8 Aralık 2010 Çarşamba

Dokuzuncu Bölüm


DOKUZUNCU BÖLÜM



Kaçış



   Diffindo!
   Uzunca bir ağaç dalı yere düştü. Onu yerden alan Albus, önündeki göle baktı… Su çarşaf gibiydi. Yüzey arada hafif rüzgârlarla kırışıyordu, çoğu zamansa durgun haldeydi. Gölün arkasında kalan tepe oldukça küçüktü. Güneş hafif açıyla eğilmişti, birazdan o tepenin arasında kaybolacaktı… Gölün üzerinde hiçbir hayvan türü görünmüyordu. Sadece kıyı boyunca bazı ufak balıklar göze çarpıyordu…
   Albus’un elinde ip olsa, belki daha iyi olurdu ama sonuçta bu ipin ucuna takacak bir kanca ve yem bulması da gerekecekti. Bu yüzden aldığı ağaç dalını mızrak gibi kullanmayı düşündü. Neyse ki tahta oldukça kalındı. Elindekinin ucunu biraz sivriltilerek keskin bir alet yapabilirdi…
   Etrafta sivri cisim aradı. Az yanında oldukça kalın bir cam parçası duruyordu. Civara bakındı, fakat camın gelmiş olabileceği hiçbir şey görmüyordu… Zaman kaybetmemeliydi, bunun hakkında düşünmeden kırık cam parçasını ağaç dalının uç kısmına sürtmeye başladı.
   Hava kararıyordu. Yağmur hafiften başlamış, ince damlalar havadaki iğneler gibi, rüzgârla bir oraya, bir buraya savruluyordu. Albus oturduğu toprak zeminden kalkıp, üstünü temizledi. Dalı sivriltmeye devam etti.
   Yine de ışığın yavaşça çekilmesi gözlerini kısarak bakmasına sebep oluyordu. Bu da üzerine tuhaf bir ağırlık, yorgunluk çökmesine sebep oluyordu. Kulaklarına dolan, yaprakların arasından fısıldayan sesler onu iyice uyuşturuyordu… Öyle ki, bir süre sonra ayaklarını hissetmemeye başladı, ıslak kumun üzerine düştü. Yüzünü tuhaf bir gülümseme kapladı. Elleri de kontrolden çıkıp iki yanına düştü. Başını hissedememeye başladı, omzunun üzerine yaslandı… Orada oldukça tuhaf ve komik bir şekilde durduğunun farkında bile değildi… Birazdan da tüm vücudu yere düştü… Yüzü maskeyle kaplı bir adam üzerine eğildi. Asasını Albus’un üzerine doğrulttu.
   “Büyü işe yaramış görünüyor.”


*


   Ağaç dalının üzerindeki diğer adam, üçlüyü dikkatle izliyordu. Albus denilen akılsızın sayesinde rakiplerinden sadece biri silahlıydı. James diye çağrılan çocuk, diğer iki kişiyi koruyamazdı… Şu anda göl kıyısındaki arkadaşının yaptığı büyüyü yapmanın zamanıydı. Asasını üçlüye doğrulttu… Şu durumda daha fazla sabredemiyordu. Grubun etkisiz kalmasını kendi elleriyle sağlayacaktı.


*


   James ağaçları incelemeye devam etti. Önlerindeki küçük odunlar, asasından çıkan basit bir kıvılcım büyüsüyle yanmıştı. Tabii onun bunu yapması epey zor olmuş ve genç büyücü konsantre olmaya çalışırken oldukça enerji kaybetmişti. Aslında kendisinden bir sınıf küçük olan kuzenine, Rose’a güvenseydi, bu kadar vakit kaybetmezlerdi ateş yakmak için ama yapamıyordu işte…
   Yanlarında Nena’nın da olmasını isterdi. Eğer Bellatrix burada değil ve okuldaysa, kızın başı derde girebilirdi. Nena zaten babası yüzünden depresif günler geçiriyordu, bir savaş çıkması durumunda kendini koruyamayacak kadar zayıftı…
   Savaş… Bu kadar basit olamazdı… Saçmalıyordu James… Şu küçük kardeş de nerde kalmıştı?
   “Uykum geliyor,” dedi Ikesha.
   “Benim de,” dedi Rose. Esnedi. “Sanırım yemek yiyemeyeceğiz…”
   “Saçmalamayın!” dedi düşüncelerinden uyanan James, endişeliydi. “Albus hâlâ dönmedi. Onun nerede olduğunu merak etmiyor musunuz?”
   “Çok yorgunum…” dedi Ikesha. “Hem dev filan de yok ortada… Başımıza bir şey gelse, bizi koruyacak sadece sen varsın.” O da Rose gibi esnedi. Sırtını çakıllı, çalı çırpılı yere uzattı. Birazdan da gözleri kapandı. “Biz hiçbir işe yaramayız…”
   Bir sorun vardı…
   “Rose, bari sen-“
   Rose da yere uzandı. O da diğer kız gibi uykuya daldı
   Bir terslik…
   James endişelenmesi gereken yerde, içini saran garip rahatlığa karşı koyamadığını hissetti… O da şuracıkta beş dakika uyusaydı bir şey olmazdı aslında ya. Albus da birazdan gelirdi hem… Ama kızlar? Nöbet tutmalıydı…
   Asasını koluna yan bir şekilde yasladı. Tahtanın ucu derisinin üzerindeydi. Herhangi bir büyü koluna büyük çapta bir zarar veremezdi… Uyuşukluk yüzünden düzgün düşünemiyordu yine de. Eller titrerken, asa da parmaklarının arasından kayıyordu.
   Diffindo!”
   Aklına gelen ilk büyüyü söylemişti. Asanın ucundan yeşilimsi bir ışık fırlarken kolunu yaktı… Derisi soyulurken, acı az da olsa kendisine gelmesini sağladı…
   James ayağa kalkmaya çalıştı… O bunu yaparken belirsiz bir şekil hızla önüne indi.
   Daha önce hiç bu kadar kara bir Baykuş görmemişti.


*


   Neredeydi?
   Albus elleriyle boşlukta bir şeyler aradı. Etrafını yokladı… Fakat hiçbir şeye değmiyor, havada süzülüyordu. Vücudunun yanından sürterek geçen havayı hissediyordu ve bu da canını yakıyordu…
   Ne oluyordu?
   Gözlerini açtı. Tek görebildiği saf beyazlık oldu. Işık gözlerini kamaştırdı. Yeniden göz kapaklarını indirdi.
   Imperio!” Sesin sahibi oldukça sakindi.
   Tuhaf sesler duymaya başladı…
   Ölmek istiyorsun… Bu sayede rahata ulaşacaksın… Ellerin… Bir insanı öldürmek için ne kadar da güzel bir araç… Boğazın… Bir ömrü bitirecek kadar ince… Neden denemiyorsun?
   İyi fikir, diye düşündü Albus. Ölüm ona rahatlık getirecekti… İnce parmaklarını boynuna doladı… Sertçe sıkmaya başladı…
   Çok güzel gidiyorsun… Sonunda varacağın yer mutluluk olacak… Sen çok akıllı bir çocuk-
   GÜM!
   Albus patlama sesiyle gözlerini açtı. Bir an için yüksekten düştüğünü sanıp ellerini, kollarını etrafında salladı. Bir saniye sonra aslında zaten yerde olduğunu fark ettiğinde kendine gelebilmişti… İki kişinin konuştuğunu duydu.
   “Sen?!” Kendisine saldıran adama ait olduğunu düşündüğü ses korkuyla çıkmıştı.
   Büyük sürpriz, ha?!” Öteki ise kendine güven duyuyordu…


*


   Reducto!”
   James’in şaşkınlığında, arkasından fırlayan kırmızı ışın baykuşa doğru gitti. Kara hayvan ani bir hareketle havalandı.
   “Rose?!”
   “James… Dikkatli ol. O bir Ölüm Yiyen!”
   Nasıl? Rose’un asası yoktu…
   Kızın eline baktı James. Pürüzlü asa tereddütsüz ileri doğrultulmuştu.
   “Nasıl?”
   Rose göz ucuyla hâlâ yerde yatmakta olan Ikesha’ya baktı. James’e döndü. “Albus’a asayı ödünç verdiğim zaman,” dedi. “Sahtesini kullandım. Kalkan Büyüsü’nü yaptığımda gizlice gerçek asayı kullandım. Karanlıkta olduğum için beni görmediniz.”
   “Sahte bir asa mı?”
   “Başımıza gelebilecek herhangi bir saldırıda şaşırtma amacıyla kullanacaktım… Birinin bizi izlediğini biliyordum, James.”
   James etrafına bakındı.
   “Baykuş… Bir Animagus!”
   “Eğilin!” Üzerlerine atlayan karanlık siluet, ikisini birden yere yıkmayı başardı. Üstlerinden geçen yeşil bir ışık dalgası toprakla buluştu.
   “Dikkatli olun.” Ses Ikesha’ya aitti. “Keşke ben de sahte bir asa bulundursaydım…”
   Protego!”
   Rose son anda ikilinin önüne geçerek karanlıktan gelen laneti etkisizleştirdi. “Merlin adına! Onları göremiyorum!”
   James, kuzenini daha önce hiç bu kadar ciddi görmemişti.
   “Bir tane daha! Protego!” Rose bir laneti daha engelledi.
   “Bu şekilde devam edemezsin!” Ikesha endişeliydi. Silahsız olduğu için James ve Rose’un arkasında korumada duruyordu.
   James karanlıkta gözlerini zorlamaya çalıştı. Sanki çok yararı olacakmış gibi göz kapaklarını daha da kaldırmaya çalıştı. Biraz zorlansa göz bebekleri yerinden fırlayacaktı… Hava iyice kararmıştı artık… Arkalarındaki ateş sönmüş, ortama soğukluk geri dönmüştü. Ah, bir rakibini görebilseydi…
   Furnunculus!” Pembe renkli ışın karanlığın içinde kayboldu. Rose yoruluyordu.
   Bellatrix olduğunu tahmin ettiği kişi… nerede saklanıyordu?
   “Tepende!”
   Rose bir kızdan çıkabileceğine inanmadığı sese döndü.
   Evet, rakipleri bir erkekti… Hatta belki de birden fazlası vardı…


*


   Albus, birbirlerinin etrafında dönen ikiliyi izlerken yerinden kıpırdayamadığını hissetti. Hayır, üzerinde bir beden kilitleme yoktu. Sadece sahnenin karşısında hareketsiz kalmıştı…
   “Görüşmeyeli uzun zaman oldu, Gambin!” Siyah, uzun saçları olan adamdan çıkmıştı ses. Karşısındakine ‘Gambin’ demişti… Bir Ölüm Yiyen… Bellatrix değil…
   Oldukça tanıdık duruyordu…
   Diğeri güldü. Gardını indirmemekte kararlı, yaptığı işten zevk alacak kadar da heyecanlı görünüyordu “Evet,” dedi. “Astus…
  


*


   James yukarı baktı. Büyükçe gölge üzerlerine doğru inerken bir lanet savurdu.
   “Protego!”
   Büyü bu kez yeterince uzağa sekmedi. Sarı renkli ışın Rose’un kolunu sıyırdı.
   Incendio!”
   İri adam rahatça laneti engelledi.
   Burada öleceksiniz…


*


     Gambin’in asasından çıkan kızıl ışın demeti Astus’u geçip, Albus’un yanına düştü. Büyü her ne kadar kendisini vurmamış olsa da hızı, canını acıtmıştı… Kendisini şöyle bir silkeleyen Albus da ayağa kalktı… Gambin, elbette, bir Ölüm Yiyen’di, ona karşı koyacaktı… Peki, ya Astus? Onun amacı kendisini korumak mı, yoksa kendisini kullanmak mıydı? Her iki şekilde de Albus kimsenin ona bir şey yapamaması için tüm yeteneğini kullanmak zorundaydı…
   Keşke James’in yanından ayrılmasaydı… Acaba o ne yapıyordu?


*


   “Burada, bu ormanda öleceksiniz…” Tanıdık sese sahip adamın yüzü görünmüyordu… Vücut yapısı kendisini az da olsa ele verebilecekken, adam bulunduğu yerden ani bir hareketle kaçıp, üçlünün kendisini görememesini sağlıyordu.
   “Kimse sizi bulamayacak… Hepinizi öldürdükten sonra ormanın şeklini almanızı sağlayacağım… Bu orman ve bitkiler konusunda oldukça bilgiliyim…”
   Bu ses, bitkiler…
   James daha fazla dayanabileceklerini sanmıyordu. Yine de ölmeden önce, şu anda neden savaştığını bilmeliydi… Karşısındaki Bellatrix değildi… Rowen da değildi, sesi ona benzemiyordu… Ayrıca onun gözleri karanlıkta bile ışıl ışıl parlayacak bir beyazlıktaydı… O halde rakibi bir Ölüm Yiyen olabilirdi sadece… Peki, ama hangisiydi? Geçen seneyi hatırlamaya çalıştı. Rowen, müritlerini toplamıştı. Yine de, onları şu anda öldürmeye çalışan adam, o zamanki yandaşlarından hiçbirine benzemiyordu… Yeni biri olmalıydı…
   Neden ve kim tarafından öldürülmek istendiğini bilmeliydi!
   Tüm yoğunluğunu parmak uçlarına verdi. Asayı havada hafif bir daire şeklinde döndürürken, babasından geçen yaz öğrendiği büyüyü yapmaya çalışıyordu… Bunun için çok çalışmıştı…
   Perceptio!”
   Asadan çıkan parlak ışıklar hedefi bulduğunda, ortaya çıkan adam karşısında nutkunun tutulduğunu hissetti. Rose’a döndü.
   “PROFESÖR LONGBOTTAM?!”


*


   Albus asasını kendisini korumak için önüne uzattı. Her ne kadar Koruma Büyüleri bakımından sınıfta kalan bir büyücü olsa da, en kötüyle karşılaştığında, Gambin ya da Albus’a karşı koymak zorunda kalacaktı.
   “Ne kadar zorlu biri olduğunu unutmuşum, Astus,” dedi Gambin.
   “Ben de ne kadar ahmak olduğunu, Orlando,” diye karşılık verdi diğeri. “Hâlâ doğru büyüleri seçemiyorsun… Kararsızsın… Kendine güvenmiyorsun… Bunu gözlerinden okuyabiliyorum…”
   “Hakkımda hiçbir şey bilmiyorsun,” Orlando Gambin, karşısındakinin blöfüne kanmaya kararlı görünmüyordu.
   “Duruşun…” dedi Astus. “Bacakların birbirine çok yakın. Omuzların düşük. Başını plan yapmak üzere her zamanki gibi sağ tarafa yatırmış durumdasın-“ Gambin kendini doğrultmaya çalışıyordu “-ve her zamanki gibi ne düşündüğüme önem veriyorsun… Göz bebeklerinin titrediğini bir kilometre öteden bile anlayabilirim… Kimse bana yalan söyleyemez, Gamby… Kimse beni kandıramaz… Kimse benden daha kurnaz olamaz… Sonuçta ismimi buradan kazandım, değil mi?”
   “Ah!” Gambin sinirlenmişti. “CRUCIO!”
   Albus, yeşil ışık fıskiyesini izledi… Lanet doğrudan Astus’u vurdu… Büyücü dengesini kaybetti… Yere düştü… Yine de ortada bir sorun vardı… Albus hayatında işkence laneti karşısında sesi çıkmayan tek büyücüye bakıyordu.
   “Nasıl?!” Gambin korkuyla Astus’u izliyordu. Gözlerini bir an olsun kırpmıyordu… Saçlarının üzerinden küçük bir ter damlası düştü.
   “Buradayım!”
   Kara, saçaklı saçlı adamın arkasında ikinci bir Astus daha belirdi. Albus olanları şok içerisinde izlerken, Astus iki ayağının üzerinde havalandı. Yer çekimine rahatça karşı koyan vücudu havada yatay bir şekil aldı.
   Astus doğrudan Gambin’in üzerine uçtu…
   PROTEGO MAXIMA!”
   Astus’un vücudu sanki kalkanla hiç karşılaşmamış gibi, doğruca Gambin’in göğsüne çarptı… Adam, Astus’a karşı koymaya çalışırken mide bulandırıcı bir çatırtı duyuldu… Albus gözlerini kapatamadı… Her şeyi görmek zorunda kalmıştı…
   Astus’un vücudu Orlando’yu parçalamış, büyücünün vücudu ortadan ikiye ayrılmıştı.
   Albus’un yüzüne birkaç damla kan sıçramıştı…


*


   “P- profesö- Profesör- Longbottom!”
   KRIATUS!
    Neville Longbottom’ın asasından çıkan laneti gören James, orada, o saniyede işinin bittiğini anlamıştı. Alevin derisini yavaşça yaktığını hissederken ellerini gözlerine siper etmiş, cılız koruma kalkanını sabit tutmaya çalışıyordu…
   “JAMES!” Rose bağırıyordu.
   ROSE!” James’in sesiydi.
   “IKESHA!” İkisi birden çığlık atıyorlardı.
   Rose ellerini yüzüne götürdü. Ikesha grubun hemen arkasında yere düştü. James kendisini kaybedip, toprak zemine yığıldı… Dalga dalga gelen ateş yığını hepsini, oracıkta, küle çevirecekti… Henüz onlara dokunmamıştı bile ama yakında olması bile dayanılmazdı…
   Longbottom, saf, sevecen olarak tanıdıkları profesörleri onları orada acımadan öldürecekti… Kuşkusuz, Imperious etkisi altındaydı.
   Eğer onları kurtaran parlak ışıltı olmasaydı James, Rose ve Ikesha’nın hayatlarında gördükleri son şey bitmek bilmeyen alev olacaktı…
   “PROTEGO HORRIBILIS!”
   Devasa bir kalkan üçlünün önünde belirdi, tüm laneti geri çevirdi. Profesör Longbottom geri kaçarken, beyaz saçlı, kısa boylu tuhaf bir kız asasını indirdi.
   “Merhaba James, Rose ve adını bilmediğim diğer kız…”
   Üçlü tuhaf görünümlü çocuğa baktı. Bu kadar güçlü bir büyüyü bu kadar küçük yaşta bir insanın yaratması onları oldukça şaşırtmıştı… James böylesine güçlü bir büyüyü sadece babasının üçüncü yılında bir Ruh Emici sürüsüne yaptığını biliyordu… Sihrin yüceliği onu serseme çevirmişti.
   “Adım Helena,” dedi kız. “Sanırım ilk defa bu kadar kısa boylu bir yedinci sınıf görüyorsunuz, değil mi?” Gülümsedi. “Gitti… Hadi, kalkın.”


*


   Astus yere indiğinde, Albus’un gözleri hâlâ tek bir noktaya odaklanmış duruyordu…
   “Onu katlettin…”
   “Yapmak zorundaydım,” dedi büyücü. “Tüm saldırılarım için bir karşı-lanet geliştirmişti… Son kozumu oynamalıydım…”
   Albus titrediğini hissetti. Adamın parçalara ayrılan vücudu gözlerinin önünden gitmek bilmiyordu. Ellerini sıktı.
    “Şimdi yapman gereken, Albus, metanetli davranmak.”
   Metanetli davranmak…
   Ses yoktu… Sadece göğsü aldığı nefeslerle inip kalkıyordu… O anda hayata dair tek hissettiği duygu buydu… Korku hissedemiyordu… Şaşkınlık hissedemiyordu… Vücudu ayin yapar gibi ileri-geri sallanıyordu.
   “Tüm bunları unutmanı sağlayabilirim…”
   Astus… Nasıl bir büyücüydü?
   Dolunay kalın bulutlarla örtüldü. Ortama ışık yayan en büyük kaynak şimdi gözden kaybolmuş, orman gözden daha da yitmişti… Rüzgârı hissetti Albus. Bu gücün vücudunun derinliklerinden geldiğini biliyordu… Göğüs kafesinin içindeki kasırgayı hissetti… Aynı anda ağaçlar büyük bir hışırtıyla sallanmaya başladı…
   Yağmuru hissetti. Tüm iç organlarının ıslandığını, içinde başlayan sağanağı hissetti.
   “Albus… Durmalısın.”
   Durmak mı?
   Bu adam neden bahsediyordu?
   Yağmur tüm sertliğiyle yeryüzüne iniyordu… İç organları sırılsıklam oluyordu…
   “Albus… Durmazsan birçok insanı öldüreceksin.”
   Birçok insanı öldürmek mi?
   Albus hiçbir şey yapmıyordu ki… Sadece içindeki-
   “ALBUS!”
   Gölün üzerinde büyüyen hortumu gördü çocuk. Ormanın içindeki hayvanlar etrafa kaçışmaya başlarken, ne yaptığını anlamaya başladı.
   “İNSANLARI ÖLDÜRECEKSİN! DUR!”
   Evet, onu kontrol edebiliyordu… Suyun yüzeyinde devasa dalgalar oluşturmaya başlıyordu ve Albus tüm bunları kendi içinde hissediyordu… Her şeyi yok edebilecek kadar kudretli olduğunu biliyordu…
   Bir an için vücudunun sıkı sıkı sarmalandığını hissetti Albus. Bir an sonra da ayakları yerden kesildi.
   “Buradan derhal ayrılıyoruz!”
   Astus, onu gökyüzüne çıkarıyordu.
   Albus her ne kadar görüşünü kaybetse de hortum doğruca ormana ilerlediğini biliyordu… James, Rose ve Ikesha da oradaydılar.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder