8 Aralık 2010 Çarşamba

Yedinci Bölüm


YEDİNCİ BÖLÜM


Onların Hikâyeleri



   Grup halinde Quidditch sahasından çıkıyorlar, başları önlerinde, Hogwarts arazisini geçiyorlardı. Çocuk yukarı baktı. Hava biraz daha bozmuştu. Koyu renkli bulutlar yavaş yavaş gökyüzünün büyük bir kısmını kaplıyorlardı. Sıcak hava yerini serin esintilere bırakmıştı… Öğrenciler adımlarını biraz daha hızlandırdılar.
   Bir saniye önce elindeydi aslında. Ona yetişmişti. Avuçlarını açmış, Altın Snitch’i kapmıştı… Öyle sanmıştı… Ta ki suratına vuran sert Bludger onu sersemletene kadar. Yüzünün sağ tarafı komple kırmızıya boyanmış, bazı yerleri de hafiften morarmıştı. Ama acıyı umursamayacak derecedeydi. Takımın yenilmesine o sebep olmuştu… Bludger’a dikkat etseydi, şimdi neşeli neşeli yürüyor olacaklardı… Omzuna dokunan elle, arkasına döndü. Kardeşi, Albus’tu bu.
   “Henüz ilk maçımız,” dedi. “Önemli değil… Bir dahaki maçları kazanabiliriz.”
   Kardeşi onu teselli ediyordu. Kendisinden bir yaş küçük kardeşi… Onun Albus’u teselli etmesi gerekirdi hâlbuki…
   “Özür dilerim…” dedi James. “Benim yüzümden-“
   “Saçmalama!” Rose çıkışmıştı. “Herkesin başına böyle şeyler gelebilir… Hem Bludger’ı görsen bile kaçamazdın ki… Ne kadar hızlı hareket ettiğini görecektin…”
   James gülümsedi.
   “Senin hatan değildi,” dedi Albus.


*


   Sihir Tarihi’ndeydiler. James her zamanki gibi en arkadaki sırasını kapmış, bacaklarını öndeki boş sıranın altından uzatarak, sırtını da duvara yaslayarak, uyumak için hazırlıklarını yapmıştı.
   Nena sınıfın öteki ucundan James’e bakıp güldü. Bunu her Sihir Tarihi’nde yapıyordu. Quidditch maçının üzerinden geçen bir hafta, onu biraz daha düzeltmişe benziyordu… Zaman her şeyi düzeltiyordu sanki… Kendisini de düzeltseydi ya… Aklı okula gitmeden bir ay öncesine kaydı.
   Babası, Neville Longbottom yine eve oldukça geç gelmişti. Sinirli bir hali vardı her akşamki gibi… Stresli demek belki daha doğru olurdu… Profesör McGonagall, onu yaz bittiğinden beri bilmem kaçıncı kez çağırmıştı yine ve babası eve her dönüşünde, bir önceki yolculuktan daha beter bir ruh halinde eve dönüyordu. Kendisine neler olduğunu sorduğunda, Ölüm Yiyenler demişti… Zümrüdüanka Yoldaşlığı’nın yeni karargâhı en güvenilir yer olan Hogwarts olduğundan nerdeyse yaz tatilinin çoğunu evinden uzakta geçiriyordu. Babasının söylediğine göre Rowen’ın müritleri her geçen gün daha da hızla artıyordu… Aynı zamanda Rose’dan da bir türlü haber alamıyorlar, kızı nerde saklıyor olduklarını bulamıyorlardı. Albus’un babası Seherbaz Dairesi Başkanı Harry Potter da düzenli olarak Ölüm Yiyenler’in bulunabileceği yerlere baskın yapıyor fakat birkaç kişiden fazlasını tutuklayamıyorlardı. Yakaladıkları tüm Ölüm Yiyenler’e Unutturucu büyüler uygulanmıştı. Bu yüzden onlardan herhangi bir bilgi edinemiyorlardı… Rowen’ın Seherbaz’larla dalga geçtiğini düşünüyordu Nena. Her seferinde onların baskın yapacağını nasıl oluyorsa, önceden öğreniyor gerilerinde de en zayıf olanları tüm anılarını silerek bırakıyorlardı…
   Fakat babasının bu kadar siniri bozulmuş bir halde eve gelmelerinin de bir sebebi olmalıydı… Bunun hakkında tek kelime etmiyordu fakat… Nena da çeşitli teoriler üretmek zorunda kalıyordu… Yolculuklarında Ölüm Yiyenler’le karşılaşıyor olabilirdi… Toplantılarda sürekli olarak vahşetten bahsediyor olabilirlerdi… Sonuçta Nena adının bir yarısını babasının ruh halinden almıştı. Babası çok saf bir insandı… Gelecek’te gördüğü ölüm ve kaçırılma haberleri hep yüzünü bembeyaz keserdi. Bu yüzden de bu sayfaları oldukça çabuk geçmeye çalışırdı…
   Nena’nın “na” kısmı saf kelimesinin ilk hecesinden gelirdi (Yazarın Notu: “Saf” kelimesinin İngilizcedeki karşılığı “Naive”dir). İsminin ilk hecesiyse babasının adının ilk hecesiydi. Annesi onu doğurduğunda koymuştu adını. “Nena olacak,” demişti. Babası ise bunu Neville ve Luna’nın birleşiminden sanmıştı… En azından annesi böyle anlatmıştı ona… Babası, kızı doğarken o anda aşırı heyecanlanıp bayılmıştı. Luna da “Ah, benim saf kocam,” demişti, Nena’nın dünyaya gözlerini açtığı ilk saniyede… Nena ismi tekti… O özeldi… Dünyadaki tek “Nena”ydı o. Büyüdüğünde kendi çocuğu olduğunda da ona böyle bir isim verecekti…
   Gözlerini araladı. Başını yasladığı sıradan kaldırıp sınıfta etrafına bakındı. Profesör Binns dersi her zamanki gibi anlatmaya devam ediyordu. Nena şöyle bir etrafa göz attığında sınıfın yarısından çoğunun tıpkı kendisi gibi uykuya dalmış olduğunu gördü… James horluyordu bile!


*


   Scorpius eldivenlerini çıkardı. Seranın pis kokusundan bir an önce kurtulmak istiyordu. Diğer öğrenciler henüz, ergenliğe ulaşmış Adamotları’nı beslemekle uğraşırken, o çoktan işini bitirmişti. Kendini sınıftan dışarı attığı gibi ciğerlerini temiz havayla doldurdu.
   Bitkibilim’de gerçekten çok iyiydi. En azından tüm sınıf onu öyle görüyordu… Hani haksız da sayılmazlardı, dersin bitimine yirmi dakika kala, o tüm işlerini bitirmişti.
   Hava güzeldi. Neredeyse kış gelecekti ama şu muggle’ların sebep olduğu “Küresel Isınma” denilen şey yüzünden hava belli bir süre daha sıcak geçecekti. Hâlbuki onlar da sihirbaz ve cadı olsalar bu sorunlar olmazdı ki…
   Büyücüler asla teknolojik eşya kullanmazlardı. Onların televizyon denilen ya da telefon adı verilen aletleri yoktu. Bunlara ihtiyaç da duymazlardı. Zira Gelecek Postası artık günün üç saatinde gazeteyi yayınlıyordu: Sabah, öğle ve akşam olmak üzere… Babasının geçmişte günde sadece bir Gelecek aldıklarını söylediğini hatırladı. Ne kadar saçma bir yöntemdi bu. Bir günde o kadar çok şey gerçekleşirdi ki, buna günde bir gazete hayatta yetmezdi…
   Bu düşüncelerle kendine bir ağaç gölgeliği buldu. Siyah Göl önünde sonsuza kadar uzanıyordu. Uzakta bir yerde ufuk çizgisinde gökyüzü ve su birleşiyordu… Göldeki yaratık bir görünüp bir kayboluyordu. Onunla konuşmayı o kadar çok isterdi ki…
   “Seninle konuşabilsek ne kadar güzel olurdu. En azından canım sıkılmazdı.”
   “Eh, konuşalım o zaman,” dedi kalın bir ses.
   Scorpius şaşkınlıkla ayağa kalktı. “B-beni anlayabiliyor musun?”
   “Evet, ama arkanı dönersen… Sırtına karşı konuşmak biraz tuhaf oluyor…”
   Ah… Bu sınıf arkadaşı David’di. “Bir an için-“
   “Göldeki yaratıkla konuştuğunu sandın?” dedi David. Güldü.
   Belli ki sınıf yavaş yavaş boşalıyordu. David’in arkasından sürü halinde şatoya doğru yol alan Slytherin’leri gördü. Birazdan da ortak olarak ders yaptıkları Ravenclaw’lar serayı terk etmişler, öndeki sınıfın peşine takılmışlardı.
   “Oturalım?” dedi David.
   “Oturalım…”
   Tekrar çimin üzerine bıraktı kendini. “Hayvanlarla konuşabilsek ne kadar güzel olurdu, değil mi?” dedi David’e.
   “Evet ya,” diye cevap verdi sarışın çocuk. Saçları sanki asker tıraşı görmüş gibi kısacıktı. Boyu hemen hemen Scorpius kadardı. Yüzünün alakasız yerlerinden leke gibi çiller çıkmıştı. Hani onun nasıl biri olduğunu bilmese, uzaktan sokak serserisine benzetebilirdi…
   “Baban nasıl oldu?” dedi David.
   “Biraz daha iyiydi okula gelirken.”
   “Profesör olması çok tuhaf…”
   “Değil mi? Babamın bu konuda yetenekli olduğunu bilmezdim. Bana bu konuda hiçbir şey anlatmadı.”
   Orada biraz daha konuştular. Sonra Ravenclaw’lardan Ikesha çıkageldi. Albus’un nerde olduğunu bilip bilmediğini sordu Scorpius’a. Onun yakın arkadaşıydı çocuk sonuçta. Farklı sınıflardan da olsa bilebilirdi…
   “Bilmiyorum,” dedi Scorpius.
   “Tamam, sağ ol,” dedi kız. Bugün saçları biraz daha hoş görünüyordu. Koca göz bebekleri belki de güzelliğini bozan tek ayrıntıydı. Ona rağmen sevecen yüzü, insana huzur veriyordu. Gülümseyerek, “Neyse, görüşürüz,” dedi, uzaklaştı.
   “Çok güzel kız ya,” dedi David. Keşke Slytherin olsaydı…”


*


   Draco Malfoy odasındaydı. Ders biteli birkaç dakika olmuştu henüz… Zaman kaybetmeden anıların bulunduğu tüplerin yanına gitti. Döner yapıdaki düzenekte bir sürü anı vardı. İçlerinden en soluk renkli olanı aldı; anıların üzerinden zaman geçtikçe üzerindeki ışıltı azalırdı. Işıltısı azalan anıda ise bozulmalar olabilirdi. İşin tuhaf yanı anıların bozulma süresi nerdeyse on yıl kadar sürerken, Albus’unkiler on günde soluklaşmaya başlıyordu… İşte Draco’nun en çok merak ettiği de buydu…
   Tüpü Düşünseli’ne boşaltıp kafasını da onun içine daldırdı.
   Düşüyor da düşüyordu… Düştükçe etraf kararıyor, etraf karardıkça düşüyordu. En sonunda kendisini Potter malikânesinde buldu.
   Havanın oldukça açık olduğunu gördü Malfoy. Bulutsuz gökyüzü masmaviydi. Mevsimlerden yaz olmalıydı çünkü tek bir yaprak tanesi bile kımıldamıyordu… James’le Albus bahçede koşturuyorlardı. İkisi de ağaç dallarından kendilerine asa yapmış, kafalarından uydurdukları büyülerle düello oynuyorlardı… Birazdan Ginny iki çocuğa da yemeğe gelmeleri için seslendi. Albus koşarken bir anda dikkati dağıldı, yere düştü; üstüne de James… Fırsatçılık yapan büyük kardeş asasını kardeşinin alnının ortasına doğrulttu.
   YENME LANETİ!
   Bunu demesiyle geriye fırladı çocuk. Albus şaşkınlıkla etrafına bakarken, az ileride sırt üstü düşmüş, kafasını kaşıyan James’i gördü. Draco ne olduğunu anlamaya çalışıyordu… Daha herhangi bir büyü bile bilmeyen çocuk mu, ağabeyini havaya uçurmuştu? Ve asasız?
   Neyse ki birazdan Harry göründü. Elinde asasıyla çocuklarının yanına geldi.
   “Seni uçurmasam, asanı kardeşinin gözüne sokacaktın,” dedi. Sinirli olmaktan çok uzaktı, gülümsüyordu.
   “Ve sen Al,” dedi diğer çocuğuna dönerek, “Daha dikkatli olmalısın… Neyse, hadi, yemek soğuyacak.” James’i elinden tutarak kaldırdı. Albus da kalktı.
   Üzerlerindeki bahçe çerçöpüne aldırmadan ikisi de mutfağa çıkan merdivene doğru koşturdular. Basamakların daha yarısını tırmanmışlarken James, Albus’u itti. Tökezleyen çocuk tam on basamak yuvarlanarak aşağı düştü… James korkuyla biraz önce ne yaptığına bakarken, bu sefer öfkeli görünen Harry düşen çocuğunu tuttu.
   Albus’un dizi kanamıştı. Neyse ki, basit bir iyileştirme büyüsüyle babası tarafından yara hemen yok edildi. Fakat çocuğun yüzündeki öfke babasından da beterdi…
   Havanın hafiften kapanmasıyla yağmur başladı. Biraz önce ortada olmayan bulutlar çoktan toplanmışlardı. Albus babasının yardımıyla merdiveni tırmanırken şimdiden biraz olsun ıslanmış kardeşine baktı.
   “Ö-özür dilerim…” dedi James.
   Albus bir şey demedi, içeri geçtiler…
   Malfoy aradığı sorunun yanıtına biraz daha yaklaştığını düşünüyordu. Dudağı belli belirsiz kıvrıldı. Başını yukarı kaldırdı… Biraz sonra ise tekrar kendi odasındaydı…


*


   Ikesha, birkaç hafta önce aynı kompartımanda tanıştıkları, Scorpius denilen çocuğa, Albus’un nerde olduğunu sorduktan sonra yönünü şatoya vermişti. Hızlı adımlarla Büyük Salon’a geçti… Ama içeride kimse yoktu. Kendi tok ayak seslerini dinleyerek Giriş Salonu’na tekrar geçerek, onu nerde bulabileceğini düşündü. Bu saatte ortak salonda olmazdı, birazdan ikinci ders başlayacaktı… O halde nerde olabilirdi? Muhtemelen Rose ile birlikteydi… Hatta James veya Nena’dan birini bulabilirse, sorusunun cevabını da alabilirdi.
   Bitkibilim’i biraz daha erken bitirebilse belki de çocuğa ulaşabilirdi aslında… Neyse, bunu düşünmenin zamanı değildi. Yaklaşık on dakika sonra başlayacaktı ders. O gün boyunca Gryffindor’la hiç ortak dersleri olmayacağı için bu on dakika içerisinde onu bulmalıydı…
   Ders bitiminde onların sınıfına gittiğinde bulamamıştı Albus’u. Rose çocuğun derse girmediğini söyleyince de endişelenmişti…
   Şu bayılma sorunu vardı çocuğun… İki hafta kadar önce bahçeye koşarak fırlarken bir anda kendisini şuursuz bir biçimde yerde bulmuştu Albus. O sırada Ikesha da yeni çıkmıştı binadan. Çocuğu o halde görünce diğer sınıflar da başına toplanmıştı sonra… Yine aynı şey gerçekleşebilirdi… Üstelik kimse de ondan endişelenmiyordu şimdi.
   Rose biraz bakımsız bir kızdı. Doğru düzgün yıkandığı söylenemezdi herhalde; kafasından çıkan böcekler düşünülünce… Elbette kaçırıldığında kendisine bakacak zamanı bulamamıştı ama esrarengiz bir şekilde geri döndükten sonra okul açılana kadar önünde epey bir zaman vardı… Kızın sorunu neydi acaba? Sonra James vardı. Albus’un vurdumduymaz ağabeyi. Oldukça yaramaz bir çocuk olduğu her halinden belli oluyordu. Hele ki kardeşini okula geldikleri gün kompartımandan içeri yuvarlaması… Komikti aslında ama bazen sınırını bilmiyordu… Yine de oldukça cesur biriydi. Geçen yaz gerçekleşen küçük çaptaki savaştan yaralı olarak çıkmıştı… Muhtemelen birisini korumaya çalışıyordu… Nena vardı bir de. Babasının kaçırıldığını düşünüyordu. Eh, son zamanlardaki olaylar düşünülünce böyle bir ihtimal olabilirdi. Ama o buna inanamıyordu bir türlü. Koskoca Hogwarts profesörü ortadan kaybolmuştu; eğer bir kaçırılma olmuşsa bu kesinlikle Gelecek’ten kaçmazdı… Tabii okul heyetinin de bu olaydan bahsederek, diğer insanlara okulun güvensiz olduğu mesajını vermek istememeleri vardı… Bu sebeple de henüz bir haber çıkmamış da olabilirdi…
   Saat kulesine vardığında ayaklarının nasıl olup da onu buraya getirdiğini düşündü. Düşüncelere dalmış gitmişti… Epey bir gürültü çıkaran dişli mekanizmalarından dolayı kulaklarını kapamak zorunda kalıp, geldiği yerden geri çıktı… Albus belki de baykuş beslemeye gitmişti.


*


   Laneti geldiği yönde geri savurdu. Asasını hızla sallayarak karşısındakini etkisiz bırakmak için büyülü sözleri söyledi.
   Expelliarmus!
   Protego!
   Rakibinin de olukça yetenekli olduğunu biliyordu. Refleksleri çok güçlüydü.
   Reducto!
   Son anda üzerine gelen koyu kırmızı lanetten kendisini kurtardı. Karşısındakini şaşırtacağını umarak üç lanet birden sıraladı. Bunun için oldukça konsantre olmak gerekiyordu.
   Incendio! Furnunculus! Glacius!”
   Son büyüyü seçerken hata yapmıştı. Asasının ucundan çıkan buzlar daha ateş ortadan kaybolmadığı için, havadayken erimişti. Bunun üzerine arada söylediği uğursuzluk büyüsü kendi büyüsüne etki edip, onu başka bir yöne savurmuştu… Albus yorgun düşmüştü.
   Petrificus Totalus!
   Rakibinin üzerine fırlattığı lanetten kaçmak için hareket etmeye çalışsa da oldukça geç kalmıştı. Cal gülümseyerek asasını çocuğun üzerine doğrulttu.
   “Daha dikkatli olmalısın, Al.” Gülümsedi. “Avada Kedavra!”
   Albus’un kan basıncı artarken hareketsiz bir şekilde, korkuyla laneti bekledi fakat hiçbir şey olmadı. Asadan hiçbir şey çıkmadı.
   “Seni öldürmek istemeden seni öldüremeyeceğimi biliyorsundur herhalde,” dedi çocuk. “Hem bunun için daha çok küçüğüm, değil mi?”
   Asasını tekrar Albus’a çevirdi. “Çözül!”
   Albus’un üzerinden büyü kalktı. Cal tarafından kendisine uzatılan elin yardımıyla ayağa kalktı. Gülümsedi.
   “Büyücü Düello’sunda tam bir kazma olacağım,” dedi.
   “Haha, evet.” Cal da güldü.
   “Bu arada bu yasak bir lanet. Ya geride iz bırakırsa?”
   “Gerçekleşmeyen lanet iz bırakmaz ki…”
   Yarım saattir düello yapıyorlardı. Oldukça terlemişti ikisi de. Baykuşhane’ye çıkan kulenin duvarına yaslanıp soluklandılar.
   “Sert oynuyorsun,” dedi Albus. “O büyülerden bir tanesi bile beni fena yaralayabilirdi.”
   “Tabii canım,” dedi Cal. Birkaç hafta önceki gibi korkmuş görünmüyordu şimdi. Daha bir kendisine güveni vardı. Dalgalı kahverengi saçları kuş yuvasını andırıyordu. “Üzerime üç lanet birden kusan sensin, unutma.”
   “Fena gaza gelmişim,” dedi Albus.
   “Albus?” İkisinin haricindeki sesle çocuk az ilerde belirmiş olan kişiye baktı. Bu Ikesha’ydı.
   “Beni endişelendirdin,” dedi kız.
   Bir an için onun neden endişelendiğini anlamayan Albus boş ifadeyle baktı.
   “Bayılmandan bahsediyor,” dedi Cal. “Şu rüya meselesi.”
   “’Rüya’ meselesi mi? Neler oluyor, Al?”
   “Sana söylemedim, değil mi?” dedi çocuk. Kıza oturmasını işaret ederken, deminki düellonun da yorgunluğunun hafiften geçmesiyle, kıza tüm olan biteni anlattı.
   “Demek bayılmana bu sebep oldu…” dedi kız. “Ve okulun ilk günü uçman-“
   “Evet, Astus’la bir bağ var aramda,” dedi. “Ama henüz ne olduğunu bilmiyorum… Belki tanımadığım yakın bir akrabamızdır… Gerçi sonuçta tüm büyücü ve cadılar arasında kan bağı vardır ama… Bu büyücüyle aramızdaki de oldukça güçlü olmalı… Her neyse, düşünmemeye çalışıyorum. Böyle daha rahat oluyor.”
   “Zihinbend gibi,” dedi Ikesha.
   “Aynen öyle,” dedi Cal.
   Vay be, ikisi de Zihinbend’in ne olduğunu biliyordu. Acaba onlar da mı böyle sorunlar yaşamışlardı ki?
   Albus titremeye başladığını hissetti. Ağzı hafiften istemsizce yana doğru kayıyordu. Gözleri de sanki emir verilmişçesine gitgide yukarı döndü… Gökyüzünü görebiliyordu… Bir an sonra ise bilinci kayboldu. Arkadaşlarının şaşkın bakışları altında sırtı kule duvarından kayarak yana düştü.

*


   “Krios? Senden istediğim şeyi gerçekleştirdin mi?”
   “Hayır efendimiz. Bunu yapamayacağım…” Adam korkmuyordu.
   Ah, Albus ona o kadar güveniyordu ki… Uzun parmaklarının ucunda narince tuttuğu asasını salladı. Büyüyü yapmak biraz zor olmuştu; bir kukla vücut kullanıyordu…
   “Avada Kedavra!”
   Yeşil ışın karşısındakini vurdu. Ölü vücut yavaşça yere düştü… Albus sıkıntıyla başını pencereye döndü. Dışarıda hava kararmıştı. Akşam olmuştu…


*


   ALBUS?! İYİ MİSİN?!”
   Yüzüne dökülen suyla kendisine gelen çocuk, yattığı yerde doğruldu. Cal su büyüsünü kesti. Ikesha çocuğa sarılmış bir şekilde dururken, bir an sonra kendisine geldi. Kollarını Albus’un vücudundan çekti.
   “Yine mi kâbus?” dedi Cal.
   “Bu seferki farklıydı,” dedi Albus. “Astus’u görmedim… Büyücü Koması geçirdiğim esnada gördüğüm bir rüyaydı daha çok… Bugüne kadar bu kâbus hakkında hiç düşünmemiştim… Hastalığım buna sebep olmuştu sonuçta… Ama bir şekilde bu büyü beni komadayken ele geçirdi sanırım…”
   Ikesha gözlerini kısara Albus’a baktı. “Ya da o rüya seni komaya soktu.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder