ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Kaleye Dönüş
Zaman geçtikçe havadaki sıcaklık gitgide kapanmaya başladı. Yaz artık sona eriyordu ve uzun zamandır gökyüzünü ziyaret etmeyen bulutlar geri dönmüş, dönüşlerinde de bazen birkaç gün süren yağmurları getirmeyi ihmal etmemişlerdi. Hatta bazen o kadar umutsuzca kararıyorlardı ki, sanki öfkeyle aşağı yıldırım yolluyorlardı… Hava belki kapanmaya başlamış olabilirdi, belki artık ortam daha kasvetli görünmeye başlamıştı birkaç ay öncesine göre, ama Albus’un etraftaki bu karartıya karşılık içi kıpır kıpır olmaya başlıyordu. Günler daha hızlı geçiyor, 1 Eylül tarihi yaklaştıkça yaklaşıyordu.
Rose döndüğünden beri Kovuk artık daha yaşanabilir haline, daha sıcak haline dönmüştü. Kovuk yeniden eski Kovuk olmuştu. Mrs. Weasley yeniden hamaratlaşmış fakat saçları şu geçen üç ayda daha da beyazlaşmıştı. Albus inanmak istemiyordu belki ama Mrs. ve Mr. Weasley yaşlanıyorlardı. Mr. Weasley artık tüm gününü muggle eşyalarına bakarak geçirmekten vazgeçmiş, kendisini büyücü radyosu dinlemeye vermişti. Bazen ev ahalisine anlatacağı hikâyeler de olmuyor değildi hani. İşte o zaman radyoyu tamamen kısıyor veya kapatıyor, koltuğunda şöyle bir yaslanıyor ve belki de on beşinci kez aynı eski hikâyesini anlatıyordu. Ama her seferinde anlatacağı hikâyesini süslüyor ya da bazı kısımlarını değiştiriyordu. Albus büyükbabasının da, kendisinin bunadığının farkına vardığını anlamıştı. Lakin yine de anlatacaklarına sürekli bir şeyler daha katacak kadar da zekâsı yerinde duruyordu. Oğulları Fred’le ve George’la yaşadığı anıları anlatıyordu kimi zaman da. İlk anlatışlarında Mrs. Weasley’nin kimi zaman ağlamaktan utanıp, kendi odasına çekildiği oluyordu. Bazen saatlerce odasından çıkmıyor, hüngür hüngür ağlıyordu… Yine de zamanla alışmıştı –ya da öyle görünmeye çalışıyor, diye düşünüyordu Albus. Belki de mutluluğunun asıl sebebi Rose’du.
Rose… Eve gelişi ve öncesine ait tüm anıları değiştirilmişti. Kıza yaz boyunca ne yaptığını sorduklarında, Rose saçını şöyle bir sallamış, saçının üzerinden kara bir böcek mutfak camına doğru uçmuş –bu, Rose’un ne kadar pis ortamda tutsak edildiğini gösteriyor gibiydi; her gün saçından böcekler uçuşuyor, bazen de küçük çakıl parçacıkları, tozlar düşüyordu yere… Defalarca kez yıkanmış olmasına rağmen… Belki de orada yaşadıklarının sonucu olarak buna bağlanmıştı kızcağız- sonra yüzünde büyük bir şaşkınlıkla, “Eh, zaten biliyorsunuz ki; yaz boyunca sizinleydim- yoksa oyun filan mı oynuyoruz?” demiş, babasının uyarısına rağmen Albus, kuzeninin üzerine gidip soruyu tekrar sormuş ve Rose tüm değiştirilmiş anıyı anlatmaya başlamıştı. Yaz boyunca burada kalmıştı. Şu son savaş aklından bir türlü çıkmamıştı. Yine de bu üzgünlüğünü gidermek için bazen ailecek Quidditch oynadıkları olmuştu –Rose’un, Jimmy’le aynı takımda olmak için ısrar ettiği günü düşünmüştü Albus, içindeki tuhaf korkuyla… Kısacası pek kayda değer bir şeyler olmamıştı. Harry, Hermione, Ron, Albus, James… hiç kimse tek bir ipucu bulamıyordu asıl anıya ait.
Okulların açılmasına üç gün kala Kovuk’un kapısından, uzun zamandır St. Mungo’da tedavi gören, Draco Malfoy girmişti. Scorpius elbette Kovuk ahalisinin düzenlediği sürekli ziyaretlerle babasını görmeye gidiyordu hep, fakat Mr. Malfoy’u gördüğünde, sanki yıllardır görüşmüyorlarmış gibi, sarılmışlardı birbirlerine… Mr. Malfoy o kadar kötü bir hastalık geçirmişti ki, artık hiçbir yerde çalışamayacağını belirten bir rapor almıştı hastaneden çıkarken. Yine de oğlunu yeniden görmesi, tüm bu sıkıntıyı üzerinden atmış gibiydi. Üstüne Albus’un babasının teklifini duyunca, keyfi daha bir artmıştı. Harry, gerekirse raporu yeniden düzenlettirebileceğini, Mr. Malfoy’a Seherbazlık Bürosu’nda bir iş verebileceğini söylemişti.
*
1 Eylül sabahı hava alabildiğine karanlıktı. İlk kalkan Albus olmuştu. Hemen ardından James’i hızlıca uyandırmış –“Beş dakika daha ya… hmmmm… Bir dilim pasta daha lütfen… Siz de öylesiniz bayan… Albus bunu duyduğuna sevinecek… Al- N’ooluyo?” uyandırılmasına kızgın bir James bakışı-, süratle alt kata inip Scorpius’u, yatacak bir oda kalmadığı için Kovuk mutfağındaki eski kanepede uzanmış Mr. Malfoy’u ve tüm Weasley ve Potter ahalisini uyandırmayı başarmıştı. Bir tek Rose’u uyandırmak, sandığından biraz daha –on beş dakika kadar- uzun sürmüştü. Bunu geçirdiği rahatsızlıklara bağlayan Albus, bir kez çiğnediği sözü bir daha çiğnemeyip, kuzenine rüyasında neler gördüğünü sormamıştı.
Nihayet tüm bavullar kapı önüne çıktığında hava biraz daha açılır gibi olmuş, kara-gri bulutlar güneşin önünden az da olsa çekilir olmuştu. Kovuk bahçesine loş bir hava hâkimdi. Güneş kendisini göstermiş olmasına rağmen, hava hatırı sayılır derecede serindi. Neyse ki Hermione herkes için önceden kazaklar hazırlamıştı. Büyülenmiş kazaklar dışarıdan soğuk almadığı gibi, içi de sıkıcı derecede ısıtmıyordu. Dışarıdan bakıldığında, sıradan muggle ceketi gibi duruyordu.
Bakanlıktan gelen arabalara aileler doluşurken Albus, Rose, James ve Scorpius aynı anda arkalarına şöyle bir bakıp, Mr. ve Mrs. Weasley’e el sallayıp yola çıktılar… Tren istasyonuna geldiklerinde hava tekrar kapanmıştı. Aileler siyah renkli Seherbazlık arabalarından çıktılar ve King’s Cross istasyonuna geçtiler. Geçen seneki gibi –ve ebeveynler de yıllardır yaptıkları gibi- dokuz ve on numaralı peronların arasından meşhur Dokuz Üççeyrek’e geçiş yaptılar. Albus için her seferinde korkutucu fakat aynı zamanda da eğlenceli bir tecrübe oluyordu bu. Hep ya duvara çarparsam korkusuyla son sürat sütuna doğru koşuyordu. Taş yapının içinden geçerken sanki tüm iç organları birer saniyeliğine havada uçuşuyordu. Çocuklar gülümseyerek, önlerinde arabasını iterek kompartıman girişlerine kadar geldiler. Uzun siyah-kırmızı Hogwarts Ekspresi’nin her zamanki gibi üzerinden isli dumanı yükseliyor, vagonlar boyunca ilerleyip temiz havaya çıkıyordu. Albus ister istemez geçen seneyi hatırladı. Yüzünde ufak bir gülümseme oldu. Testraller hakkında ne kadar da korkmuştu…
Tüm ailelerin oğullarına son öğütleri verdiğini gördü Albus. Eski dayanıklılığı kalmamış, artık iki büklüm duran Draco Malfoy, oğlu Scorpius’u bir köşeye çekmiş, onunla konuşuyordu. Babasının oğluna küçük bir nesne verdiğini gördü fakat çocuğun elindekini tam olarak seçemedi. Fark ettiği kadarıyla oldukça parlaktı fakat görülmesi de zordu… Sonra Hermione ve Ron kızlarına tekrar doyasıya sarılıp, Rose’a hiçbir şeyden korkmamasını söyledi –tam olarak ebeveynlerinin neyden bahsettiğini anlamayan kız başını hafifçe sallayarak, ailesinin endişelenmemesini söyledi onlara… Eh, tabii ki de kaçınılmaz olarak Harry ve Ginny de oğullarını başka bir köşede öğütlemeye başladılar. Babaları fazla bir öğütte bulunmuyordu fakat Ginny her saniye söyleyecek, oğullarının tedbirli olmasının gerektirecek bir şey buluyordu.
Son sözler söylenip, son öğütler de verildikten sonra tüm çocuklar Ekspres’e doğru yol aldılar. Vagonların o alışageldik tahta ve hafif rutubetli kokusunu seviyordu Albus. Tüm okul öğrencileri, sanki ne yapacağını bilmeyen karıncalar gibi yanlarından geçerek bir oraya bir buraya koşuştururken, boş bir vagon aradılar. Sonunda buldukları vagon geçen seneki gibi Nena Lovegood’a aitti ve onun yanında başka bir kız öğrenci de vardı. Albus ağzının kulaklarına vardığını fark etti ister istemez. Neden olduğunu anlayamadığı bir sebeple, kendini inanılmaz mutlu hissediyordu. Kızın kahverengi saçları hafif tombul yüzünden aşağı düşüyor, koca göz kestane rengi göz bebekleri saçların ardında kalıyordu az da olsa. Albus’a tuhaf gelen, oldukça şirin bir yüzü vardı…
“AH!”
Albus ağabeyinden aldığı sert omuz darbesiyle kompartımandan düşer ayak içeri girdi. Üstüne yeterince sıkı bağlanmamış ayakkabı bağcıkları da işin içine girince, kendisini bir anda yüzüstü yerde buldu.
“Bu, sabahın köründe beni uyandırdığın içindi. Hem, bir saat de düşünülmez ki bir kompartımana girmek için- Bak, benim sayemde hızlıca girmiş olduk- Aa, bu güzel bayan da kim?”
“Şeyy-“
“ROSE?! İNANAMIYORUM, BU SEN MİSİN?!” Albus daha cevap veremeden hışımla yerinden fırladı Nena. Rose’u sıkı sıkı sarmaladı. “Geri dönmüşsün! Neler oldu, anlat hemen!”
Faka bu sefer de Rose daha konuşamadan araya James girdi. “Nena, neden bizi tanıştırmıyorsun arkadaşınla?”
O esnada yerden kalkmış olan Albus, kızın yüzünde bozguna uğramış bir ifade gördü. Nena bir şekilde James’e kızgın bakıyordu. Yine mi? Bu sefer ne yaptın, James?
Üstünü başını şöyle bir silkeleyen Albus, arkadaşları kompartımana yerleşirken, “Ms. Figg,” dedi, “Ikesha Gillespie Figg”
“Teşekkür ederim Mr. Albus Severus Potter, ama bana Ikesha diye hitap edilmesi daha hoşuma giderdi,” odadaki diğer arkadaşlarla el sıkıştılar, “Ayrıca ben de kendimi takdim edebilirim canım.”
Ne yapacağına bir anda karar veremeyen Albus afalladı. “Şeyy- kusura bakm-“
“Kusura bakma, kendisi biraz öküzdür de-“
“JAMES!” James, kardeşiyle göz göze geldi. Albus bakışlardan anlayabildiği kadarıyla, epey öfkeli görünüyordu James’e karşı. Ağabeyinin bir an için kendisinden korktuğunu görünce gülecek gibi oldu, ama sonunda kendini tutabildi.
“Bana Iky,” diyebilirsiniz ayrıca dedi o sırada iki kardeşin bakışlarını kesen kız. “Ve Mr. Potter, babanız sizi çağırıyor.”
O öfkeyle hiçbir sesi duyamayan Albus sonunda gerçek hayata dönüp, babasının seslerini yakaladı.
Ikesha ve Nena dışındakiler dev kompartıman penceresinden sıkış tıkış dışarı baktılar. Aileler kol kola girmiş, Draco Malfoy da yanlarında duruyordu. “Çocuklar, tren kalkmak üzere-“
Harry bunu der demez Hogwarts Ekspresi sert bir sallantıyla kalkışa geçti. Trenin yolculuğa başladığını belirten düdükleri duyulduğunda Harry, Ginny, Hermione, Ron ve Draco aynı anda çocuklarına el sallamaya başladılar. Tren son bir hareketle iyice hızını artırıp istasyondan çıkmadan önceki dönemece yaklaşırken Albus, “Okulda görüşmek üzere, baba!” diye bağırdı. Vücutlar birer siluet halini alırken son anda babasının yüzünde bir şaşkınlık belirtisi gördü.
“Baban mı?” dedi Scorpius.
“Baban okula mı gelecek?” dedi Rose.
“Harry Potter öğretmen mi olacak?” dedi Ikesha.
“Bunu bana niye söylemedin, alçak kardeş?!” dedi James.
“Babam niye orada yoktu?” dedi Nena ve az önceki şaşkın bakışların hepsi birden Nena’ya döndü. O sırada tren bir kez daha sarsılarak iyice istasyon dışına doğru çıktı ve alabildiğine sağanak yağan yağmur kompartıman pencerelerinden içeri doluştu. Bir an için rüzgârla saçı önüne düşen kız, “Evet,” dedi, “Babam niye orada yoktu?” Elini ağzına götürdü. Yüzüne vuran yağmur damlalarının arasında düşen bir göz yaş damlasını kimse göremedi.
James pencereyi ÇAT diye vurarak kapattı, kız ağlamaya başladı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder