8 Aralık 2010 Çarşamba

Beşinci Bölüm


BEŞİNCİ BÖLÜM



Dokuz Kardeş’in İntikamı
 



   Uğultular eşliğinde yürüyordu Albus.

   Koridorları hiç bu kadar hızla aşmamıştı. Yanlarından geçtikleri her öğrenci onlara bakıyordu sanki. Profesör McGonagall onu sürüklerken, büyük bir heyecanla peşinden koşturuyordu. Etraflarında iki Seherbaz vardı.

   “Efendim, bu güvenlik-“

   “Aslında gerek yok, Potter,” dedi McGonagall hızlı adımlarını kesmeden, “Fakat babanın ısrarı yüzünden okula yerleştirmek zorunda kaldık... Artık hepimiz her an tehlike içindeyiz ve koruma şart… Tabii bana koruma niçin gerekiyorsa!” Etrafındaki, yol boyunca seslerini çıkarmayan Seherbazlar’a baktı. “İkisini de şu an burada alt edebilirim. Hâlâ güçlüyüm ben!”

   İki Seherbaz da herhangi bir tepki göstermedi. Yaşlı McGonagall’ın davranışları Albus’a oldukça tuhaf geliyordu. Sinirliydi elbette… Ama daha önce öfkesini hiç bu kadar fazla ortaya çıkarmamıştı… Kötü bir şey mi yapmıştı Albus?

   “Mr. Potter! Peşimizde olduğunuzu biliyorum.” Albus şaşkınlıkla profesöre baktı, “Lütfen arkadaşınızla birlikte beni takip edin!”

   Albus arkasına baktı, durumu anlamıştı. Gerçekten de gizli gizli takip ediyorlardı onları James’le Scorpius. Böyle bir durumda ağabeyinin Rose’u yalnız bırakmasına öfkelense de sesini çıkaramadı. Arkadaki ikili hızla öndekilere yaklaşırken onlar yolu yarılamışlardı bile.

   Grup taş zeminde yürürken sadece adımlarının tok sesleri duyuluyordu. Öğrencileri geride kalmıştı artık. Yalnızlardı. Etraftaki tekinsiz sessizlik Albus’a kapana kısılmışlık hissi veriyordu. Orada, bir koridordan çıkan Rowen’ı hayal etti. McGonagall her ne kadar kendine güvense de, Rowen’ın orada hepsini birden öldürebileceğini biliyordu... Rowen asla bunda tereddüt etmezdi… O, Karanlık Lord’un izinden gitmeyi tercih etmişti. Voldemort’un izlediği adımları izleyecekti…

   Albus, James ve Scorpius’a baktı. İkisinin neden burada olduğunu az çok biliyordu. İkisi de endişelenmişlerdi… Zihnefend konusu düşünülünce de haksız değillerdi doğrusu. Aynı şey James’in de başına gelse, aynı davranışı göstereceğini biliyor Albus… Yol bitti.

*


   Kalenin içindeydi şimdi. Zemine ineli iki dakika olmamıştı ama heyecanla hedefine ilerlemeye devam etti… Burada kimsenin yaşamadığını söylemişlerdi ama o anlamıştı. Astus yüz ifadelerinden, karşısındakinin yalan söyleyip söylemediğini anlardı. Hiçbir zaman yanılmamıştı.

   Dışarıda hava ne kadar açıksa, içerisi de o kadar karanlıktı… Duvarlara asılan lükslerden etrafa loş sarı ışıltılar yayılıyor, ışık titriyordu. Sanki Astus’un içindeki heyecanla birlikte daha hızlı dalgalanmaya başlamıştı. Işık oyunlarını her zaman sevmişti.

   Merdivenleri de uçarak aşabilirdi ama o kadar sabırsız hissediyordu ki kendini, doğru bir uçma büyüsü için yeterince konsantrasyon harcamayacağını biliyordu. Bu yüzden hızla aşmaya başladı döner merdiveni… O çıkarken ışık da yavaş yavaş azalıyordu sanki. Her ihtimale karşı asasını hazır etti.



   “Lumos!”

   Böyle daha iyiydi…
*


   Yüzüne vurulan sert tokatla uyandı Albus. Etrafında belli belirsiz şekiller uçuşmaktaydı. Hâlâ o taş duvarları görebiliyordu sanki. Ama bir yandan da odada uçuşan, puflayan gümüşi aletler de ona bakıyordu şimdi… Dumbledore’un eski, Profesör McGonagall’ın yeni odasındaydı. Tepesinden endişeyle bakan bir James görüyordu.

   “Kardeşim, ne oldu?!”

   “B-ben-“

   “Dur!” Profesör McGonagall’ın sesiyle irkilen James, Albus hâlâ kollarının üzerinde, onu kaldırmaya yeltenirken, birden hareketsiz kaldı.

   “Kaldırabilirsin tabii,” dedi McGonagall. “Onu kastetmemiştim… Şu anda Albus’a soru soramayız.”

   James neden olduğunu sorgulamadı. Kardeşini kaldırırken, McGonagall da odanın uç tarafındaki bir dolabı araştırıyordu. Birazdan Düşünseli’yle geri gelmişti.

   Daha Albus neler olduğunu çözememişken, yaşlı profesör pelerinin iç cebinden asasını çıkardı ve Albus’un başına dayadı. Havada gümüşi bir iplik meydana geldi ve profesör anıları elinde biraz önceden hazır ettiği bir tüpün içine koydu.

   “Efendim… Bana ne oldu?”

   “Birkaç teorim var… Bu sadece, ileri derecede bir Zihnefend olabilir Albus… Daha önce hiçbir büyücünün uçabildiğini görmemiştim… Sadece baban Voldemort’un uçtuğundan bahsetmişti ama kendi gözlerimle görmek…”

   “Tıpkı bir muggle’ın sihir görmesi gibi bir şey,” diye bitirdi McGonagall’ın cümlesini Scorpius.

   “Kesinlikle! Şimdi, Albus, senin kardeşinle ve arkadaşına birlikte ortak salonlarınıza gitmenizi istiyorum-“

   “Demin yaptığınız şey… Neden-“

   “Şu anda açıklayamam Albus… Zira haksız da olabilirim… Yanılmaktan hoşlanmıyorum…”

   Profesörün tuhaf cevabı karşısında sessiz kalan Albus, ağabeyinin de onu iteklemesiyle odadan çıktılar… Bu gece mükemmel bir kâbus olmuştu onun için.

*


   Ertesi günün sabahında, kahvaltı boyunca önceki günü düşünmeden edemedi. McGonagall bu konuda her ne kadar konuşmak istemese de bir şeyler sakladığı belliydi. Hareketlerinden anlaşılmıştı. Ama acaba neden anılarını almıştı ki? Ve James’e, ona soru sormamasını istemişti. Acaba anıları tazeyken almak daha mı iyiydi? Hiçbir soru sorulmadan, anıların sahibi yalana başvurmadan… Belki yalan söyleyecek olsa, anıda birtakım bozukluklar meydana gelebilirdi… Açıkçası Albus’un fikirleri bundan öteye gidemiyordu.

   Günün ilk dersi Karanlık Sanatlara Karşı Savunma’ydı. Geçen seneki KSKS hocasını hatırlıyordu Albus. Sessiz; bazen kendi kendine konuşan, pek iyi ders anlatamayan bir hocaydı. Belki bu yüzden, geçen sene dersi doğru düzgün öğrenememişti… Aslında KSKS ve diğer çoğu dersi takip edememesinin bir sebebi daha vardı: McKenzie… Ama Albus onu Lenny olarak düşünmeyi daha çok seviyordu. Sanki o takma isim kendisine daha çok uymuş gibiydi.

   Bu düşüncelerle gözlerini sınıfta gezdirdi. KSKS hocası henüz gelmemişti… Ders Ravenclaw’laydı ve yine Albus’un geçen seneden bildiği kadarıyla en zeki öğrenciler bu binada toplanmıştı. Profesörlerin gözüne onlar daha çok girecekti… tabii bu, pforesörün umrundaysa… Gerçi Rose vardı. Babası onun tam bir Hermione Weasley kopyası olduğunu söylüyordu. Haklıydı da. Gryffindor binasına geçen sene belki de en çok puanı kazandıran o olmuştu. Gerçi son yaşanan olaylar sebebiyle tüm bina turnuvası iptal edilmişti. Önceki sene bir kazanan olmamıştı.

   Sınıfa bakınmaya devam etti. Pencerelerden günün parlak ışıkları içeri vuruyordu. Eylülde olmalarına rağmen hava oldukça sıcaktı ve bu yüzden de öğrencilerin çoğu pelerinleri çıkarma ihtiyacı duymuştu. Gömlekler pantolonlardan aşağı sarkmış, boyun bölgesindeki düğmelerden birkaçı açılmıştı. Yazın son çabalarıydı bunlar. Birkaç güne kalmaz, hava soğumaya başlardı.
   Okul bahçesini izledi Albus. Biraz göle bakındı. Yaratık suyun içinde uyukluyor olmalıydı şimdi. Henüz uyanmamıştı belli ki… Asasını ders için hazır ederken, dışarı bakarak biraz daha zaman harcadı.

   Sınıfta ise sıcaktan mayışmış birkaç Gryffindor sıranın üzerine yatmıştı. Gelecek olan profesörü beklerken, Albus da biraz kestirmek istedi. Hatta başını da dirseklerine yatırmıştı bile. Gözlerini de kapayacaktı şimdi. Bir beş dakika uyusa bir şey olmazdı…
   Ikesha’yla bakıştılar.
   Albus gülümsedi. İçini hafif bir huzur kaplarken gözlerini hafifçe kapadı.

   İçten içe gülümseyen Albus, kızın bir Ravenclaw olduğunu öğrenmişti. Zeki biri olduğunu fark etmişti…

   “ALBUS POTTER!”

   İsmini duyan çocuk, tanıdık sesle irkildi. Sınıftan içeri giren kara pelerinli profesöre bakarken, geçen sene yaşadığı o tuhaf şaşkınlığı tekrar yaşadı. Gözlerini ovuşturdu. İsli cam görüntüsü yerini net şekillere bıraktığında, orada, sarı-beyaz saçlarıyla, uzun boyuyla, geniş omuzlarıyla içeri giren adama baktı. Bu adam… Draco Malfoy’dan başkası değildi.

   “Dersimde uyunmasını asla istemem, Potter,” sesini kıstı, sadece Albus’un duyabileceği bir sesle yanına gelip, “Hele ki, durumunu düşününce…” diye ekledi.

   Albus anın şokunu üzerinden atlatamadan, profesör kendisine ayrılan masaya geçti ve masadan ileri eğilerek, “Zihnefend derslerini benimle yapacaksın,” şeklinde fısıldadı.

   Ama babası…

   “Dersten sonra konuşuruz,” dedi Mr. Malfoy.

*


   O gün ders, hiç olmadığı kadar uzun gelmişti Albus’a. Profesör Malfoy’un neden babasının yerine burada olduğuna oldukça şaşırmıştı ve bir açıklama bekliyordu… Sınıftan Rose’la birlikte çıkarken, Mr. Malfoy peşlerinden gelmelerini istedi.

   Rose’la birlikte çantalarını alıp sınıfı terk ederlerken önceki dersi düşündü. Aklındaki sorudan dolayı doğru düzgün dinleyememişti yeni profesörü fakat dikkat ettiği kadarıyla,  Malfoy, Karanlık Sanatlar konusunda oldukça bilgili gibiydi ve nasıl ders anlatacağını biliyordu. Çoğu öğrencinin –hele ki normalde dersi dinlememek için elinden gelen yapan çocukların bile- Mr. Malfoy konuşurken, onu pür dikkat dinledikleri göz önüne alındığında, gerçekten iyi bir profesör olduğu anlaşılıyordu.

   Sert ve hızlı adımlarla, ne kuzeni ne de kendisi ses çıkarmadan öndeki adamı takip ettiler. Adamın yürüyüşüne ve ne kadar dinç olduğuna dikkat etti. Geçen seneki yitmiş bir Malfoy’dan eser kalmamıştı adeta… Sonunda onun odasına girdiklerinde Albus’tan önce Rose konuştu.

   “Gerçekten müthiş bir profesörmüşsünüz!” dedi. Hayran hayran bakıyordu ona.

   “Teşekkür ederim,” dedi Mr. Malfoy. “Theodore Twinkle’ın yerini doldurmaya çalışacağım…” eliyle, ikisine de oturmalarını işaret etti –Rose ve Albus yoktan var olan ejderha derisi koltuklara geçtiler- “Eminim, ikiniz de neden Harry Potter’ın yerine benim burada olduğumu düşünüyorsunuzdur.”

   “Haliyle!” Odanın kapısında James belirdi. Seri adımlarla profesörün masasına yaklaştı ve “Açıkla!” dedi.

   “Bu kadar kaba olmaya gerek yok,” dedi anlayışla Mr. Malfoy.

   “Gerek var!” dedi James. “İkinci sınıfların dersine daha önce giriyorsunuz, ama benim yerime önce kardeşime açıklamada bulunuyorsunuz.”

   “Şöyle geçersen, açıklayacağım.” Asasını salladı ve bir koltuk daha yoktan var oldu. Görünüşe göre sihir konusunda gerçekten de yetenekliydi. Bu tip yoktan var etme büyülerini sadece Dumbledore’un, McGonagall’ın ve birkaç yaşlı profesörün yapabildiğini sanıyordu Albus.

   “Öncelikle, James, senin şu anda Biçim Değiştirme’de olman gerekiyordu, değil mi?”

   James’in bir anlığına da olsa yüzü kıpkırmızı kesildi.

   “Nasıl?” dedi Albus. “Efendim, tüm sınıfların dersi aynı anda bitmiyor muydu?”

   “Hay-“

   “Hayır, Al.” Rose, Malfoy’un sözünü kesmişti. “Eğer okul başlamadan önce aldığımız kitaplara şöyle bir göz gezdirseydin, böyle yeni bir uygulamanın eklendiğini görürdün.”
   “Ama neden-“

   “Çünkü sınıfta kalan yedinci sınıfların sayıları bir hayli çoğaldı ve onların okulu terk etmelerini gerektiren bir sistem yok. Yani evet, yirmi yaşında ve yedinci sınıfta okuyan birçok öğrenci mevcut.”

   “Bu sebeple de okul nüfusunda bir hayli artış oldu,” şeklinde Rose’un sözünü devam ettirdi Malfoy. “Tüm binaları aynı anda sınıflara sokamıyoruz, çünkü çoğu sınıf yeterince büyük değil. Ders aralarında oldukça kalabalık oluyor okul ve artık bu, yetmemeye başladı. Okulun ilk günündeki kalabalığı hatırlayacaksın Albus.”

   Gerçekten de oldukça dolmuştu Büyük Salon.

   “Sıcak havalarda bahçede dağılabiliyorlar, fakat yağmurlu havalarda bina yetmemeye başladı-“

   “Hogwarts?!”

   “Evet.” Malfoy gözlerini direkt olarak Albus’a dikmişti.

   Çok saçma geliyordu. Yani koskoca Hogwarts’ın artık yetersiz olduğu… Daha Albus’un göremediği o kadar çok oda vardı ki… Hayır. Bu basit ders programı değişikliğinin altında başka bir sebep yatıyordu… Mr. Malfoy bunu açıklamayacaktı… Ve Rose… bu kadar basit bir şeye nasıl kanmıştı ki?

   “Saçma!” Albus şaşkınlıkla ağabeyine baktı. James sinirliydi. “Size inanmıyorum efendim.”

   “İstediğinize inanmakta özgürsünüz, James Potter.” Belki ses tonu hafifti ama alnının üzerindeki bir damarın hafiften mor renge büründüğü görülebiliyordu.
   “Burada bir şeyler dönüyor ve bunun peşini bırakmayacağım, Mr. Malfoy!”

   “İstediğinizi yapabilirsiniz, Mr. Potter. Okul kurallarını ihlal etmediğiniz sürece, davranışlarınızı engelleyemem.” Mr. Malfoy gözdağı veriyordu. Olur da James kurallara karşı gelirse, onun başına çok kötü şeyler geleceğini biliyordu Albus.

   “Konumuza dönelim,” dedi Draco Malfoy. “Seherbazlık Dairesi’nce kabul edilmedim. Mr. Twinkle’ın da emekliliği sebebiyle babanız beni kendi yerine okulda profesör yapmayı tercih etti. Eh, yeterli bilgiye de sahiptim… Bunu kabul ettim. Yazın ortalarına doğru karar vermiştik.”

   “Evet.” Şimdi kapıda beliren Scorpius’tu. “Bunu bildiğini sanıyordum, Al.”

   “Bilmiyordum,” dedi Albus. Babasının bunu neden kendisinden önce Scorpius’a anlattığına anlam verememişti. Daha doğru söylemek gerekirse şu anda hiçbir şeye anlam veremiyordu artık… Mr. Malfoy’un profesör olması, ders programındaki tuhaf değişiklik, Scorpius, James’in aşırı korumacı tavrının biraz da olsa çizgiyi aşması… Hafiften uykusunun gelmesi…

   …

   “ALBUS POTTER, DEDİM! ARTIK UYANSANIZ DA, DERSE BAŞLASAK?!”

   Daha biraz önce uyuduğu sırada, başını yasladı dirseğinden kaldırdı Albus. Gözlerini kamaştırdı. Sınıfın en sağdaki sırasındaki Ikesha’ya, hâlâ orada mı diye baktı. Evet, oradaydı. Sonra önüne dönüp, sınıfa giren profesöre baktı.

   “Albus?”

   Draco Malfoy’la bakışıyorlardı ve demin yaşadıklarının hepsi tuhaf bir rüyaydı.
   
*


   Lanet olası kâbusların artık bir son bulmasını diliyordu Albus.

   Zihnefend artık tek yoldu ve buna bir an önce başlamalılardı.

   Ders bitiminde tıpkı rüyasında gördüğü gibi Mr. Malfoy onu çağırdı. O ve Rose profesörün peşinden giderken, Albus yine onun ne kadar iyi bir hoca olabileceğini düşündü. Yine aynı kapıdan geçip, odaya girdiler ve yine aynı eşyalar yoktan var oldu.

   “Oturun, lütfen.”

   Aynı şeyler tekrar yaşanacaktı. Biliyordu… Bunu engelleyebilirdi.

   “Efendim- rüyalarım-“

   “Geleceği gösteriyorlar.”

   Albus, gözleri kocaman açılarak sustu. “Siz…”

   “Biliyorum, Albus. Fakat sana bunun nasıl ve neden olduğunu açıklayamam-“

   “Efendim, affedersiniz ama Mrs. McGonagall da aynı şeyi söylüyordu. Açıklama yapamayacağını… Bu işte beraber misiniz?”

   Malfoy’un gözlerinden anlık, tuhaf bir bakış geçti. Albus daha ne olduğunu sezemeden, profesör konuştu: “Evet,” dedi. “Bunu Dumbledore tembihledi.”

   “Dumbledore mu?” Rose ve Albus aynı anda söylemişlerdi bunu.

   “Evet,” dedi bir kez daha Mr. Malfoy. “Üzülerek söylüyorum ki, sana hiçbir açıklamada bulunamayız. Bulunmamız gerekiyor.” Alnı kırış kırış olmuş, gözleri inatla, Albus’un gözlerini deliyordu. “Bunu anlamanı istiyorum.”

   “Anlıyorum, efendim,” dedi Albus. Ama anlamamıştı ki… Neden?

   “Peki gelecek… Değiştirilebilir mi? En azından bunu açıklayabilir misiniz?”

   “Rüyaların sana seçimlerin doğrultusunda oluşabilecek bir geçmişi gösteriyor, Al. Sana sadece bunu söyleyebilirim. Yani evet, değişebilir.”

   “Peki bu… Nasıl işliyor?”

   “Anıların Albus… Sana sadece bu kadarını söyleyebilirim… Bunu kendin çözmen gerekiyor. Dumbledore daha fazlasını söylemememiz gerektiğinden bahsetmişti çünkü.”

   Albus’la Rose bakıştılar.

   “Peki, bu rüyalar… Bazen çok gerçek olabiliyorlar… Onların gerçek olup olmadığını nasıl anlayabilirim?”

   “Anlayamazsın… Rüyanda acı çekersen, gerçekte de çekersin. Rüyanda üzülürsen, gerçekte de üzülürsün… Rüyanda ölürsen…”

   “Gerçekte de ölürüm-“

   “Hayır.”

   Albus şaşırmıştı.

   “Anıların ölür...”

   Hafızasını kaybedecekti. Eğer buna bir çözüm bulamazsa ve Malfoy’un dediği gibi rüyasında ölürse… Hafızasını kaybedecekti.

   “Peki, bu rüyalar,” dedi tekrar Albus. “Gördüğüm her şey gerçekten de olabilir mi?”

   “Bu değişir,” dedi Malfoy. “O anki ruh haline bağlı, doğrusunu söylemek gerekirse… Kafan fena karışıksa, içinden çıkamayacağın bir kâbusa dönüşebilirler.

   “Şimdi… Gidebilirsiniz.”

   Albus ve Rose koltuklardan kalkıp kapıya yöneldiler. İkisi çıkmadan önce Mr. Malfoy’un sesini duydular. “Zihnefend dersine ben gireceğim, Albus.”
    

*


   Evet, rüyasında gördüklerini değiştirebilmişti. Yine de geleceği görebilmesi… Söyleyecek bir şey bulamıyordu. Bir de rüyasında Astus denilen büyücüyle birlikte uçtuğunu görmesi vardı. Bir şekilde ikisi de birbirlerine bağlanmışlardı. Bunu sebebini Mr. Malfoy’a sorabilirdi ama cevap vermeyeceğini çok iyi biliyordu. Mrs. McGonagall da aynı şekilde terslemişti Albus’u çünkü.

   Ders Sihir Tarihi’ydi. Tüm sınıf sıkıntıyla yerine geçerken, bu seferki dersi Hufflepuff’la yapacaklarını öğrenmişti. Rose’un yanına çantasını bırakıp geçtikten sonra sıkıcı bir dersin başlamasını beklemeye koyuldu.

   Sihir Tarihi hocası Profesör Binns yine ağzında bir şeyler mırıldanarak sınıfa girdi. Kendisi hayalet olduğu için yüzyıllardır bu dersi okutmaktaydı. Hani bir şey de öğretebildiği yoktu… Rose dışında sınıfın geri kalanı ders esnasında uyuyordu… Profesör daha Cincüce Baskını’yla ilgili bir şeyler söylemeden öne Albus da uyuyakalmıştı.

*


   Neyse ki bu kez rüya görmemişti. Uyandıktan sonra çantasına parşömen ve tüy kalemini atıp –kullanma ihtiyacı duymamıştı gerçi ama Binns’in dikkatini de çekmek istemiyordu (her ne kadar onun herhangi bir şeye dikkat ettiğini düşünmese de)- sınıftan çıktı. Rose dâhil tüm sınıf şimdi teneffüsün keyfini çıkarıyor olmalıydı. Bu sıcak havada bina içinde de kalacak değillerdi doğrusu.

   “Hey, Albus. Bekle!” Koşturma sesine dönen Albus orada bir ikinci sınıf Hufflepuff gördü. “Ben de uyuyakalmıştım-“ Çocuğu görmeme sebebi herhalde sıranın üzerinde yatmasındandı “-Şunu düşürmüşsün.” Elindeki çarşaf benzeri nesneyi Albus’a uzattı. Bu, onun Görünmezlik Pelerini’ydi.

   “Nerden buldun onu?” dedi Albus. Pelerini yanına aldığını hiç hatırlamıyordu.

   “Sıranın gözündeydi… Ne işe yarıyor ki?“

   “Hiç… Ben Albus bu arada,” dedi. Bir elini uzatırken, öteki eliyle pelerini cebine tıkıştırmayı başardı.

   “Biliyorum,” dedi çocuk. “Sana adınla diye seslendim hani…” Albus’a baktı. “Her neyse,” gülümsedi, “Ben de Cal. Cal Perkinson. Ama bana Perky diyebilirs-“

   “İMDAT!” Hızla koşturan topuklu ayakkabıların sesini, dalgalı kahverengi saçlı bir kız takip etti. Kız Giriş Salonu’ndan bahçeye geçti.

   “DUR!” İri yapılı bir Slytherin peşinden bahçeye fırladı.

    Bu da neyin nesiydi? Kaçan kişinin Rose olduğuna emindi. Neden kaçtığını bilmiyordu ama o heyula gibi yükselen Slytherin’liye engel olmalıydı. Başka çaresi yoktu… Düşünecek vakit değildi bu… Cal’a bir şey demeden o da kapıdan fırladı.
   Heyecanla kapıyı araladı ve çimlere ayağını bastı. Kalbinde koca bir çarpıntıyla sağa sola baktı. Başını göğe kaldırdı. Dağılmış bulutları ve güneşi gördü.

   Saniyenin onda biri gibi bir süre içinde gözleri kamaştı. İnanılmaz beyaz ışık göz kapaklarını deliyordu. Gözlerini kapamasına rağmen ışığı görebiliyordu… Tökezledi. Sağ ayağı ötekine çarpıp yere kapaklandı. Bilincini kaybetmeden önce bir erkeğin acı dolu çığlığını duydu.


*


   Genç adam düştüğü yerden kalktı.
   Işığın sahibine sinirle bakıp asasını sıkıca kavradı.
   “Sagittarus Flamma!”
   Ok şeklinde bir alev asanın ucundan fışkırdığı gibi rakibini yakaladı. Alev rakibinin kalbini delerek, kale duvarını yıktı, uzaklara uçtu.
   Astus, hasmının yanan vücudunu izlerken gülümsedi. “İntikamımı alacağımı söylemiştim… Geriye son sekiz kaldı…”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder