüne doğru yol alıyordu. Akıllarında Profesör McGonagall’a bir oyun yapmak gibi bir düşünce olmalıydı… Diğer öğrenciler ise yavaş yavaş oturuyordu.

   Büyük Salon’un kapısı açıldığında büyük bir birinci sınıf ordusu korkak bakışlarla içeri girdi. Bunu gören grup yapacağı şaka her neyse, geri çekildi… Albus oradan, Hagrid’in sadece kırlaşmış saçlarını görebildi ve o da bir an içinde gözden kayboldu. Yine geçen seneki gibi üzgün olup olmadığını düşündü yaşlı adamın. Hele Rowen’a karşı yapılan savaş da göz önüne alınırsa… Sonra Albus’un gözleri birinci sınıflara kaydı. Öğrenciler kendilerinden sadece bir sınıf küçük olmalarına rağmen, onların ne kadar çocuksu olduğunu gördü.

   Salonun tepesindeki yalancı gökyüzünü özlemişti Albus. Havada kendiliğinden asılı duran Asla Sönmeyen Mumlar’a baktı. Onların üzerinde bulutlar kümeleşmiş duruyordu. Az tepelerine kadar yağmur damlaları düşüyor ve onlara değmeden yaklaşık bir yarım metre yükseklikte gözden kayboluyorlardı.

   Bir profesör elinde bir masayla Giriş Salonu’ndan Büyük Salon’a girdi. Masanın hemen üzerinde geçen seneden tanıdık olan Seçmen Şapka duruyordu. Yarısı yanmış olmasına rağmen, onun dışında tek bir değişiklik bile yoktu üzerinde şapkanın. Sanki yılların yaşlatamadığı tek sihirli canlı oymuş gibi görünüyordu… Birazdan Seherbazlar eşliğinde tüm birinci sınıflar binalarının belirleneceği masaya doğru yaklaşmış ve sabırsızlıkla olacakları beklemeye başlamışlardı.

   “Adams, Anthony!” Profesör McGonagall’ın ismini okumasıyla siyahî bir öğrenci bacaklarının titremesini çaktırmamaya çalışarak kürsüye doğru yol aldı, masanın yanındaki sandalyeye oturdu. Korkudan gözlerini yummuştu.

   “HUFFLEPUFF!” Seçmen Şapka seçim konusunda zorlanmamış olmalıydı.

*



   “Yumulun!”

   Birinci sınıftan yedinci sınıflara, tüm öğrenciler önlerinde yemeklerin belirmesiyle ziyafete giriştiler. Anlaşılan okul müdiresi Dumbledore’un geleneğini bu sene de devam ettiriyordu…

   Albus öğretmenlerin masasına baktı. Diğer tüm öğrenciler lokmaları birbiri ardınca midelerine indirirken, bu sene yeni bir profesörün katılıp katılmadığına baktı. Gerçi öyle olsaydı McGonagall bunu duyururdu… Müdire de diğer profesörlerin olduğu masaya geçip yemeğe başladı. Profesör Flitwick görünmüyordu. Aynı şekilde Profesör Longbottom da… Demek ki Nena haklıydı. Acaba Mr. Longbottom’la ilgili profesörün bir şey dememesinin bir sebebi var mıydı?

   Bulundukları masanın arkası, geçen seneye göre değişmiş gibiydi. Bir kere, tüm müdürlerin bulunduğu portreler asılmıştı duvara. Tüm yaşlı profesörleri görebiliyordu Albus. Hatta şöyle başını hafif sağa kaydırınca, orada…

   “BU, DUMBLEDORE!” Bir altıncı sınıf öğrencisi yerinden kalkarak, heyecanla bağırmıştı. Evet, eski okul müdürünün portresi odasından buraya taşınmış olmalıydı –ya da oraya yerleştirilen başka bir portreye geçmişti… Belli ki tüm öğrenciler onu tanımıyordu ama kendisiyle birlikte ayağa kalkan, salonun nerdeyse yarısını dolduran öğrenciler hep bir ağızdan gülüşüyorlar, kısa olanlar diğerlerinin arkasından zıplayarak gerçekten o mu, görmeye çalışıyorlardı.

   “Hepinize iyi ziyafetler dilerim!” diyen Dumbledore, portresinde ayağa kalkmış, hafif bir reverans yapıp öğrencileri selamlamıştı. Ayaktaki tüm öğrenciler arasında gülüşmeler arttı. Hepsi birden, şimdi, bu yaşlı emektar adamı alkışlıyordu… Geçen sene onu burada görememişti Albus ve bu kadar öğrencinin böylesine sevinmesine bakılırsa Dumbledore bunu ilk kez yapıyordu.

   “Ama yemeklerinizi yemeniz lazım,” şimdi dedi. “Yoksa çaktırmadan şuracıkta nasıl uyuyacağım?” Öğrenciler arasında hafif kahkahalar duyulurken yaşlı adamın her bir öğrenciyi yarım ay biçimindeki gözlüklerinin arkasından izlediğini gördü Albus. Albus Dumbledore’a bakıyordu o da.

*

   Yemyeşil bir arazinin üzerinde uçuyordu. Bulutlar öylesine beyaz, ışık öylesine parıltılıydı ki, mutluluğunu saklamayı başaramıyordu. Yüzüne hafiften vuran meltemle daha neşelendi… Uçuyordu genç adam. Vadileri, dağları, tepeleri aşmıştı… Elma, şeftali ağaçlarını aşmıştı. Bir incir ağacının yaprakları rüzgârla hışırdıyor, şarkılar söylüyordu… Daha önce hiç bu kadar mutlu olmamıştı ki… En sonunda kurtulmuştu çünkü. Özgürdü. Yeşillikler ona eski bir İskoç marşını mırıldanıyordu adeta. Gaydaların birbirinin içinde yutulan ezgilerini dinliyordu sanki… Mest oluyordu…

   Kaleye yaklaştıkça yaklaşıyordu… Sonunda bulutlar da çekiliyor ve masmavi bir gökyüzünü bırakıyordu arkalarında… Genç adam uzun siyah saçlarını yüzünün arkasına attı ve uçmaya devam etti… Hani, uçmayı bile özlemişti… Kendisine takılan lakabı düşündü o esnada. Dudakları iyice genişledi gülümsemekten. Ona verilen ismi sonuna kadar hak etmişti çünkü… Astus ismini kendi ismi kadar sevmişti nerdeyse…

   Süpürgesiz uçmak gibisi yoktu…


*


   Albus gözlerini açtığında tepesinde uzanan geniş karanlık gökyüzünü gördü. Kalbi heyecanla deli gibi atarken titreye titreye ayağa kalktı. Sağına ve soluna baktı… Önüne baktı… Bütün bir Büyük Salon’un bakışlarıyla karşı karşıyaydı şimdi. Ne olmuştu ona? Ve, kürsüde ne işi vardı?

   “İnanmıyorum, az önce gördüğümü sende gördün mü?!” dedi bir üçüncü sınıf Hufflepuff.

   “Uçtu…” diyen Ravenclaw yedinci sınıfının soluğu tutulmuştu. Gözleri baykuş gözleri gibi apaçıktı şimdi.

   Albus korkuyla Gryffindor masasına baktı ve ağabeyi ve Rose’la Nena’nın da kendisine aynı şaşkınlıkla baktığını gördü… O masayla bulunduğu yer arasındaki mesafeyi ölçtü. O bunu yaparken tüm başlardan tedirgin uğultular duyulmaya başladı. Sırtına dokunan bir elle yerinden zıpladı. Yavaş yavaş başını döndürdü ve orada Profesör McGonagall’ın ifadesiz yüzünü gördü.

   “Hemen, odama.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder