SEKİZİNCİ BÖLÜM
Bilinmeyen
Aylar geçti, Ekim epey soğuk ve sert olmuştu. Ne zamandır yüzünü göstermeyen sonbaharın etkilerini görmüşlerdi sonunda. Her daim sıcak olan hava artık gitgide soğuyordu… Kasım ise önceki aya göre pek fark göstermedi, Ekim’in devamı gibiydi… Yapraklar döküldü, yağmurlar yağmaya devam etti, göldeki yaratık inzivaya çekildi; teneffüs saatleri bahçe yerine daha çok Büyük Salon’da geçildi… Hiç olmazsa derslere biraz daha yoğunlaşabildiler bu sayede… Aralık ayında ise kışın ilk belirtileri olan sulu kar kendisini gösterdi. Yağmur daha dolu yağıyor, rüzgâr eskisine göre daha sert esiyordu…
Aradan geçen aylar boyunca kayıp Neville’den haber alamadılar. Sonunda Nena dayanamayıp Profesör McGonagall’a içini açıp, sorusunu yönelttiğinde, onların da herhangi bir şey bilmediklerini öğrendi. En azından kaçırılma kesin gözükmüyordu… Hani, Gelecek Postası hâlâ haber yapmamıştı…
Büyücü Düellosu yaklaşıyordu. Albus, Cal ve gruba yeni giren James ve Scorpius’la birlikte her akşam, derslerin bitiminden bir yarım saat kadar sonra antrenman yapıyorlardı. Normalde akşam saatlerinde bu soğukta dışarıda olmaları yasaktı. Ama bu da McGonagall’ın geniş tuttuğu kurallardan birisi olmalıydı… Albus, profesörün artık değişmesi gerektiğini düşünüyordu… En nihayetinde bunu Draco Malfoy’la konuştu yine akşam derslerinin birisinde. Malfoy da Albus’la aynı fikirde gözüküyordu. Yeni Müdire’nin seçilme zamanı geldi, demişti o da… Ama McGonagall’ın yerini devralabilecek kimse yok gibiydi; en azından bu kadar tecrübeli ve bilgili bir hoca göremiyordu Albus. Flitwick derslerde bile yeterince otorite sağlayamıyordu. Slughorn kendinden pek emin biri olmamıştı hiçbir zaman. Onun kararlarına güvenmek zor olurdu…
Albus’un aklı Hagrid’e kaydı… Hagrid son savaştan sonra iyice kulübesine çekilmişti. Nadir olarak çıkıyor, zağar Fang’le arada Orman’a yolculuklar yapıyor, üçüncü ve üstü sınıflara verdiği Sihirli Yaratıklar dersi dışında pek de öğrencilerle konuştuğu olmuyordu… Neyse ki Albus ve arkadaşları bu akşam onun kulübesine bir ziyaret yapacaklardı yine… Ikesha ve Cal da artık grubun bir parçası olduğundan, onlar da bu ziyaretlerde bulunuyorlardı.
Nihayet dersler bittikten birkaç saat sonra tüm grup önceden anlaştıkları gibi Büyük Salon’da buluştular. Saat sekize geliyordu. Akşam yemeklerini büyük bir iştahla yiyip kalktılar. Hagrid’in taş gibi kurabiyeleri ve yapmayı yeni öğrendiği Dolunay Çöreği (“Şu tuhaf Muggle’lardan gördüm,” demişti Hagrid) pek doyurucu olmuyordu… Eh, yemek sonunda da mutlu olan hep Fang oluyordu.
“Sahi,” dedi James. “Bu köpek kaç yaşındadır kim bilir? Yani… Babamların zamanında da varmış…” Bahçeye açılan kapının orada Ikesha ve Scorpius’u bekliyorlardı. Büyük Salon’daki yemek karmaşasında pek buluşabilecekler gibi gözükmüyordu zira.
“Büyücü köpekleri epey uzun yaşar, James,” dedi Rose. “Hatta Fang gibileri insanlardan daha uzun yaşarmış.”
“Cidden mi?” dedi James, etkilenmişe benziyordu.”
“Hayır,” dedi Rose alayla. “Sadece dalga geçiyordum… Her söylediğime de inanmayın yahu!”
Hep beraber güldüler. Rose pek dalga geçmezdi, espri yaptığı nadir zamanlarda da oldukça güldürmeyi başarıyordu.
“Oh, sonunda!” Albus gelen ikiliye baktı. “Nerede kaldınız?”
“McGonagall…” dedi Ikesha. “Sizin yanınızda fazla duruyoruz diye bizi sorguya çekti.”
“Haha, bana Çok Özlü İksir yapıp yapamadığımı sordu,” dedi Cal. Gülüyordu.
“Peki, sen ne dedin?” James tedbiri yine de elden bırakmıyordu.
“Bilmediğimi tabii,” dedi Cal kafasını kaşıyarak. “Yani, hangi ikinci sınıf öğrencisi bunu yapabilir ki?”
“Annesi,” dedi Albus, Rose’u göstererek.
“Tabii, kendisi yanlışlıkla bir hayvanın tüyünü kullanıp, kediye dönüşmüş,” dedi Rose.
“Evet,” dedi James. Tekrar gülüştüler.
“Eh, çıkalım mı artık? Bir buçuk saate bitiyor süremiz…” dedi Albus. Geç kalırlarsa okul puanında birtakım düşüşler gerçekleşebilirdi.
“Pekâlâ,” dedi James. Asasını kapıya uzattı. “Impedimenta!”
Kapı büyünün etkisiyle hafif geri savruldu.
“Bu gerçekten iyiydi.” Nena merdivenlerden iniyordu. Grubun bakışları ona dönmüştü. “Ne; bensiz gitmeyecektiniz, değil mi?”
Nena genelde Hagrid ziyaretlerine gelmezdi. Her zaman başka bir bahanesi olurdu. Hatta bir tanesi okul dergisi çıkarmak istemesiyle ilgiliydi. Babasıyla ilgili düşüncelerini başka şeylerle oyalanarak geçiştirmeye çalışıyordu… Bu nedenle o akşam yaptığı, küçük bir sürpriz olmuştu… Yine de kimse bir şey sormadı. Hepsi birlikte bahçeye çıktılar.
Koyu yeşil patika yol boyunca yürüdüler. Ayaklarının altında genelde küçük su birikintileri oluyordu. Bu yüzden de biraz daha yavaş ilerlemeye karar verdiler… Kulübeye yaklaştıkça bacadan tüten dumanı ve içerinin aydınlığının pencerelerden yansımasını görüp, mutlulukla dik yokuşu indiler. Küçük taş basamakları geçip sonunda kapıya vardılar… Mutlu olmalarının bir sebebi de, bazı akşamlar hayal kırıklığıyla, Hagrid yine Orman’da olduğu için okula geri dönmelerindendi. Ama bu akşam dışarıda değildi yaşlı yarı-dev.
Kulübe kapısına yürüdüler… Daha taş yapıya gelememişken Rose ani bir kasılmayla durdu…
“Albus…”
Kız ellerini karnına bastırdı. Dizlerinin üstüne düştü.
Diğerleri korkuyla ona bakarken geldikleri yolda bir hışırtı duydular. Albus’un başını çevirmesiyle Rose’un tekrar acıyla bağırması bir oldu. Çocuk bir kez daha kuzenine döndü.
“Rose, ne oldu?”
“Bilmiyorum!” dedi acı çeken kız.
Ikesha çantasına yöneldi. “Al, şunu iç.” Elinde jelâtin yapılı bir şey vardı ve üstünde beyaz beyaz tabletler vardı. Her bir tablet saydam bir fanusla kapalıydı.
“Bu ne?” dedi Albus.
“İlaç,” dedi Ikesha. “Ağrıkesici…”
Diğerleri bir şey daha sormadan, Rose ilaçlardan birini alıp, ağzına attı. Ikesha’nın kendisine verdiği şişe suyla ağrıkesiciyi yuttu.
“Şimdi…” dedi, “…biraz daha iyiyim.” Kız ayağa kalktı.
“Demin ne oldu ve ‘ağrıkesici’ de ne?!” James endişeyle Albus, Rose, Ikesha üçlüsüne bakıyordu.
“Sanırım yediği bir şey dokundu,” dedi Ikesha… “İlaç ise… Babam vermişti. Kendisi bir muggle doktorudur. Üzerime çok düşer… Bu yüzden de bunları verdi bana.”
Elini çantasına attı ve içinden birkaç paket daha çıkardı.
“Şu muggle’ların iyileşme yöntemleri de tuhafmış hani…” dedi Scorpius. “Büyü yapabilselerdi hemen iyileşirlerdi.”
“Fakat hiçbirimiz Şifacı değiliz,” dedi Ikesha. “Bunlar sayesinde sihir kullanmasan bile kendine gelebiliyorsun… Tabii, hangisinin ne işe yaradığını iyi bilmek gerekiyor ve normalden daha geç düzeliyorsun.”
Albus, Ikesha’nın normalden kastının büyü yoluyla olduğunu anlamıştı.
“Bundan Hagrid’e bahsetmeyelim,” dedi Rose. “Endişelenmesin…”
“Peki,” dedi Albus. Diğerleri de tek kelime etmeyeceğine dair söz verdi.
Birazdan kapıyı çalmalarıyla Hagrid onları içeri davet etti. Albus, Rose, Nena, Scorpius, Cal, Ikesha… hepsi de içeri geçtiler. Zaten küçücük, tek oda olan kulübeye sığmaya çalıştılar. Albus, Rose ve Ikesha, Hagrid’in yatak olarak kullandığı dev kanepeye geçtiler. Scorpius, Nena, James ve Cal ise koca taburelere yerleştiler.
“Aslında buraya biraz çekidüzen verilmesi gerek,” dedi etrafını inceleyen Ikesha. “Bir ara Rose’la gelip şöyle bir toparlarız, değil mi Rose?”
“Olur ya,” dedi kız. Dalgın bakışlarla elini çenesinden çekti. “Tabii… Buraya bayan eli değmesi gerek.” Fang salyalarını akıtarak Rose’un yanına geldi, başını kızın dizlerine yaslayarak kendini sevdirmeye çalıştı.
Kız köpeğin başını nazikçe okşamaya çalışırken “Ve Fang’e de şöyle güzel bir kulübe yapmamız gerek,” dedi. İçerideki nerdeyse her alet, her eşya salyadan geçmişti… Bu da yemekleri sonra yiyeceklerini söylemelerine sebep oldu. Hagrid’in onlara verdiği küçük poşetlere kurabiye ve çörekleri doldurdular.
“Sanırım çay içersiniz ama değil mi?” dedi Hagrid bozuntuya vermeden.
“İçeriz, içeriz,” dedi Cal. Albus’un kulağına fısıldadı; “Umarım kaynattığı suda da Fang’in…” iğrendiğini gösterir şekilde yüzünü buruşturdu, Fang’in salyaları tekrar oda zeminine döküldü. Hayvan şöyle bir silkindi, etrafa çalı çırpı dağıldı, “…biliyorsun işte… ondan olmazsa iyi olur hani…”
Albus, Hagrid’e çaktırmadan gülümsedi. “Bunu yapmaz, merak etme,” dedi, o da arkadaşının kulağına eğilerek. “Hatta aslında hep yemek ve içeceklerimize dikkat etmiştir. Bize hep iyi bakmıştır…”
Cal elini önündeki poşetine daldırıp, Hagrid şimdi çayı demliğe doldururken, bir çörek alıp dişlerini sertçe bastırarak onu ısırmaya çalıştı.
“Ah!”
“Ne oldu?” Hagrid endişeyle döndü.
Albus ve durumu anlayan diğerleri de gülmeye başlarken, Cal, “Yok bir şey,” dedi. “Diş çıkarıyorum da…”
“Ha, tamamdır…” Hagrid dalgın dalgın tekrar çaydanlığa döndü.
*
“Hagrid pek sessizdi geçen gece…” dedi Ikesha.
Ertesi günkü Biçim Değiştirme’deydiler. Rose ve Albus’la Ikesha, Profesör McGonagall’ın kendilerine verdiği dağ farelerini kül tablasına dönüştürmeye çalışıyorlardı. Herkes üçerli gruplar halinde ayrılmıştı. Gryffindor’larla Ravenclaw’ların ortak dersiydi.
“Geçen sene olanlar göz önüne alınınca,” dedi Rose.
Albus şokla kuzenine döndü. Asasını yanlışlıkla önündeki hayvanın kafasına çarptı. Şimdi baş olması gereken yer süpürge sapına dönüşmüştü. Büyüsünün bu kadar etkili olmasına şaşırırken Rose’a sordu.
“Geçen sene olanlar mı?”
“Savaş…” dedi kız tuhaf bir ifadeyle. Sanki Albus’a bilmiyor musun demek istiyordu.
Albus bu fırsatı kaçırmamalıydı. “Neler hatırlıyorsun savaşla ilgili?” diye sordu heycanla.
“Kaçırıldığımı…” dedi kız. “Rowen’ın beni kendi barınağına götürdüğünü…”
Yoksa… Kızın gerçek hafızası geri mi geliyordu?
“Sana bir şey yaptılar mı?”
“Evet…” dedi kız fısıldayarak.
Profesör McGonagall yanlarından geçerek, öğrencilerin dönüştürme büyülerini kontrol etti. Üçlünün bulunduğu masaya gelince, “Hmm…” dedi. Rose başarılı bir şekilde deminki dağ faresi-süpürge sapı karışımı hayvanı dönüştürdü.
“Kusursuz. Gryffindor, yirmi puan!”
Ne var ki az önceki şaşkınlığından hâlâ kurtulamamış olan Albus buna sevinemedi. Rose, profesöre gülümsedi. McGonagall diğer öğrencilerin kontrolüne devam etti.
“’Miras’ın yerini bilip bilmediğimi öğrenmek istedi,” dedi sonunda profesörle aralarındaki mesafe yeterince arttıktan sonra.
“Miras mı?”
“Evet,” dedi kız. “Ne mirası olduğundan bahsetmedi. Ya da kimin mirası olduğundan… Şu anda aklıma tek gelen Grimmauld Meydanı, 12 Numara… Sonuçta orası babana kalmıştı… Fakat Rowen onun yerini biliyor olmalı. Sonuçta yıllar önce ailemizi orada yakalamışlardı Ölüm Yiyenler… Rowen’ın bu olaydan mutlaka haberi vardır… Hem orayı neden istesin ki? Yıkık, dökük bir bina...”
Albus şaşırmıştı. Rose bir çözüm bulamıyorsa, o hiç bulamazdı… Belki sihir tarihiyle ilgili birkaç bilgisi olsaydı, Rowen’ın eski ve özel bir mirastan mı bahsettiğini anlayabilirdi. Evet, belki de Rowen’ın istediği şey tarih kitaplarında da bahsedilmiş olabilirdi.
“Rose!” dedi heyecanla Albus. “Bunun için bir araştırma yapabiliriz. Belki de tarihte adı geçen önemli bir nesnedir, Rowen’ın bunu neden bu kadar istediğini bulmalıyız…”
“Evet… Sanırım bunu yapabiliriz…” Rose yine düşüncelere daldı.
Böyle bir şeyin aklına geldiği iyi olmuştu… Yine de Rose’un geçmişiyle ilgili merak ettiği daha birçok şey vardı. Özellikle Astus denilen büyücünün kim olduğunu öğrenmek istiyordu… Rose, onun kim olduğunu biliyor olmalıydı. Sonuçta gerçek anıları yerinde olmadığında bile Astus adını duyunca irkilmişti. İşin en korkunç yanıysa, onun öldüğünü sanıyordu. Fakat daha ilk maçlarında onu sahada görmüştü Albus… Keşke maçın ardından onu bulabilseydi. Daha ilk dakikalarda gözden kaybolmuştu adam… Yüzü rüyalarındakiyle aynıydı… Onunla ilgili o kadar çok şeyi bilmek istiyordu ki…
“Evet, sınıf!” McGonagall’ın sesiyle kendine geldi. “Bugün hepiniz oldukça başarılıydınız. Ders bitmiştir.”
Albus, Rose ve Ikesha aynı anda çantalarını topladılar ve sınıftan çıktılar.
Ortak Salon’a çıkan merdivenleri tırmanırlarken Albus aklındaki tüm soruları öğrenme amacıyla Rose’a sonunda sordu: “Astus’u ne kadar tanıyorsun?”
Rose durdu. Kızın yüzü bir anda kıpkırmızı olmuştu. Yanında Ikesha ona endişeli bakışlar atarken, Rose, Albus’a yüzünü bile dönmeden yeniden merdivenleri çıkmaya devam etti.
“Çok şey bilmiyorum,” dedi. “S-sadece… öldüğünü biliyorum…”
Albus kararsız kalmıştı. Kıza bunun yanlış olduğunu söylemeli miydi? Yoksa…
“Senin anıların değiştirildi,” dedi tek seferde. “Ne olacaksa olsun,” diye düşündü.
Kız merdivenlerin yarısında tekrar durdu.
“Neler oluyor?” dedi Ikesha. “Hangi anılar?”
Rose bir Ikesha’ya, bir Albus’a baktı. “Evet, Al. Ne anılarından bahsediyorsun?” Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Bir saniye sonra yeniden ciddi ifadeye bürünmüştü.
“Bize bu yazı nasıl geçirdiğini anlatabilir misin, tekrar?” dedi Albus. Korkuyordu bir yandan da aslında… Kıza fazla yükleniyor olabilirdi… Sonuçta gerçek anılar daha yeni gelmişti. Rose’u böylesine zorlamak, onun için kötü olabilirdi.
“Çok şey hatırlamıyorum…” dedi. “İlk gece neler yaşadığımı, Astus’un bana neden yardımcı olmaya çalıştığını ve neden… ö-öldürüldüğünü hatırlamıyorum… Albus, dediğin gibi olabilir gerçekten de. Hafıza değiştirme büyüsü yapmış olabilirler bana!”
“Anlatmaya devam et,” dedi Albus.
“Ah,” dedi kız. “Size kim bilir nasıl bir hikâye anlattım ilk geldiğimde… Bir elini alnına götürdü. Diğer elinden Ikesha yakaladı. Rose merdiven korkuluklarına yaslandı.
“Pekâlâ, anlatıyorum…” dedi. “Bellatrix’in geri döndüğünü biliyorsunuzdur sanırım…” Yüzü bembeyaz kesildi. “Sanırım beni barınaklarına götürdükten bir hafta sonrasıydı… Bellatrix’in bana miras hakkında sorular sorduğu ilk seferdi o gün… Üzerimde Cruciatus uygulamış olmalı.” Kolunun yenini açıp, dirseğine kadar gömleğini sıyırdı. İşte orada, tüm yara ve kızarıklıklar duruyordu. Damarlardan biri morarmıştı. Bellatrix sadece Cruciatus kullanmamış olmalıydı…
“Bu yarayı nasıl kaptığımı anlayamamıştım bir türlü… Demek o yüzden… Her neyse, o gece Bellatrix beni öldürmeye çalıştı, fakat Astus dedikleri büyücü onu engelledi. Beni korumak için yalan söylemiş olmalı; ne söylediğini hatırlamıyorum… Fakat bu olaydan sonra Bellatrix bana bir daha kötü davranmadı… Astus’la aralarında ne olduğunu gerçekten çok merak ediyorum.”
“Peki, dağ gelinciği?”
“Hatırlamıyorum,” dedi Rose. “Her şeyi henüz hatırlayamıyorum… Tek bildiğim kafesimdeki gelincikle Hogsmade’de boş boş dolandığım… Sonra sizin evi bulmuş olmalıyım… Yine yolu nasıl geçtiğimi hatırlamıyorum…”
“Peki ya Rowen?” diye sordu Albus.
“Onu, beni kaçırdığı geceden sonra hiç görmedim. Ya da gördüysem de, şu an hatırlayamıyorum- Ikesha, su verebilir misin lütfen?”
Kız kendi çantasını açıp içinden soğuk bir şişe çıkarıp, bir gece önceki gibi bunu kıza uzattı. Rose suyu yudumlarken rengi biraz daha açıldı. Yavaş yavaş toparlıyordu kendisini.
“Şekerli su,” dedi Ikesha. “Kan şekerin düşmüş olmalı… Bu yüzden dün gece ne olur ne olmaz diye suya şeker kattım. İstersen bir ağrı kesici daha verebilirim… Yine başın-“
“Şekerli su,” dedi Ikesha. “Kan şekerin düşmüş olmalı… Bu yüzden dün gece ne olur ne olmaz diye suya şeker kattım. İstersen bir ağrı kesici daha verebilirim… Yine başın-“
“Gerek yok,” dedi Rose. Yüzünde herhangi bir ifade yoktu. “Size mektup yazmıştı…”
“Evet,” dedi Albus. “Sana iyi baktıklarını söylemişti… Her ne yapıyordu ise, sana yardım etmeye çalışıyordu belli ki. Ama bunu neden yapıyor olabilir ki? Bir başkası için yardımda bulunan bir Ölüm Yiyen… Çok tuhaf.”
“Öyle,” dedi Rose. “Beni daha fazla tutsak etmemelerini de o söylemişti… Bellatrix de bunu kabul etmiş- Bir dakika! Albus- hatırlıyorum!”
Çocuk şok içerisinde kuzenine baktı.
“Kaçmamız gerek!”
“NE?!” Ikesha ve Albus aynı anda bağırdılar.
“Nereye?” dedi Albus.
“Neden?” dedi Ikesha.
“Kurtulamadığım böcekler… Bu, Bellatrix’in planıydı… Albus, hafızamı değiştirdikleri günü hatırlıyorum! Ve bu böcekler-“
“Hafıza değiştirme mi? Neler oluyor, Al?” Ikesha korkuyla Albus’a bakıyordu.
Rose ellerini saçına götürdü. “Ş-şu-şunlar-böcekler-“ Başını sertçe kazıyordu nerdeyse fakat bir tane bile böcek bulamadı.
“Onlardan kurtulmuşum!”
“Böcekler mi?” Ikesha sonunda kızın neden bu kadar pasaklı olduğunu anlıyordu.
“Böcekler, Albus!” dedi kız. “Bir büyünün bir insanın üzerinden kalkmamasını istiyorsan böcekleri kullanırsın… Bunlar alelade böcekler değillerdir. Hepsine tek tek özel olarak bazı Tılsım Büyüleri uygularsın. Sürekli olarak üzerinde ürerler… Hiçbir zaman onlardan kurtulamazsın… Büyünün sahibi onu geri çekmedikçe ya da güçlü bir büyücü veya cadı bu laneti kaldırmadığı sürece onunla yaşarsın… Bellatrix, hafıza değiştirme büyüsünün sürekli üzerimde durması için bu büyüyü yapmış olmalı.”
“Neden senin hafızanı değiştirdiler ki?” dedi Albus. Bu soruyu daha çok kendisine sormuştu.
Yine de, onun yerine, Rose soruyu cevapladı: “Belli ki hatırlamamı istediği şeyler oldu… Sonuçta bana yaptıklarını-“ üzerindeki yaraları gösteriyordu “-bilecektiniz; görmemi istemediği bir olay olmuş olabilir… Hatta Astus, ölmemiş bile olabilir!”
Albus bu cevaba sevindi. Aklını en azından o kadar da yitirmemişti.
“Peki, ama neden kaçmalıyız?” dedi.
“Çünkü böceklerden kurtulursan, büyüyü yapan kişi her nerede olursa olsun bunu öğrenir… Böceklerden bir tanesinin kanını vücuduna sürer ve bu kan, sen lanetten kurtulamadığın sürece o büyücüde kalır…”
“Ve şu anda Bellatrix bunu öğrenmiş olmalı!” Ikesha korkuyla Rose’a bakıyordu.
“Direkt olarak buraya geliyor!” dedi Rose korkuyla. “Ya da belki de… Albus- okul güvenli değil…”
“Nasıl olabilir?” dedi Albus. “Dünyanın en güvenli yeri Hogwarts-“
“Ve geçen sene gördük ki, Çok Özlü İksir gibi basit bir büyüyle bile okula gizlice girebilirsin… Bellatrix, şu anda burada bile olabilir… içimizden biri bile olabilir…”
Gözler Ikesha’ya döndü. Albus bir an için midesinde tuhaf bir ağrı hissetti. O… olabilir miydi? Bunu nasıl öğrenebilirlerdi?
“Yo, yo, yo!” dedi kız. “Beni cenaze günü görmüştün ilk kez, hatırlıyorsun, değil mi? Eğer o olsaydım, bu kadar kısa bir sürede tekrar karşına çıkma riskine girer miydim?
“Evet,” dedi Rose… “Benim bildiğim… yani ailemin anlattığı Bellatrix tam da bu tanıma uyan delilikte biridir- Ikesha, sen de bizimle birlikte geliyorsun.”
“Rose?!” Albus şaşkınlıkla kıza baktı.
“Ikesha’nın Bellatrix olma ihtimali var… Ve eğer Ikesha, o ise, okuldan çıktığımızda bizi öldürmeye çalışacaktır… Bu sayede de kimliğini gösterecektir… Bunu yapmaya çalışmazsa bile sadece belli bir süre iksirsiz bir şekilde durabilir. Bu yüzden ondan gözümüzü ayırmamalıyız…”
“Bizi öldürebilir mi? Rose, burada, okulda, sürekli yanında kalırsak değişim-“
“Tam bir gün boyunca yanında olmalıyız, Al,” dedi Rose.
“Neden? Ve ayrıca tüm ders boyunca yanımızdaydı, Çok Özlü İksir’in bir saat süresi olduğunu biliyordum…”
“Rowen da bunu kullanmıştı ve nerdeyse hiçbir derste açık vermemişti… Büyüyü daha uzun süre tutabilecek bir karışım elde etmiş olmalı.”
“O halde-“
“Albus, tam bir gün diyorum… Gece kendi ortak salonuna gidecek. Ufak bir ihtimal de olsa, o, Bellatrix olabilir… Bu durumda sabah olduğunda yeni bir iksir kullanmış olabilir.
“Peki, Ikesha’nın gerçekten kendisi olduğuna inanmamız için ne kadar süre iksirsiz durabilir?”
“Dediğim gibi, en fazla bir gün… Bundan fazlasını Dumbledore bile yapamaz.”
“Neden?” Soruyu Ikesha sormuştu.
“İksirin belli bir formülü var. Derste bunu dinlemiş olsaydın bilirdin… Formüle göre bu, olanaksız.”
“Tıpkı ölülerin dirilemeyeceği gibi,” dedi Albus.
“Böyle bir risk de var, evet… Fakat şu anda başka çaremiz yok. Ikesha’yı da alıp bir günlüğüne okuldan kaçmalıyız.”
“Peki ya James? Scorpius? Cal? Onlar da yanımızda olursa daha güvende olmaz mıyız?” dedi Ikesha.
Bu tip kritik soruların kızdan gelmesi Albus’u şaşırtıyordu. Şu halde, kesinlikle Ikesha’nın, Bellatrix olduğuna inanmıyordu…
“Evet, onları da çağırmalıyız fakat ne kadar az kişi olursak, o kadar güvende oluruz,” dedi Rose.
“Nasıl?”
“Ah… Ne kadar az kişi olursak, içimizden birisinin o olma olasılığı o kadar azalır-“
“Peki, senin Bellatrix olmadığını nerden bileceğiz?” dedi Albus. Şu an için kime güvenebileceğini bilmiyordu. Sinirliydi. Burnundan soluyordu. “Böceklerden ani bir şekilde kurtulman… Az kişi olmamız… Her şeyi bir anda hatırlayabilmen… Benim böceklerle ilgili bir bilgim olmadığını biliyor olabilirsin. Bu hikâyeyi tamamen kafandan uydurmuş olabilirsin. Bizi hazırlıksız yakalamak istiyor olabilirsin… Ve evet, okul dışında yeterince güvensiz oluruz.”
Rose’un gözlerinde kesinlikle endişe vardı.
“A-Albus-“
“Sana inanmam için bir neden söyle!” Orada, bahçe kapısının tam da önünde tartışıyorlardı. Hava birden kapanmaya başlamıştı.
“Bana sadece benim bilebileceğim bir şey sor…”
“Çok riskli,” dedi Albus. “Eğer, Rose, sen değilsen, kaçırıldığında ondan tüm bilgilerini üzerinde işkence kullanarak öğrenmiş olabilirsin.
Yağmur bulutları yavaştan toplanıyorlardı.
“Fırtına geliyor…” Ikesha bunu nerdeyse fısıltıyla söylemişti. Gözleri sürekli ikili arasında gidip geliyordu… Birazdan öğrenciler havanın soğumasıyla içeri girmeye başladılar.
Rose kıpırdayamıyordu.
“Bundan McGonagall’a bahsedemeyiz… Eğer onun yanına gidersek ve sen o isen, saldırın kaçınılmaz olur… Bu yüzden sana da güvenemiyorum. ”
Artık bahçede kimse kalmamıştı. Arkalarındaki Giriş Salonu’na açılan kapının üzeri şimdiden minik yağmur damlalarıyla kaplanmaya başlıyordu. Ortama sakin bir sessizlik hâkimdi.
“Eğer bana saldırmayı denersen, senin Bellatrix olduğunu anlarım ve bu senin için riskli olur…”
“Sence Bellatrix risk gibi basit bir şeyi önemseyecek biri mi?” dedi Ikesha.
“Doğru,” dedi Albus. “İşte bu yüzden, bunu denemekten başka çaremiz yok; hemen, şimdi, okuldan çıkmalıyız.”
“Ama Albus… Eğer o gerçekten Bellatrix ise bize gerçekten çok rahat saldırmaz mı? Bizim çok üzerimizde sihir yeteneğine sahip.”
“Bilmiyorum,” dedi Albus. “Fakat başka çaremiz yok gibi.”
“Fakat… Tam burada, okulun içinde de bekleyebiliriz. Ortak salonlarımıza gitmeyiz ve bir süre bir yerde saklanırız. Hatta Hagrid-”
“Okuldan kaçtığımızda bunu profesörler öğrenecektir, bizi aramaya çıkacaklardır,” dedi Albus. “Hagrid’in kulübesini de arayacaklardır… Ama okuldan çıkarsak ve içimizden biri Bellatrix ise, dönüşümünü gerçekleştirdiğinde, onlar çoktan yanımızda olacaktır… Burada kalırsak, dönüşümü göremeyiz… Tabii, içimizden biri oysa…”
“Peki ya değilse?” dedi Ikesha.
Şimdi konuşmayı takip eden Rose olmuştu.
“Bizi bulamayacağı bir yerde saklanacağız,” dedi Albus. “Bulsa bile güvende olacağımız bir yer biliyorum.” Gülümsedi.
“Neresi?”
“Hagrid’in devini hatırlıyorsunuz, değil mi?”
“Evet, ama Yasak Orman-“
“Artık orada yaşamıyor,” dedi Albus. “Babam bundan bana bahsetmişti… Artık okul arazisinin güneyinde, bakıcı ailesiyle yaşıyor…”
“DEVLER VE BAKICI AİLE?!”
“Aynen öyle,” dedi Albus. “Yaşlı bir dev ailesi onu birkaç yıl önce evlat edinmiş.”
“Tuhaf,” dedi Rose. “Aradan o kadar yıl geçti. Hâlâ ailesiyle mi kalıyor?”
“Asıl bu tuhaf,” dedi Albus. “Senin kadar bilgili birisi devler hakkında yeterince bilgiye sahip değil… Onların uzun yıllar boyunca çocukluk döneminde kaldığını ben bile biliyorsam, sen hayli hayli bilmeliydin…”
“Devleri daha önce araştırmamıştım,” dedi Rose, “Ve belli ki bu bilgiyi babandan öğrendin… Ona da bunu bir zamanlar annem anlatmıştır.”
“Evet,” dedi Albus. “Doğru.”
“Bu durumda zekâma güveniyorsun?”
“Kesinlikle.” Albus sert bir ses tonuyla söylemişti bunu. “Bellatrix’in de zeki olabileceğini düşünüyorum.” İkisi arasındaki gerginlik giderek artıyordu.
Ikesha araya girerek, “Belki de kendisi gelmez,” dedi. “Daha güçsüz bir büyücü ya da cadı yollayacaktır.”
“Ah,” dedi Rose. “Söylemeyi unuttum… Böcekleri kullanmak oldukça tehlikelidir de… Eğer senin yerine, büyüyü başkası kaldırırsa, yaptığın lanet ters teper ve seni bulur… Bu durumda, eğer Bellatrix beni bir gün içinde bulup, büyüyü tekrar uygulamaz ya da beni ö-öldüremezse… Hafızası değişecektir. Bu yüzden de, evet Albus, hayatta girmeyeceği tek risk bu. Bir başkasını göndermeyi düşünmeyecektir.”
“O halde…” dedi Albus. “Kaçmaya hazırız…”
“Peki.” Üçlünün arkasındaki devasa kapı hafiften gıcırdayarak açıldı, çocuk grubun tam ortasına geçti, “Bunu bensiz mi yapacaksınız?” Konuşan James’ti. “Sanırım okulu nasıl kıracağınızı bilmiyorsunuz… Ve evet,” soran bakışlara karşılık gülümsedi, “Sizi başından beri dinliyorum… Eh, ne zaman tüyüyoruz?”
*
James üçüncü senesinin de verdiği tecrübeyle okulun birçok gizli geçidinin nereye açıldığını biliyordu. Derslerden kaytardığı zamanlarda buna oldukça zaman buluyor olmalıydı.
Yaşlı ve bol bıyıklı bir kadın portresini atlatıp, dar bir yola girdiler. Albus burayı daha önce de gördüğünü düşündü. Birkaç yıl önce de burada bulunmuş hissediyordu kendisini.
Rose ve Ikesha’nın asaları alınmıştı. Bu fikir, Rose’un kendisinden çıkmıştı. Eh, asasız bir Bellatrix’in etkisiz bırakılması çok daha kolay olurdu. Bu yüzden fikri duyan Albus, iki asayı da cebine atmıştı. Şimdi gittikleri yolda, önde James, ışıkla etrafı aydınlatıyordu.
“Nereye gittiğimizden emin misin?” dedi sonunda Albus. Oldukça yorulmuştu.
“Evet.” James kayıtsız bir ses tonuyla cevap vermişti. “Beni izlemeye devam edin.”
“Buradan!” James sağdaki dar bir koridora geçtiğinde etraf az da olsa aydınlandı. “Bu yolu ilk senemde bulmuştum, Al,” dedi. “Arada okuldan kaçtığım oluyordu.” Kardeşinin şaşkın ve soran bakışlarına aldırmadan devam etti, “Doğrudan bahsettiğin dev ailesinin yaşam alanına geçiş yapabiliriz. Bu yüzden ışığı gördüğünüzde başınıza gelebilecek en ufak şey için bile hazır olun.” Arkaya dönüp gözünü kırptı.
Diğerleri olur anlamında başlarını salladı.
Albus elini yanağına götürdü… Oldukça susamıştı. Ne zamandır bir şeyler içmediğini düşündü. Bunu düşünürken elmacık kemiğinin üzerindeki kesiğe dokundu. Aynı zamanda kulağına yakın bir bölge de şişlik hissediyordu.
“Bir ağrı kesici de bana verebilir misin, Ikesha?” dedi Albus. Başının ağrıdığını hissediyordu.
Kız ilaçlardan birini çocuğa uzattı. Şekersiz, normal bir şişe de su verdi.
“Bu yarayı ne zaman edindin?” dedi.
“Geçen seneki savaşta,” dedi Albus. Yarasından bahsetmek istemiyordu. Bu yüzden cümlesini kısa kesmişti.
Sonunda tünelin ucunda ışık göründü. Rose güçlü bir kalkan büyüsü yaparak kendilerini korumayı başardı (büyü için asayı Albus’tan istemiş, çocuk da istemeye istemeye onu kıza vermişti; sonuçta dışarı çıktıkları anda devler yüzünden başlarına bir şey gelebilecek olduğunda gerçekten iyi bir kalkan büyüsüne ihtiyaç duyacaklardı; bu büyüyü kendisi yapamıyordu)… Ayakları sonunda toprakla buluştuğunda, herhangi bir tehlike olmadığı için asasını tekrar Albus’a veren Rose havayı içine çekerek hızla solumaya başladı.
“Yoruldum ama sanırım değdi,” dedi.
“Herhangi bir dev görebiliyor musunuz?” dedi Ikesha. Ortam ne kadar sakin gözükse de dikkati elden bırakmamaya kararlı gibiydi.
“İlginç,” dedi James. “Babam bana hiçbir Hagrid’in devinden bahsetmemişti. Sana söylemiş olmasına çok şaşırdım.” Albus’a döndü. “Niye özellikle sana söyledi ki?”
“Bilmiyorum,” dedi Albus. “Belki sana da anlatmıştır ama sen onu dinlemeyecek kadar meşgulsündür.” Bu doğruydu. James’in bir insanın tarihten bahsetmesini dinlemeye kesinlikle katlanamıyordu. Babasının eski anıları da buna dâhildi.
“Kamp kurmalıyız,” dedi Rose.
“Hazırlıklı değiliz,” dedi Ikesha. “Herhangi bir nesneyi yoktan var edemeyeceğimiz için de sadece okul çantalarımızdakilerle idare edeceğiz.” Ve çantalarında defterden başka bir şey yoktu.
“Açım,” dedi Rose. Keşke öğle yemeğini yeseydik…”
“Aynen,” dedi Ikesha.
Albus etrafına bakındı. Deminki yağmur bulutları çoktan dağılmıştı. Otlar daha yeşil görünmeye başlamışlardı. Yine de hava soğuktu. Ki kış mevsiminde bu çok normaldi… İşin ilginç yanı etraflarının tamamen kapalı olmasıydı. Sık ağaçlıklar dört bir yanlarını kaplamıştı. Neyse ki Yasak Orman gibi değildi burası. Sanki piknik yapmaya gelmişlerdi…
“Patikanın aşağısında göl olduğunu sanıyorum,” dedi Albus. “Yatakhaneden baktığımda rahatça görebiliyorum… Belki birkaç balık yakalarım.”
“Ben de seninle geliyorum,” dedi James.
“Hayır. Kızları korumak için geride kalmalısın.” Her ne kadar Rose’un kendini koruyabileceğini bilse de, James’in bu önlemi almasına ihtiyacı vardı. “Birazdan gelirim… Elim boş olsa bile… Beni merak etmeyin.”
“Çabuk gel,” dedi James ve Albus ağaçların arasında çoktan kaybolmuştu.
*
“Sence başına bir şey gelmiş midir?” Ikesha sorusunu James’e yöneltmişti. “Nerdeyse bir saat oldu.”
James dudaklarını ısırdı. Asasını sinirle elinde çevirmeye devam etti. Cevap vermedi.
“Belki kaybolmuştur?” dedi Rose. Ağaçlarının hepsinin birbirinin aynı olduğunu görüyordu sonuçta. Çocuk yolu bulamıyor olabilirdi.
“Öyle ya da böyle, yerimizden ayrılmamalıyız,” dedi James. “Aradığı yolların birisi elbet buraya çıkar eğer kaybolduysa.”
“Peki, balıkları nasıl pişireceğiz?” Soran Ikesha’ydı.
“Ben güçsüz de olsa ateş büyüsü yapabilirim sanırım,” dedi Rose. “Yine de odun toplamalıyız.”
“Yerimizden ayrılamayız.” James ayakta, bir sağa bir sola gidiyordu. “Gerçi,” dedi, “Fazla uzağa da gitmemize gerek yok sanki,” dedi. Yanındaki koca ağacı gösterdi. “Eğer düzgün nişan alırsam, birkaç dal düşürebilirim.”
*
O sırada grubun tedirgin bakışlarını izleyen birisi daha vardı orada. Yüksek bir meşe ağacının dalında tüm hafifliğiyle aşağıda olan biteni izliyordu… Bulunduğu yerden James’in kendisini kesinlikle göremeyeceğini biliyordu. Gözleri Rose’a kaydı.
Bellatrix’in kendisinin hiçbir zaman burada olmayacağını bilen genç adam, doğru zamanı bekledi.
Albus’un uzun bir süre geri dönmeyeceğini biliyordu… Geriye kalan grup bitkin düştüğünde, saldırıya geçecekti.
Hedefi, Rose’du.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder