8 Aralık 2010 Çarşamba

Onuncu Bölüm


ONUNCU BÖLÜM


Uyanış



   Albus gözlerini açtı. Burnuna dolan küf kokusu, ona başka bir dünyadanmış gibi geliyordu…
   Bulunduğu çevreye göz gezdirdi. Taş bir bina içindeydi. Duvarlardan süzülen yeşilli sarılı su, içeriyi mide bulandırıcı bir kokuyla dolduruyordu. Tavandan sarkan avize ha düştü, ha düşecek konumdaydı. Yerdeki ahşap döşeme çatlaklarla, kırıklarla kaplıydı. Odanın ileri ucundaki küçük camı tavana oldukça yakındı, Albus’un yetişemeyeceği kadar yüksekteydi… Oradan içeri dolan soluk ışıltı, bulunduğu zamanın hâlâ gecenin bir vakti olduğunu gösteriyordu… Birazdan boş dairenin içine dolan korna ve ayak sesleri, ona işlek bir caddedeki bir binada kaldığı hissi verdi… Bulunduğu yere bina demek de zordu hani. Bodrum katta olmalıydı.
   Üzerinde bulunduğu yatağı inceledi. İnce çarşafın altından çıkan irili ufaklı, paslı yayları görebiliyordu. Bu da uyandığında sırtında hissettiği hafif acıyı açıklıyordu… Ayrıca herhangi bir yastık da yoktu… Orada oldukça rahatsız bir uyku geçirmiş olmalıydı… Zaten rüya gördüğünü de hatırlamıyordu.
   Neler olmuştu ve neredeydi? Son hatırladıkları tam bir kâbus gibiydi. Ama bulunduğu oda da öyle bir yerdi ki, şu anda yaşadıkları bile o kâbusun bir parçasıydı sanki… Astus’la sonunda karşılaştığını ve onun başka bir insanı… öldürdüğünü hatırlıyordu… Sonra tuhaf bir güce kavuşmuş, ormanda nerdeyse bir kasırga ortaya çıkarmıştı.
   Arkadaşları da oradaydı!
   Rose ve Ikesha’nın asalarını aradı.
   Ah… İkisi de yatağının başucunda duruyordu… Ne kadar büyük bir hata yaptığını düşünürken, kendi asasını cebinde arandı ve onu da bulmayı başardı… Şimdi elinde üç asa vardı.
   Ve Astus ortada yoktu…
   Bu düşüncesiyle birlikte odanın tek kapısı kulakları rahatsız edici bir gıcırtıyla açıldı ve gecesini, hatta yazın başından bu yana geçen tüm zaman boyunca kendisinden şüphe duymasını, kendisini deli zannetmesini sağlayan adam… Tüm sorularının odak noktası olan adam, Astus içeri girdi… Elinde bir çeşit manav kesesi vardı.
   Albus cebindeki asayı ani bir hareketle çıkarıp, var gücüyle Astus’a koştu. “Expe-
   Kendi elindeki asası, farkına varamadan elinden fırladı. Albus daha büyüsünü gerçekleştirmek için doğru sözleri kullanamadan, asası uyandığında kendini bulduğu yere kadar uçtu. Yatağın altına kaçtı.
   “Ben olsam, kapı açılır açılmaz büyüyü yapardım… Hatta düşündüm de, kapıya da güzel bir nazar büyüsü uygulardım… Camları da kapatırdım,” dedi Astus
   Albus yatağının az yakınındaki pencereye döndü. Cidden ne kadar da dikkatsizdi, orada bir cam daha vardı.
   Astus’a döndü. İçini büyük bir nefret kaplarken, sesi öfkeden titreyerek sordu: “Kimsin sen?!”
   “Ben? Sadece önemsiz bir büyücü…” dedi. “Adım Gregory Mills… Ailemi öldüren Dokuz Kardeş’in intikamını almaya yemin etmiş birisi… Ve sen küçük adam,” kesesinden parlak bir elma çıkarıp ısırdı, “Sana bahşettiğim gücün farkında olmayan bir ufaklıksın…”
   Güç?!
   “Bu arada bana Greg diyebilirsin… Gerçi senin Astus’u seçeceğini biliyorum yine de…”
   Sessizlik oluştu. Mutlak sessizlik… Duvardan akan sıvıların, sokaktaki hareketliğin sesi kaybolmuştu şimdi… Astus ne gibi bir güçten bahsediyordu? Ve o, Albus’a bu gücü nasıl vermişti ki?”
   “Seni hayatım boyunca görmedim,” dedi Albus.
   Astus durdu. Gözleri tavana kaydı. Hesaplama yapıyor gibiydi…
   “Doğru olabilir,” dedi.
   “O halde, benim bir çeşit güce sahip olduğumu nasıl söylersin? Dahası, buna inanmamı nasıl beklersin?”
   “Hafızanla ilgili bir takım sorunların var,” dedi Astus. “Bu sorunu geçersek, seninle düzgün bir konuşma yapma şansı yakalayabilirim… Ormanda yaşananlardan bahsetmeden önce arkadaşlarının güvende olduğunu belirtmek istiyorum.”
   “Ama- Az önce olanlar-“
   “Az önce?” Astus şaşırmış görünüyordu. Güldü. “Hayır,” dedi büyücü, “’Tam iki gün önce’ diyecektin-“
   “Ne diyorsun sen?” Albus, Astus’a baktı. Karşısındakinin tehlikeli biri olmadığına ister istemez ikna olunca, yattığı yere geri döndü. Yatağın altından kendi asasını alıp, sırtını pencereye yaslayarak oturdu.
   “Bu soğukta cama yaslanmanı tavsiye etmem,” dedi Astus. “Üşüteceksin.”
   “Umurumda değil.”
   “Nasıl istersen…” Astus elmasından bir ısırık daha alıp Albus’un yanına oturdu. “Bir tane ister misin?”
   Albus karnının ne kadar aç olduğunu bilse de, “Hayır,” dedi. Sorular daha önemliydi.
   “İki gündür hiçbir şey yemedin,” dedi Astus. Kesesinden büyükçe birkaç erik çıkarıp Albus’a verdi.
   Çocuk ilk meyveyi iştahla ısırırken, diline dolanan ekşimsi tat gözlerini yaşarttı… Bu da bir gerçeğin farkına varmasını sağladı.
   “Erik mi? Bu mevsimde?”
   “Ne var ki?” dedi Astus. “Zamanı kontrol edebildiğin sürece, her şeyi yapabilirsin.”
   Zamanı  kontrol etmek mi?!
   “Aynen öyle,” dedi Astus. “Bana da babamdan geçen bir özellik aslında.” Kafasını kaşıyarak gülümsedi. İyi bir insana benziyordu.
   “Peki, bu gücü bana nasıl verdin?” dedi Albus.
   “Zeki olduğunu görüyorum,” dedi Astus. “Bağlantıyı çabuk kurdun… Ne yazık ki, sana bahşettiğim şey bu değil.”
   “Ormanda olanlar-“
   “Evet, ormanda olanlar,” dedi Astus. “Sana bunu açıklayacağım şimdi. Beni bölmemeni istiyorum. Anlaştık mı?”
   Böyle bir adam karşısında anlaşamamak anlamsızdı. “Kabul,” dedi.
   “Pekâlâ, öyleyse,” dedi Astus. Bitirdiği elmasını odanın bir köşesine yuvarladı.  Albus yerdeki çöpün gittiği yere baktığında, orda daha çok meyve bulunduğunu gördü. Hepsinin de üzeri karıncalarla kaplanmıştı.
   “Ah, onlara bakma,” dedi Astus. “Geçici olarak burada kalıyoruz. Yoksa titizimdir yani… dedi. “Neyse, Dokuz Kardeş… Ailemi öldüren bu dokuz kişinin intikamını almak için yıllar boyu çalıştım.”
   “Aileni neden öldürdüler-“
   “Sözümü kesme demiştim, değil mi? Anlatacağım. Sabır biraz…”
   “Peki…” Albus sıkıldığını hissediyordu. Uzun bir tarih dersi dinleyecekmiş gibi hissetti kendisini birden.
     “Ailem…” Gözleri önüne düştü. Dudaklarının kıvrımları aşağı eğildi. Uzun saçları gözünün önüne düştü. “Niçin bunu yaptıklarını bilmiyorum,” diye mırıldandı. “Neden onları öldürdüklerini, ya da neden beni hayatta bıraktıklarını bilmiyorum… Sadece o katliamı hatırlıyorum… Lafı fazla uzatmamak gerekirse, yıllar sonra bu insanların intikamını almaya karar verdim.
   “Dokuz Kardeş’in kimler olduğunu merak ediyorsundur… Elbette… Slytherin’inin müritleriydiler.”
    Albus konuşmak, soru sormak için oldukça heyecanlandığını hissetti.
   “Peki, peki, sorabilirsin… Sanırım şu konuşmayı yarıda kesmeme işi yalan oldu.” Gülümsedi yine.
   SLYTHERIN’IN MÜRİTLERİ Mİ DEDİN?!”
   “Şşşt!” Astus elini çocuğun ağzına bastırdı. “Sessiz ol, yahu… Açıklayacağım.”
   “Özür dilerim,” dedi Albus, sonunda Astus elini onun ağzından çektiğinde.
   “İsimlerimiz birbirine ne kadar yakın, değil mi?” dedi Astus.
   Albus’un tüm düşünceleri bir anlığına aklından uçtu.
   “Yani… Benim takma adım ve senin gerçek ismin… Şans.” Güldü. “Her neyse… Devam edelim bakalım…” Kesesinden mango çıkardı. Diğer elini cebine götürüp asasını çıkardı. Yoktan var ettiği bıçakla meyveyi ortadan ikiye böldü. Bir yarısını Albus’a uzattı.
   “Teşekkür ederim,” dedi Albus. Ne mevsimi, ne de yetiştiği yeri doğru olan meyveyi yerken açlığının azıcık da olsa gittiğini hissetti. Mango oldukça suluydu.
   “Bu seni biraz daha sakinleştirmiştir,” dedi Astus. Nedense çocukla aşırı ilgileniyordu.
   “Devam edebilirsin,” dedi Albus. Aralarındaki yaş farkına rağmen iki yakın arkadaş gibiydiler.
   “Peki…” O da yarım meyvesinden bir ısırık aldı. “Biraz ciddi olalım… Şimdi, Slytherin diyorduk. Salazar Slytherin… Hogwarts’ı diğer bilinen yüce büyücülerle birlikte kurmuşlardı. Helga Hufflepuff adındaki şirin hanım, muhteşem zeki Rowena Ravenclaw ve kudretli Godric Gryffindor.
   “Ne var ki, okulu kurduktan sonra aralarında bazı anlaşmazlıklar çıktı.”
   “Safkan büyücü ve cadı meselesi, değil mi?” dedi Albus. Bunu babasından öğrenmişti. Profesör Binns de arada bahsetmiş olabilirdi… Hatırlamıyordu.
   “O, anlaşmazlıklardan önemli bir tanesiydi,” dedi Astus. “Bir diğeri ise, okulun bir Baş Yönetici’ye ihtiyacı olduğuydu.
   “Okul ilk açıldığında oldukça ilgi gördü. İngiltere’nin ve civar ülkelerin çoğundan öğrenci akını oldu. O zamanlar bu bölgedeki en yakın Büyücülük ve Cadılık Okulu’ydu Hogwarts. Bir diğeri olan İskoçya’daki okul ise pek ilgi görmemişti. Ve sonunda da kapanmak zorunda kalmıştı.
   “Anlaşmazlıklar diyordum… Evet, okul kurucularının hepsi de bunun için başvurdu. Kendi aralarında yaptıkları bir oylama sonucunda da Hufflepuf ve Ravenlcaw adaylıktan çekildiğini açıkladı. Ne var ki, Godric ve Salazar kendileri için oy kullanmışlardı. Godric, Salazar’ın safkan tutkusunu biliyordu. Onun okula safkan harici bir büyücü, cadı almayacağını çoktan anlamıştı… Bu yüzden de her daim onun karşısında olmaya yemin etmişti.”
   “Tüm bu hikâyeyi nerden bildiğini sorabilir miyim?” dedi Albus. Astus’un kızmış yüzünü görünce de utandı. “Özür dilerim,” dedi. Hayır, bu nefret ettiği ya da edebileceği bir büyücü değildi kesinlikle… Ormanda yaşananlar ise… Sadece bir talihsizlikti, evet.
   “Dramatik olması için bunu en sonda açıklayacağım.” Gene kafasını kaşıyarak güldü. Şu haliyle kesinlikle korkutucu biri gibi görünmüyordu. “Hikâyeye devam…
   “Baş Yöneticilik için geriye kalan Gryffindor ve Slytherin diğer kurucuların da kararıyla, kendi aralarında bir düello yapmaya karar verdiler.”
   “Bir şey daha sorabilir miyim?” dedi Albus. Şimdi o da gülüyordu. Mangosundan bir ısırık daha alırken, Rose ve Ikesha’nın asalarını pantolonunun iç cebine attı. “Simgeler,” dedi. “Godric’in aslanı, Salazar’ın yılanı, Helga Hufflepuff’un porsuğu ve Ravanclaw’ın kartalı… Bunlar neden seçilmişti? Önemi neydi? Biliyor musun?”
   “Ah, evet,” dedi Astus. “Bunu söylemeyi unuttum. Hepsi de, sıkı dur…”
   Albus heyecanlanmıştı.
   “Bu sihirbazların Patronus’ları…”
   “Anlamlı,” dedi Albus. “Bu, korkuya nasıl karşılık verdiklerinin ve onların ne kadar cesur olduklarının göstergesi… Peki, neden özellikle bu hayvanlar?”
   “Şöyle açıklayayım,” dedi Astus. “Godric Gryffindor, Mısır’a çeşitli zamanlarda gezi yapan bir büyücüydü. Yine bu gezilerinin birinde kılıcı da dahil olmak üzere bir sürü eşyasını çaldırmış, fakat çölde, bu hırsızların karşısında bir anda beliren bir aslan onları korkutup kaçırmış, Godric de aslana teşekkür borcu olarak Patronus’unun eski şekli olan su samurunu bu yeni tanıdığı hayvanla değiştirmiş… Su samurunun hikayesi ise çocukluğuna dayanıyor… Ailesiyle yaptığı bir başka gezide karşılaştığı ve onun ardından her yolculukta kendisiyle birlikte gezdiği bir hayvandı. Ne yazık ki, çok yaşlıydı… Godric on ikinci yaş gününü göremeden bu sevdiği samuru kaybetmişti… Bu da onda derin bir üzüntü oluşturmuş olsa gerek…
   “Helga Hufflepuff’ın ki ise o kadar ilginç değil aslında… Bildiğin gibi bitkiler üzerinde oldukça yetenekli bir sihirbazdı ve nerdeyse tüm hayatını başka insanları iyileştirmeye adamıştı…
   “İngiltere’deki küçük adalara gezi yapardı o da. Tıpkı Godric gibi, o da bir gezisinde ölmeye yakın bir porsuk türüyle karşılaşmıştı. Etrafta kendisine yardım edecek birini bulamadığından, ona aslında insanları iyileştirmede kullandığı bir karışımı vermişti. Tuhaf olansa, porsuğun iyileşmesiydi… Ardından, Helga’yı kendi ailesinin bulunduğu yere götürmüş ve anne, babasının, kardeşlerini de iyileştirmesini sağlamıştı… O zamana kadar hiç Patronus büyüsü kullanmamış olan Helga da bu porsuk türünü çok sevmiş ve onları hiçbir zaman unutamamıştı…
   “İngiltere’ye, yeniden evine döndüğünde, başıboş bir Ruh Emici’yle karşılaştığında ise aklına ilk gelen hayvan şekli porsuk olmuştu… Nitekim Ruh Emici’den de kurtulmuştu… Bundan sonra yeni Patronus’u bir porsuk olacaktı.
   “Ravenclaw’a gelirsek, onun hikâyesi biraz daha ilginç. Her ne kadar zeki bir büyücü olsa da, İskoçya’nın dar bir caddesinde, gece yarısı, bir takım insanlar tarafından açılmış bir çukura düşmüş ve asası da, düşmeden önce yüzeyde, yarığın hemen yanında kalmıştı. Yukarı çıkmak için tek yapabildiği bağırmak olmuş… Karanlık onu bir şekilde korkuttuğundan ve düzgün düşünemediğinden, eh tabii asası da yanında olmadığı için kendini güvende hissedemeyen Ravenclaw cisimlenememiş… Yine de şansına o civardan geçen bir kartal onu kurtarmış, üstelik asasını da ona geri vermiş ardından bir daha hiç görülmemiş…
   “Buradaki ilginçliği anlıyorsun, değil mi Albus? Ravenclaw tek İskoç büyücüydü…
   “Son kurucu Slytherin’e gelelim bakalım… Hmm… Onunki bu kadar tuhaf bir olay değil… Zaten bir Çatalağız olduğundan, yılanlarla konuşabiliyordu. Çocukluğundan beri sürekli yanında olan Basilisk’le nerdeyse tüm gününü geçiriyor, hatta ailesiyle pek konuşmuyordu… Bir gün bir Ruh Emici’yle karşılaştığında da kullandığı Patronus, bir yılan olmuş olmalı…
      “Evet,” dedi Astus. Biraz soluklandı… “Bu fikir, yani okul binalarının Patronus hayvanlarıyla simgelenmesi fikri Gryffindor’dan çıkmıştı aslında. Cesurluğuyla bilinen büyücüden yani…”
   Albus gülümsedi.
   “Evet, düelloda kalmıştık en son,” dedi Astus. “Slytherin’in yılanları Gryffindor’un kılıcına karşı koyamadılar. Godric okulun kurulmasından tam bir yıl kadar önceki savaşta, ödül olarak kazanmıştı o kılıcı. Şu ana kadar hiçbir yenilgi görmemiştir…”
   “Ve babam da ikinci senesinde, yine aynı kılıcı kullanarak Basiliks’i öldürmüştü.”
   “Evet,” dedi Astus.
   “Devam.” Albus aslında ne kadar varoş bir yerde kalsalar da şu anda yaptıkları sohbetten inanılmaz bir zevk alıyordu.
   “Ardından Slytherin yıllarca görünmedi… Düelloyu Godric Gryffindor kazanmıştı. Okulun ilk Baş Yöneticisi olarak, kılıcını da Hogwarts’a bağışlamıştı. Olası bir savaşta kullanılmak üzere, camdan haznesinde korunaklı kalacaktı.
   “Peki,” dedi Albus, “Eğer Gryffindor ilk Baş Yönetici’yse, neden şimdiki Müdür’ün odasında bir portresi bulunmuyor? Yani, neye benzediği hakkında bir fikrim yok fakat elbette bir kez olsun sözü geçerdi okulda, değil mi? Bir kere olsun bundan bahsedilirdi hiç olmazsa.”
   “İyi yakalamışsın,” dedi Astus. “Ama onun da bir portresi var… Sadece pek konuşkan biri değildir. Genelde olayları sadece izler…
   “Evet, düellodaki zaferin ardından ilk müdür Gryffindor olmuş, okula yeni getirdikleri düzenle, her bölümün öğrencilerine nesiller boyunca taşıyacakları, binaların adlarını vermişti. Bunlar kendi soyadlarından başka bir şey olmayacaktı…
   “Son yaşananlardan dolayı aslında okuldaki bina sayısı üç adet olacaktı… Fakat yine de kurucular metanetli davranmış ve özellikle maddi yönden katkısı büyük olan Slytherin’in de adının bir bina adı olarak kalmasına karar vermişlerdi.
   “Ne yazık ki, son mağlubiyetinden bu yana yaşadığı kin duygusunu bir kez olsun kaybetmeyen Slytherin yıllar boyunca, mürit topladı… Sonunda da Hogwarts’ta devasa bir savaş gerçekleşmesine neden oldu… Savaşta yüzlerce insan öldü, Al… Slytherin’in nerdeyse tüm yandaşları öldü… Sadece birkaçı kaldı… Ve bunlar da ölene kadar Salazar’ın yanında çarpışacaklarına yemin eden, kendilerine Dokuz Kardeş diyen safkan büyücü ailesi üyeleriydi. Ve evet, hepsi de gerçekten kardeşlerdi ve savaştan şans eseri hiçbiri kayıp yaşamadan kurtulmuşlardı.
   “Yine de Salazar bir kez daha savaşı kaybetmişti… Yandaşlarıyla birlikte okulu terk etmiş ve bir kez daha saldırı girişiminde bulunmamıştı… Yine de Helga ve Rowena, okulu bırakmaya karar vermişlerdi… Aslında yetenekli cadılardı ikisi de fakat bir saldırı daha gerçekleşmesinden korkuyorlardı… Sıradan bir yaşam sürmek üzere, onlar da okulu sonsuza dek terk etmişlerdi.
   “Bu arada, Basilisk’i tanıyorsun, değil mi?”
   “Evet,” dedi Albus. Kurucuların tarih dersini pür dikkat dinliyordu.
   “İşte, Slytherin’in okula yaptığı son savaşın amacı yıllar sonra anlaşılmıştı… Onun asıl amacı, okula sadece bir Çatalağız tarafından bulunacak gizli bir oda bırakmaktı… Bu oda, Tom Riddle orayı bulana kadar kimse tarafından keşfedilememişti. Yani, Slytherin, okulu o savaşta değil, yıllar sonra gerçekleşecek cinayetlerle içten yok edecekti…”
   “Peki,” dedi Albus, “Ama Slytherin’in müritleri diyorsun, Dokuz Kardeş diyorsun; Patronus hikâyelerini, kurucuların hikâyelerini sanki sen oradaymış gibi anlatıyorsun… Ama bunların hepsi sen doğmadan yüzyıllar önce olmuş olmalı.”
    “Değil,” dedi Astus. “İşte tüm bunları nerden bildiğimi açıklayacağım kısma geldik.” Durdu. Gözünden iki damla yaş düştü, çatlak ahşap döşemenin içinde kayboldu gitti. “Ailemi öldürenler, bunu bize yapanlar… bunu yüzyıllar önce gerçekleştirdiler… Albus, ben, ölümsüzüm…”


*


   “Bu imkânsız!” Albus karşısındaki insana baktı.
   “Değil,” dedi Astus… Aslında tam olarak ölümsüzlük denemez buna. Ben de zarar görebiliyorum, ben de yaralanabiliyorum. Fakat ailemin bana verdiği yetenek sayesinde yaşlanmıyorum… Anlayacağın, herhangi bir Hortkuluk yaratmadım.”
   “Senin nasıl bir ailen var?!” dedi Albus.
   “Aslında bu bir koruma büyüsüydü… Tıpkı hiç göremediğin büyükannenin babana yaptığı koruma büyüsü gibi bu da. Sevgi, Al, sevgi beni yaşlanmaz kıldı… Bu sayede onların intikamını alabilmek için sonsuzluk kadar sürem olacaktı. Ve ben, yıllar boyunca korunmuş olacaktım…”
   “Peki, ailen,” dedi Albus, “Kim onlar? Bu gücü onlar nasıl edinmişler?”
   “Şöyle ki, Albus, annem Rowena Ravenclaw’ın ta kendisi… Babam ise… Davis Ravenclaw…”
   Albus nefes alamıyordu.
   “Okulun kurucularından birinin oğluyum.”


*


   “Güç diyordun,” dedi Albus.
   “Evet, sıra geldi sana verdiğim güç kısmına-“ Astus sözünü tamamlayamadan bir patlama duyuldu.
   GÜM!
   Albus ne olduğunu anlamak için sesin geldiği yöne baktı. Az önce Astus’un girdiği kapı şimdi karşı duvara kadar uçmuştu. Açıklığın olduğu noktadan kara bir duman yükseliyordu.
   “Orada!” Kapı aralığından uzanan asalı el, doğrudan Astus’u gösteriyordu.
   “Kaçıyoruz!” Astus, Albus’u sıkıca kavradı.
   “Bunlar kim?!”
   “Ölüm Yiyenler!” diye bağırdı Astus. Yatağın oradaki pencereye döndüler. “Görünüşe göre kırarak geçmemiz gerekiyor. Sıkı tutun!”
   Albus’un ayakları tekrar yerden kesildi. Astus’la beraber bir kez daha havalanırken odaya giren iki Ölüm Yiyen’in belli belirsiz siluetlerini gördü. Bir tanesinin asasından çıkan türkuaz mavisi ışın omzunu sıyırdı… Astus bacaklarını sertçe gerdi ve Albus elini yüzüne siper ederken, ikisi birden doğruca pencereye uçtular. Albus’un cebinden iki asa da o sırada yere düştü. Biraz önce yatağın altından aldığı, kendi asası ise hâlâ diğer cebinde duruyordu… Derken, parçalanan cam sesini duydu… Astus onu vücuduyla değil büyüsüyle parçalamıştı.
   Birazdan, ikisi birlikte Londra semalarında uçmaya başlamışlardı.


*


   “Lanet olsun! Geliyorlar!”
   Daha havalanalı birkaç dakika olmuştu ki, arkalarından süpürgeleri üzerinde uçan iki Ölüm Yiyen’i gördü Albus. Bir tanesinin elinde üç asa birden vardı.
   “Ikesha ve Rose’un asaları-“
   “Endişelenme,” Astus çocuğa bakarak gülümsedi. Hızını artırarak yükseldi.
   Avada Kedavra!” Ölüm Yiyen asasını deli gibi havada salladı.
   Bir patlama daha duyuldu. Bu kez ses, az önce patlayan kapı sesinden daha gürdü. Ardından bu gürültüyü bir çığlık bastırdı. Ölüm Yiyen süpürgesinin üzerinde, yanarak düşüyordu.
   “Bana güvenmeni söylemiştim,” dedi Astus. “O asalar sahte, seninki de… Kızların asalarını ne olur, ne olmaz diye nazar büyüleriyle donatmıştım. Senin onları kullanmaya kalkmayacağını düşünmüştü. Sana ait olan asayı da geçici bir süre büyü yapamayacak bir şekilde etkisiz hale getirmiştim… Yani, evet… Ben eve girdiğimde, bana istesen de saldıramazdın.”
   “Madem bunu yapamazdım, ne diye beni etkisiz bıraktın?” Uçmaya devam ediyorlardı. Diğer Ölüm Yiyen hâlâ onları takip ediyordu. O da diğeri gibi yüzüne maske takmıştı… Tanınmıyordu.
   “Ölüm Yiyenler,” dedi Astus, “İkisinin de beni eve kadar izlediğini biliyordum… Eve geldiğimde aramızdaki konuşmaları dinlemiş olmalı… Asanın gerçek olduğuna seni de kandırmalıydım.”
   “Gerçekten kurnazmışsın,” dedi Albus. Güldü.
   Ne yazık ki mutluluğu kısa sürdü. Diğer Ölüm Yiyen’in asasından fırlayan lanet, dikkati dağılmış Astus’u omzundan vurdu.
   “Seni daha fazla tutamayacağım,” dedi Astus.
   “Düşmek istemiyorum!” Albus yerle aralarındaki mesafeyi ölçtü, “Alçalmalıyız.”
   Acı içindeki Astus karşı koyuyordu, “Hayır!” diye bağırdı avazı çıktığınca, “Yere inersek işimizi bitirirler… Ayrıca çok sayıda sivil var, hâlâ şehrin üzerindeyiz!”
   Bu doğruydu. Masum insanlar da zarar görecekti.
   “İyi bir fikrim var,” dedi Astus.
   “Nedir?”
   “Sana verdiğim güç!”
   Albus sessizce cümlenin devamını bekledi… İster istemez okulun ilk günü başına gelen olayı ve Baykuşhane’ye çıktığında hissettiği, içindeki uçma dürtüsünü hatırladı…
   “Albus! UÇ!”
   Ve Astus’un kollarından düşmeye bırakılan Albus havada serbest kaldı… Astus geriye bir lanet daha yolladı ama Albus bunun rakibini vurup vurmadığını göremedi… Çocuk vücuduyla yer arasındaki mesafe hızla azalırken tek bir şeyi düşünüyordu…
   Birazdan ölecekti.


*


   “SANA UÇMANI SÖYLEDİM! BANA GÜVEN!”
   Çılgın adamın anlattığı tüm hikâye bir yalandan ibaret olmalıydı. Albus’u, kendisinin iyi biri olduğuna ikna etmiş ve onu öldürme şansını sonunda yakalamıştı… Gerçi çocuğu öldürme işini büyüyle de yapabilirdi ama cinayet geride iz bırakabilirdi de… Sadece Albus’u yüksek bir yerden bırakacak ve çocuk yere düştüğünde ölecekti… Kimse uçan bir büyücüyü düşünmezdi ki… Evet, Astus onu kandırmıştı… Ne Ravenclaw’ın oğluydu, ne de kurucular arasında böyle olaylar yaşanmıştı… Kuşkusuz, bir saniye sonra vücudu yerle buluşacaktı…
   “UÇ, LANET OLASI, UÇ!”
   Artık altındaki panayırı görebiliyordu Albus. İnsanların boyu yeniden normale dönmüştü. Az sonra çakılacaktı.
   “UUÇ!”
   Ölmek istemiyordu.
   Sadece havalanmak istediğini düşündü.
   Yüzü panayır alanının çimlerine dokunuyordu.
   Ve Albus, sadece uçabildiğini düşündü… Yükseldiğini…
   Ve Albus…
   Havada asılı kaldı…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder