8 Aralık 2010 Çarşamba

İkinci Bölüm



İKİNCİ BÖLÜM




Zihnefend





   Rose?”
    Kız cevap vermedi.
   Rose?”
   Genç kız başını soruyu soran kişiye, Albus’a çevirdi. “Al?”
   Ani bir hareketle Hermione, kızının üzerine doğru atıldı. Onu sıkı sıkı sarmalarken gözyaşları kızını bulmanın sevinci ve rahatlığıyla, damla damla aktı yüzünden aşağı. Ron, eşinin omzuna kolunu atmış, derin bir soluk veriyordu. Göstermemeye çalışsa da,  o da gözyaşı döküyordu. Mutluydu... Burnunu çekti.
   Sonunda kucaklaşmadan kurtulan kız annesine baktı. “Anne? Neler oluyor?”
   Hermione’yle Harry ve Ron aynı anda göz göze geldiler. İki saniye anlamaz bir şekilde birbirlerinin gözlerinin içine baktıktan sonra soruyu soran Albus oldu. “Rose…” Korktuğu başına gelmemesi için içinden yalvardı, “Neler olduğunu hatırlamıyor musun?”
   Kız gülümsedi. “Ahmak olma, Al. Tabii ki hatırlıyorum. Sabah okul alış-verişlerini yapmak için dışarı çıkmıştık. Sonra eve dönerken beni unuttunuz.
   Tekrar ve bu sefer herkes birbirine baktı.
   “Peki, buraya nasıl geldin?” diye sordu Albus.
   “İşte bunun sayesinde,” dedi Rose, kafesindeki hayvanı gösterdi. İnce, uzun, dağ gelinciğine benzer bir yaratıktı. Hatta aslında, sıradan bir dağ gelinciğinden de farkı yok gibiydi. Albus, babasının yaklaştığını görünce çekildi. Harry kafesin üzerine eğilerek, asasını çıkardı.
   Kısa bir süre yaratığı inceledikten sonra, “Hiçbir büyü izi yok. Böyle bir fantastik yaratık da görmemiştim zaten,” dedi. Rose’a döndü.
   “Ah…” diye iç çekti kız. Koklayarak buldu burayı tabii ki.
   Hermione şaşkınlıkla kızına döndü. “Ama Rose…” Söyleyeceği her neydiyse, devam etmedi. Gülümsedi. “Evine hoş geldin,” dedi.
   Ve bu kadar mıydı? Neler yaşadığını sormayacaklar mıydı? Rose’un neleri atlattığını? Onlar Albus kadar merak etmiyorlar mıydı ki? Albus, Astus’u düşündü. Belki de o kaçmasına yardım eden adamdı.
   “Peki, Astus-“
   Rose ani bir hareketle sandalyesinden geri sıçradı. “Onu nerden tanıyorsun?” Göz bebekleri korkuyla büyümüş gözüküyordu.
   Albus, aldığından beri bir kez bile cebinden çıkarmadığı –tabii, okuyacağı zamanlar dışında-, artık uzun süre orada durduğundan tamamen kırış kırış olmuş parşömen kâğıdı çıkardı. Daha o uzatamadan, Rose çocuğun elinden mektubu kaptı. Elini ağzına götürdü. Her bir kelimede daha da şaşırıyor gibi.
   “Bu adam…” dedi Rose. “Astus…” Kâğıda baktı. Gözyaşları parşömeni ıslattı. Albus’a bakmadan, “Gözlerimin önünde öldürüldü…” dedi.
   “Kim?! Kim öldürdü?!”
   “B-bilmiyorum, baba… Elleri çok… çok çirkindi. Uzun ve ölmüş bembeyaz deri… Çürümüş, parmaklarının ucundan çıkan tırnakları… Çok tiz bir sesi vardı. Adının, Ölüm Uçuşu olduğunu söyledi.”
   Harry yaslandığı masadan geri çekildi. Albus başının feci bir şekilde ağrıdığını hissetti. Harry’nin yüzündeki renk tamamen beyaza döndü. Albus oturduğu masadan ayağa fırladı. Soğuk terler Harry’nin kuzgun karası saçlarının diplerinden aniden fışkırmış, bağa çerçeveli gözlüğüne dökülüyordu. Elini yara izine götürdü. Albus’a baktı. “Ama o… o ölmüştü…” Albus yere düştü.
   O?” Ron korku ve şaşkınlıkla Harry’e baktı. “Harry… yara izin…”
   Kor kırmızı renk alan şimşek biçimindeki izi gördü Albus, zorlukla da olsa. Niye kimse onunla ilgilenmiyordu? Harry acıyla elini alnına bastırdı ve haykırdı. Az önce yaşadığı şokla gafil avlanan genç adam dengesini kaybedip yere kapaklandı, Albus’un yanına düştü. Ama hiçbir şey umurunda değilmiş gibi görünüyordu. Albus hayatında hiç bu kadar korkmadığını hissetti. Babasının yara izi alev almıştı.
   Albus bilincini kaybettiğini fark edemedi bile…


*


   Sadece öfke hissediyordu. Saf öfke. İçinde zavallı sevgiye dair en ufak bir duygu yoktu. Sevgiden tiksiniyordu. O sadece zavallılar içindi… Oda içinde volta atmaya başladı.
   Her şey gerçekti. Acı gerçekti. Duygular gerçekti… Sadece önünü görmekte oldukça zorlanıyordu. Ayağının altındaki ahşap zemin gıcırdıyor ve ses ona çığlığı hatırlatıyordu. Korkuyu… Albus, korkudan zevk alıyordu.
   Oda küçüktü bulanık görüntüden anladığı kadarıyla. Ama bu küçük oda ona yeterdi. Zaten burayı hak ettiğini düşündü. Başka bir yerde de yaşayamazdı… Odada tek pencere vardı ve o da oldukça küçük; kenarında hafif bir çatlak izi vardı. Gece karanlığını seyretmeye bayılıyordu. Özellikle yılın bu zamanını. Başını duvara döndü. Bir köşede takvim, hemen yanında eski bir ayna ve duvarda ölü insanların resmi vardı. Hepsini o öldürmüştü. Öldürmeyi istememiş; lakin öldürmekten zevk almıştı. Bunu durduramamıştı… Ve şimdi bu zevke açtı. Yeni kurbanı birazdan burada olurdu.
   Aynaya döndü. Tıpkı onun gibi gözüküyordu.
   Sadece bir kukla olduğundan habersizdi.
   Tıpkı kâbus gördüğünden habersiz olduğu gibi…


*


   Çocuk terler içinde uyandı. Kovuk’taydı. Yatak odasındaydı. Güvendeydi… Kimseyi öldürmek istemiyordu.
   Yattığı yerden doğrulurken etrafına baktı. Daha az önce babası yerde acı içinde yatıyordu. Peki, o halde, şu anda televizyona bakan adam kimdi?
   Babasının, vücudunun değiştiğini gördü Albus. O değiştikçe yüzünün etrafını kaplayan yaraları, yarıkları ve oldukça fazla olan kanı görüyordu.
   Adam ağzı olması gereken yarığı açtı. “BENİ KURTEAEAAAR!”


*


   “BABA?!”
   Albus bu kez gerçekten uyandı. Gerçekten Kovuk’ta, gerçekten yatak odasındaydı. Yanındaki yatakta James horlayarak uyuyordu. Dün gece ne olmuştu? Hatırlamaya çalıştı… Babası yerde acı içinde kıvranıyordu. “O” dedikleri adamdan bahsetmişlerdi. Bunu kendisine söylemeye korkuyor ve gerçekten de düşündüğü “O”nun geri dönmüş olabileceğine inanamıyordu. Ölüler dirilemezdi. Voldemort dirilmiş olamazdı.
   Yatağından indi. Terliğini ayağına geçirdi. Vakit gece yarısıydı. Her ne kadar uykusuz olsa da merak ediyordu. Gözlerini ovuşturdu ve alt kata geçmek üzere kapıyı açtı.
   “Al?” James’in uykulu sesi duyuldu.
   “Bu saatte ne yapıyorsun orada?”
   “Babama bakacağım. İyi mi diye?”
   “Hayırdır? Yoksa yine…”
   “Evet!” dedi Albus sinirle. “Ama şu anda babam daha önemli!”
   James hışımla yorganını attığı gibi kalktı. “Neden?”
   “Neden mi? Belki de yirmi yıl sonra yara izinin yeniden acımasıdır, ha? Belki de “O” gerçekten geri dönmüştür, ha? Sebep mi arıyorsun?”
   “Sen- Ne- Diyor-“
   “Seninle gerçekten şu anda uğraşamam, James! Babamın iyi olup olmadığını öğrenmem gerek.”
   “Eh, bana sorabilirsin.”
   Albus bir an afalladı. “Doğru…” dedi. “Bu neden aklıma gelmemişti?” Düşüncesini sesli söylediğini fark edip, kendine şaşırdı.
   “Belki de tam bir ahmak olduğun içindir, sevgili kardeşim, ha?
   “Her neyse… Babam?”
   “İyi.”
   “Nereden biliyorsun?”
   “Nereden mi?” James oldukça şaşkındı. “Yani şu anda, az önce senin de gördüğün gibi, bir kâbus görmediyse, neden kötü olsun ki? Hem şu yara izi saçmalığı nedir?”
   Saçmalık mı? Rose geldikten sonra olanları hatırlamıyor musun?”
   “Hatırlıyorum,” dedi inatla James. “İlk defa mutlu bir akşam yemeği yemiştik… ta ki sen bayılana kadar… Babam yarından itibaren –aslında… saate bakarsak, bugünden-Zihnefend derslerine başlaman gerektiğini söyledi. Hocan babam olacakmış…”
   “Ama… yara izi-“
   “Yara izi filan olmadı, Al. Sadece babam biraz kaşındığını söyledi, o kadar. Yoksa bayılmadan önce…”
   “Bilmiyorum…” Elini kapı kolundan geri çekti Albus. Yatağına yöneldi. Başı düşünceli bir şekilde aşağı bakıyordu.
   Ahşap zemin.
   Takvim.
   Ayna.
   Albus gözlerini sıkı sıkı yumdu ve ovuşturarak tekrar açtı. “Korkuyorum, James…”


*


   GÜM!
   Albus korkuyla yatağından sıçradı. Bu artık bilmem kaçıncı kez oluyordu. Kapıyı tamir etmeleri gerekecekti. James’in, annesini peşi sıra odaya soktuğunu gördü Albus.
  “Ne oluyor, James?” Albus gayri ihtiyari –istemsiz demek daha doğru olurdu- pencereden dışarı baktı. Son savaştan beri hiç bakımı yapılmamış çimler artık olması gerektiğinden dört-beş kat daha uzamış, camı kirli yeşil-sarı bir renge bürümüştü. Güneş ışınları yatak odasını aydınlatıyordu.
   “Albus, bana bak!” Annesinin sesine döndü çocuk.
   “Ne var?” İçinde biriken nefrete şaşırdı. Her an patlayacakmış gibi nefret büyüyordu içinde. Sebebini bilmiyordu. Sadece… kadını parçalara ayırmayı düşündü bir an için. Patlamasını, organlarının odanın dört bir yana uçmasını istedi.
   Al?” Annesinin hüzünlü sesini duydu Albus. Koşarak çocuğunun yanına gitti. “James, çabuk babanı çağır!” Fakat James korkudan olduğu yerde kalakalmıştı. “James, KOŞ DEDİM!”
   Çocuk arkasını dönerken kapı eşiğine ayağını vurup düştü. Yerden ani bir hareketle fırlayıp merdivenlerden aşağı koşmaya başladı. Ne oluyordu?
   “Albus! Benimle kal! Tamam mı?! Beni bırakma, Al!” Ne bırakmasından bahsediyordu? Yüzüne bir şey mi olmuştu yoksa? Yoksa… Kalktığından beri bakmaya korktuğu, odanın içindeki aynaya başını çevirdi…
   Yüzü normaldi… Normal olmayan şey… gözleriydi. Gözbebekleri artık o kadar yukarı dikilmişti ki, göz akını görüyordu sadece. Hâlbuki her şeyi net bir şekilde görüyordu Albus. Annesine sarıldı.
   “NE OLUYOR BANA?!”
   “Korkma,” dedi Ginny. Vücudunu olabildiğince çocuğa sardı. Ağlıyordu. O da korkuyordu. “HARRY!”
   Babasının son sürat odaya girdiğini gördü Albus. Asasını oğluna doğrultmuştu. Ağzını açtı… Fakat Albus, Harry’nin ağzından çıkan büyülü sözcükleri hiç duyamadı.


*


   Benden istediğiniz nedir efendim?”
   “Öncelikle, oturman Krios.” Albus emir vermekten hoşlanıyordu.
   Kendisi de koltuğa oturdu. Aynı odadaydı. Aynı ahşap zemin, aynı takvim, aynı ayna… Takvimdeki tarih bile aynıydı.
   “Bugün büyük gün, biliyorsun, değil mi?”
   “Evet, efendimiz.” Adam omuzlarına inen siyah saçları geriye doğru attı. Saçıyla oynamayı her zaman seviyordu. Kendisinden üstün olduğunu sanması Albus’un hoşuna gidiyordu. Bu sayede, adama istediğini yaptırabiliyordu. Ama bugün sondu… Adama son görevini verecekti.
   “Hazır mısın?”
   “Her zaman, efendimiz.” Albus elini ileri uzattı. Ölmüş derili parmaklarını gördü. O sırada kendisinden iğreniyordu, ama bunu yapmalıydı. Çünkü kullandığı vücut sadece bir kuklaydı.
   Kendisinin asıl kukla olduğunu bilmiyordu.


*


   Albus biraz da bitkin bir halde uyandı.
   Kovuk mutfağındaki kanepede sırtüstü uzanıyordu. Birisi üzerine battaniye örtmüş olmalıydı. Ayakucunda, kendisine bakan babasını gördü. Gülümsüyordu. Başını yukarı kaldırdı. Elini oğlunun alnının üzerinde gezdiren annesini gördü. Her şeyin iyi olduğundan emin olmak için başını biraz kaldırdı. Molly Weasley, büyükannesi uzun zamandır olmadığı kadar hamarat bir şekilde etrafı düzenliyor, odayı temizliyordu. Ocakta kendi kendine dönerek yemeği karıştıran tahta kaşığı gördü. Burnuna mis gibi domates çorbası kokusu geliyordu.
   “Anne? Bana ne oldu?”
   Ginny derin bir nefes alıp verdi. “Büyücü Koması’na girdin, oğlum. Bir haftadır sadece uyuyordun. Bugün sonunda gözlerini açtın… Bünyesi zayıf olanlarımız, bir ölüm gördüğünde –ve bu kişi çok yakın bir dostuysa ya da aileden birisiyse- Büyücü Koması’na girer oğlum.” Oldukça mutluydu.
   “Büyükanneme olan da…”
   “Evet.”
   Albus şaşırdı. Şu son yaşadıklarını düşündü. Acaba hepsi bir rüya mıydı? Hangileri gerçekti? Bir hafta derken, acaba hangi bir haftadan bahsediyorlardı? Yoksa okula gidecekleri günden beri komada mıydı? Yoksa şu son yaşadığı görüntü gerçek miydi? Şu, en korkutucu olan…
   Bunu annesine ya da babasına soramazdı. Onların daha da endişelenmesini istemedi.
   “Uyandı mı?” Albus Kovuk’un girişine baktı. James üstü başı çamur içinde odaya girdi. Albus’u görünce koşarak kardeşine sarıldı. “Sonunda! Uyanmışsın.” Albus yattığı yerde doğruldu.
   James’in hemen ardından da içeri Scorpius giriyordu. “Bir daha hileye başvurursan, oynamam. Ona göre, James. Snitch’i yakalayan her zaman sen olamazs- Albus!”
   Bir bol çamurlu sarılma daha yaşayan Albus gülümsedi. Ağabeyi ve arkadaşını orada, yanı başında görünce korkusu da azaldı. Rahatladı. Söylediğinde kendisi de güldüğüne şaşırarak, “Sanırım gerçekten de Zihnefend derslerine başlamam gerek,” dedi.


*


   Akşam olduğunda herkesi daha bir mutlu gördü Albus. Koma esnasında gördüğü rüyaları –ya da komadan önce görmüştü, bilmiyordu- büyükannesine sormaktan çekindi. Acaba o da kendisi gibi bu derece kâbuslar görmüş müydü?
   Rose’un yatak odasından aşağı inip akşam yemeğini haber vermesiyle tüm stresi de uçtu, gitti. Kuzenini tekrar, canlı ve sağlıklı olarak görmekten çok mutluydu. Her ne kadar eve geliş hikâyesiyle ilgili, hafızasında bozukluklar olsa da… Bunu babasıyla konuşmuştu Albus. Rose’un gerçek hafızasının yalancı bir hafızayla değiştirildiğini söylemişti kendisine. Yakaladıkları bazı Ölüm Yiyenler’e de, gerçeği anlatmaması için böyle yapıyormuş diğerleri. Rose’a da aynısı yapmış olduklarını söyledi. Bunun üzerine gidilmemesi gerektiğini söyledi Harry. Zamanı gelince, büyünün kendinden kalkacağını ve Rose’un tüm gerçekleri, neler olup bittiğini anlatacağını söyledi, kaçırıldığında geçen süre boyunca.
   “Şimdilik, senin Zihnefend derslerine öncelik göstermeliyiz.”
   Korkutucuydu belki ama Zihnefend olmazsa, daha korkutucu şeylerin olabileceğini biliyordu. Okul başladığında ders alacağını söyledi babası. Bunun nasıl olacağının sürpriz olduğunu söyledi ama Albus olayı anlamıştı: Babası okula öğretmen olarak girecekti. Asıl sorun, koca Sihir Bakanlığı departmanını nasıl başıboş bırakacağıydı. Yerine bir başkasını geçirirdi herhalde.
   Albus o gece ilk kez rahat bir uyku çekti. Kâbussuz, Zihnefendsiz, komasız…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder